pop virus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pop virus etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2012 Pazar

Sanatçının Öyküsü

Bu yazı 46 Dergisi Art Edition'da yer alan Tak'ıntı adlı köşe yazımın tıpkısıdır.

Birazdan dönerler. Elimi çabuk tutmam lazım.
Onlar döndükten sonra işime konsantre olamıyorum. Hep bir ağızdan homurdanıyorlar, bağırıyorlar, çağırıyorlar, eğleniyorlar. O kadar gurur duyuyorlar ki yaptıkları işle…
Haksız da sayılmazlar. Eve ekmek getiren onlar, ne kadar övünseler azdır…
Sabahın köründe evden çıkıp aslanın ağzındaki ekmeği kovalıyorlar. Bir sürü tehlike atlatıyorlar. Her gün… Her gün böyle bu… Karnımızı doyurmak için her gün bunu yapmak zorundalar, yoksa hep birlikte ölürüz. Şarkılar söyleyecek, dans edecek; gökyüzünün resmini yapacak vakitleri yok.
Zaten gökyüzünden çok korkuyorlar. Ne zaman esip gürleyeceği; ne zaman neyimizi alıp yerine ne vereceği belli değil; korkuyorlar. Ekmekleri, canları elden gider diye korkuyorlar. Neden korktuklarını bilmiyorlar ama korkuyorlar işte. İçinden geliyor insanın, ölümden korkmak.
Ben korkmuyor muyum? Ben de korkuyorum gökyüzünden; ama onların korktuğu gibi değil. Ben gökyüzünü anlamak istiyorum. Öğrendiklerimi onlara anlatmak istiyorum. Ben onlardan farklıyım. Onlar da biliyorlar. Bilmiyorum, deli mi diyorlar; yoksa onlar da inandı mı benim başka işler yapmak için geldiğime bu dünyaya…
Onların korktuğu gökyüzüyle, ben konuşuyorum mesela. Gökyüzünde dev davullar çalarken, ışıklar her yanı aydınlatırken, sular boşanırken, o sular donunca, yer sarsılınca…
Hepsi bir yere kaçışıyor. Ben izliyorum hep. Anladıklarımı anlatmak istiyorum herkese.
Bu nedenle resim yapmaya başladım. Evet, resim yapıyorum. Ve onlar mesaiden dönmeden önce şu son resmimi tamamlamak istiyorum.
Koşan bir at resmi üzerine çalışıyorum bir süredir. Bitmek üzere.
Çizdiğim resimleri çok beğeniyor bizimkiler. Hatta geçen gün bir tanesi; “Sen, çizmeye devam et; çizdiğin resimler uğur getiriyor bize, evimizin bereketi o resimler” dedi. Nasıl mutlu oldum anlatamam.
Sonra bir başkası çıktı; “biz her gün sabahtan akşama kadar çalışıyoruz eve ekmek getirmek için, o niye bütün gün oturup resim yapıyor” diye isyan etti.
İçimden öyle geliyor, nasıl anlatayım; başka bir şey yapmayı beceremem ben. İnanın tembellikten değil.
Eğer şu resmi bitirirsem; bizimkiler gelmeden önce bahçede mangalı yakarım.
Et getireceklerdi, belki biraz meyve… Gökyüzü de sakin bugün; hep birlikte yeriz dışarıda.
Dışarıda yemek yerken bazen, bizimkilere “Müziği duymuyor musunuz, haydi dans edelim” diyorum. Tuhaf tuhaf bakıyorlar yüzüme… “Hangi müziği?” diyorlar şaşırarak. “İşte, çalıyor ya…” diyorum; “… Kuşların sesi, ağaçların sesi, rüzgarın sesi!”
Bir tek ben mi duyuyorum bu müziği? Onlara duyduğum seslerin ne kadar güzel olduğunu anlatmak isterdim, o sesleri aynen çalmak isterdim onlara, mümkün olsa; tekrar tekrar dinleseler anlarlardı belki, dans bile ederlerdi…
Gördüklerimi, hissettiklerimi onlara anlatmanın başka yolları olmalı. Mutlaka olmalı. Bir gün mutlaka yolunu bulacağım ve yaşadığımız bu dünyada gördüğüm tüm bu güzel şeyleri dilim döndüğünce anlatacağım onlara.
O zaman biliyorum, onların da içine o şelalelerden akacak.
Uzaktan sesleri duyuldu. Keyifleri yerinde, kahkahalar uçuşuyor havada. Elleri dolu…
Bir sürü hayvan getiriyorlar. Meyve de toplamışlar. Hoş geldiler sefa geldiler.
Belki bir 10 gün karnımız tok, sırtımız pek olacak; gökyüzü esip gürlediğinde, ortalık buz kestiğinde aç kalmayacağız.
Merhaba ben HOMO TRICAPUS! İlk insanlardanım. Sizlere yüz binlerce yıl öncesinden sesleniyorum…
Hepinize şimdiden söz veririm ki; diğerleri ava gittiğinde günlerce yalnız başıma oturup mağaramızın en ücra köşesine çizdiğim at, bizon, mamut, boğa resimlerinden çok daha güzellerini çizeceğim bir gün.
Doğayla baş başa otururken duyduğum sesleri çalacağım, o seslerden yeni seslere ulaşacağım, o yeni sesleri başkalarına birleştireceğim; hepinizin kalbine dolacağım.
Kafamdan geçen sözleri arka arkaya sıralayıp size şiirler söyleyeceğim, tiradlar atacağım…
Sizin söyleyemediklerinizi, sizin asla söyleyemeyeceğiniz gibi; yine size… Size söyleyeceğim.
Elim kalem tuttuğunda, ne gördümse anlatacağım… 
Yaşadığımız bu dünyanın, esip gürleyen gökyüzünün, rüzgarın, yağmurun, hayvanların, çiçeklerin öykülerini anlatacağım. Size hayatlar yazacağım.
Danslar edeceğim, filmler çekeceğim, aryalar söyleyeceğim.
Ama kaç milyon yıl geçerse geçsin, biliyorum ki hep o mağarada yalnız olacağım!

3 Temmuz 2009 Cuma

NARPERA'DA YAZ


Beyler ve bayanlar,
Malumunuz artik NARPERA'dayım. Asmalımescid farklı bir alemmiş, ruhum ferahladı :)Yine güzel hareketler yapma peşindeyiz. 10 Haziran'da süper duygulu geçen bir doğumgünü partisinden sonra (benimkisi) partiler zincirine başladık. Placebo tırlarının gazabına uğrayan "I Saw Nadir Duman" partimiz çok nezihti. Ben Nadir'in ruhunda DJ'lik olduğuna iyice inandım. Kendisi Ceza ile turladığı için yakalamak çok zor, Fanta falan var; ama Nadir de tekrar çalmak istiyor, çok güzeldi.
Arkasından Zafer Çeçen'le "Funky Wednesday" yaptik. Zafer, benim tanıdığım en funky insandır. Şahane çaldı, içeri funky insanlar doluşunca da coştu. O da sanıyorum gene çalmayı planlıyor, kaçıranlar üzülmesin.
Dün akşam Kaptan Şener Çetin yönetiminde şahane bir Jacko gecesi yaptık. Jackson 5'tan girdi Motown'dan çıktı, arada MJ'ın sevdiklerini de çaldı, ben şapka çıkarttım.
Önümüzde Popvirüs var, ben çalacağım. Bildiğiniz Popvirüs. Uzun bir aradan sonra heyecanlıyım. En damarlar, en komikler, Ajda'sı; Sezen'i, Tanju'su, Türkçe rock'ı; komple bir muamele.
Sonra Hasan Ferit Giresunlu'nun "Barfly" Gecesi vuku bulacak. Artist Müzik'in kurucu ortağı, rahmetli Universal Müzik Türkiye'nin en güzel genel müdürü Hasan Ferit bize bar ortamlarının en haysiyetli şarkılarından alışılmadık bir playlist hazırladı. Çok eğlenceli, pozitif bir repertuvar; satisfaction guaranteed türünden...
HFG'den sonra prenses Melike Karakartal var. Kelebek Eki'ndeki köşesinden adını alan gecesi "Habitus"ta iyi müzik bilen kadın köşe yazarlarının varlığına dair bir ders verecek; ben dinledim daha önce.
Arkasından büyük sürprizler de geliyor, hazırlıklı olun...
Sözün özü; bu yaz Narpera'dayız. Haftaarası, haftasonu, öğlen, akşam...

NARPERA
ASMALIMESCİT MAHALLESİ GÖNÜL SOKAK 35/B
02122453629
www.narpera.com

31 Mayıs 2009 Pazar

Kolbastı asıl 70lerdeydi...

Murat Meriç'in ufuk açan yazısı...
Okumak için facebook üyesi olmanız gerekiyor:
Facebook'tan bir sayfayı buraya link olarak koyamıyorum, dolayısıyla linki kopyala yapıştır yaparak adres olarak yazınız.

http://www.facebook.com/note.php?note_id=94721998277&ref=nf

18 Mayıs 2009 Pazartesi

MaNgA ve Cartel Rock'n Coke'da!


90'ların başında Cartel diye birşey girdi hayatımıza. Karakan, Erci E, ve Da Crime Posse (Cinai Şebeke)'nin bir araya gelmesinden oluşan Cartel Türkiye'yi rap'le tanıştırdı desek herhalde yanlış olmaz. Kullandıkları sample'lar çok doğruydu. Sözler yerli yerine oturdu. Bizim milliyetçi tayfa tarafından yanlış anlaşılmış oldukları da madalyonun öbür yüzündeki gerçek. Nedeni ise çok açık; "cehennemden çıkan çılgın Türk" diyen kişinin hangi sosyo kültürel alanda söylediğine göre değişiyor bu cümlenin anlamı. Almanya'da yaşayan Türk vatandaşlarının yaşadığı kültür bunalımı, baskı başka; Türkiye'de yaşayıp dünyaya Türkçü bir siyasi duruşla bakanların fikri başka da ondan. Zaten buradaki algılanışları nedeniyle küstü Cartel ve kısa bir süre sonra dağıldı. Oysa hem müzikal olarak hem de ticari anlamda çok başarılı bir projeydi.
Cartel'den sonra grubu oluşturan parçalardan Erci E ve Karakan'ın solo projeleri yayınlandı Türkiye'de. Cartel kadar satıy başarıları olmasa da yapımcılarını zarara uğratmadılar. Erci E Cartel'in eğlenceli yüzüydü. Sözler ve altyapılar itibariyle daha çok eğlence, kızlar, dans odaklı bir iş yaptı. Kerim ve Alper Ağa'dan oluşan Karakan ise zaten projenin beyniydi. Onların albümünü çok beğendim. Şimdi Karakan da yok. Daha doğrusu Kerim ve Alper Ağa yollarını ayırdı. Kerim bildiğim kadarıyla işinde gücünde şimdi ve müzikal projeler konusunda ikna edilemiyor. Alper Ağa, Karakan'ı tek başına sürdürüyor.
Geçtiğimiz ay ikinci albümünü çıkaran Manga da çok özgün ve başarılı bir proje. İster Türkçe nu metal deyin adına, ister başka birşey; ilk albümü ile büyük bir satış yakalayan Manga büyüklük olarak benzer bir hayran kitlesini de peşinden sürüklemeyi becerdi. Hiçbir şeyin satmadığı bir dönemdi hem de. Bir başka okumayla da söyle denilebilir; Manga, çok satan son projeydi.
Karakan sevgilerini "Evdeki Ses" yorumlarından, Cartel hayranlıklarını da sohbetlerimizden biliyorum. (Bu arada Manga ekibi, Hayko Cepkin, Ege Çubukçu ve Pamela Spence de komple kankadır, yedikleri içtikleri ayrı gitmez. Alakasız gözükse de faydalı bir dipnot :))
Bir süre önce Manga'nın yapımcı şirketi Grgdn (Hadi Elazzi ve Haluk Kuruosman) Cartel'i yeni bir albüm yapma konusunda ikna ettiler. Bu albüm Grgdn etiketiyle çıkacak. Öte taraftan Grgdn'ın Türkiye'de Sony Müzik'le sözleşmeyle bağlayıcı olan bir kar ortaklığı var. Bu ortaklık Gripin, Manga, Emre Aydın için geçerliydi bu güne kadar. Ama sözleşmenin süresi dolana kadar Grgdn'ın yaptığı her işte otomatik olarak ortağı oluyor Sony. Dolayısıyla Cartel için de geçerli olacak. Sözleşme süresi dolduktan sonra yenilenir mi bilemiyorum. Ancak bildiğim bir şey var ki o da Sony Müzik Türkiye'nin sub label (alt şirket) olarak Grgdn'ı satın almak istiyor olduğu. Çünkü Sony Müzik Türkiye'nin yurtdışından gelen direktifleri de esas alarak bu yaz itibariyle büyümesi gerekiyor. Bu büyümeyi de canlı müzik ve menajerlik haklarına sahip olmayı hedefleyerek yapması gerekiyor. Bu minvalde yıllardır birlikte çalıştıkları Grgdn bulunmaz bir fırsat Sony için. Öte yandan kulağıma geldiğine göre Grgdn'ın ortaklarından Haluk Kuruosman bu duruma pek sıcak bakmıyor. Sony Müzik Türkiye'nin CEO'su Şemsettin Göktaş'sa ısrarlı. Şirketin yapısına ve Haluk Kuruosman'a ait stüdyoya hepsinden önemlisi iş yapış biçimlerine asla karışmak istemediğini söylüyor Göktaş. Tek hedefi, Sony International'ın beklentileri doğrultusunda bir büyüme gerçekleşmesi söylediğine göre. Anladığım kadarıyla Haluk Kuruosman'ın Grgdn'ın ortağı olarak isteği şirketin bağımsız olarak büyümesi.
Bu arada yeri gelmişken Aylin Aslım'ın yeni albümü de tıpkı Grgdn örneğinde geçerli olduğu üzere bir ortaklık yöntemiyle Sony Müzik'ten çıkacak önümüzdeki günlerde.
Gelelim yazının başlığına... Son dakikada bir aksilik olmazsa Manga ve Cartel ortak bir performans için Rock'n Coke sahnesinde olacaklar bu yaz. Henüz resmi açıklama yapılmadı ama kesin gibi gözüküyor. Kuşkusuz RNC'un en unutulmaz performanslarından biri olacaktır diye düşünüyorum.

5 Mayıs 2009 Salı

BU AKŞAM KRAL TV

Kendimi bildim bileli Kral TV'nin ve Kral TV Video Müzik Ödüllerinin sektör üzerindeki manipülasyonundan, bu müdahalenin yıllardır sektöre verdiği zarardan söz ediyorum. Uzan döneminde "uzan geliyorum" hoyratlığında gelişen durum; kanalın TMSF'ye devredilmesi ve yöneticiliğini devletin yaptığı dönemde dahi aynı mantıkla iş yapması beni dehşete düşürdü. Bu durumla ilgili sayısız yazı yazdım. Ama sanki klip yayınlamak için para almak normal birşeymiş gibi; yarışma sonuçlarını dilediğince manipule etmek mubahmışçasına kimselerden ses çıkmadı.
Doğal olarak KRAL TV'nin kurulduğu günden beri beni ne konuk ne de jüri üyesi olarak çağırdılar. Ancak KRAL TV'nin tavrından zarar gören birçok sanatçı arkadaşım o zaman kanalın verdiği ödülleri kabul etmekte bir sakınca görmediler. Çıkıp da protesto etmeyi kimse göze alamadı. Yıllar sonra bir medya kavgası sırasında; o dönemde plak şirketi yöneten ve Hakan Uzan'la evli olan Yeşim Salkım nasıl istediğini birinci seçtirdiğini itiraf etti. Aslına bakarsanız ne dolaplar döndüğünü herkes biliyordu da parayı veren düdüğü çaldığı için, parası olmayanın da sesi çıkamadığı için bu devran böyle yürüdü.
Şimdi bu akşam Kral TV Video Müzik Ödülleri'nin jürisiyim. Kanal, artık Doğuş Grubu'nun bir parçası. Uzun yıllar sonra Kral Tv'den bana böyle bir teklif gelince önce şaşırdım. Hemen NTV Programlar Müdürü Ömer Özgüner'i aradım. Yıllardır arkasında durduğum şeyler var; aynı koşullar devam ediyorsa; şimdi sırf kanal Doğuş Grubu'na geçti diye katılmak doğru olmaz diye düşündüm.
Evet sonunda KRAL TV'de de işler değişiyor. Öncelikle gayet şaibesiz bir şekilde adayları da biz belirledik. Akabinde sms oyları değerlendirilecek. Ama biz jüri olarak gece de orada canlı olarak oylamaya katkıda bulunmaya devam edeceğiz. Kanal'ın yayın politikası ve duruşu da değişiyor; daha da değişecek. Ben de yıllardır ısrar ettiğim bu değişime destek olmak için bu gece orada olacağım.

26 Ocak 2009 Pazartesi

GAZETECİDEN BLOGGER OLUR MU?

TRENDOMETRE'DE YAPRAK ARAS ŞAHİNBAŞ DER Kİ...

"Benim gibi 'on-off' takılan meslektaşlarımın sayısı artıyor. Oray Eğin kentfisiltilari.blogspot.com, Tuluhan Tekelioğlu'nun tuluhantekelioglu.blogspot.com ve Tolga Akyıldız'ın takyildiz.blogspot.com adresindeki blogları aklıma ilk gelenler..."
DEVAMI İÇİN...


http://www.trendometre.com/2009/01/25/gazeteciden-iyi-blogger-olur/

18 Mayıs 2008 Pazar

Pinhani şahane


Pinhani’nin 2006’nın Nisan’ında çıkardığı “İnandığın Masallar” adlı ilk albümünden birkaç kez bahsettim. Hemen her seferinde çok beğendiğim bu albümün; eğer reyting alan bir dizinin, “Kavak Yelleri”nin müzikleri olarak TV izleyicisiyle buluşma şansı olmasaydı tarih yaprakları arasındaki diğer haysiyetli çabalar arasına gömülmesi an meseleseydi.

Dinleyene kolayca geçen basit ve güzel nakarat melodileri, Sinan Kaynakçı’nın yumuşak vokali, konser atmosferi hissettiren naif düzenlemeleri ve Akın Eldes’in usta gitarı ile baştan sona hayranlık uyandıran bir işti “İnandığın Masallar”.

Albümün çıktığı 2006’dan bugüne 100’e yakın konser yaptı grup. Daha fazla da yapabilirdi. Örneğin Kavak Yelleri dizisi daha önce başlamış olsaydı…

Kavak Yelleri hala büyük bir ilgiyle izleniyor. Dizide Pinhani’nin ilk albümünden “İstanbul’da”, “Hele Bi’gel”, “Beni Al”, “Ben Nası Büyük Adam Olucam” gibi hitlerin yanı sıra, albümde olmayan kimi şarkılar da çalıyor bazı sahnelerde. “Bir Anda” ve Ne Güzel Güldün” deyince dizinin takipçileri hemen hatırlayacaktır.

İşte geçtiğimiz ay çıkan Pinhani’nin ikinci albümü “Zaman Beklemez”de bu iki şarkının stüdyo kayıtları var.

Eğer geçtiğimiz iki yıl içinde bir şekilde Pinhani konserlerini izleme şansınız olduysa ikinci albüm size aşina gelecektir. Çünkü Pinhani çok akıllıca bir iş yaptı ve konserlerinde; ikinci albümde yer alacak tüm şarkılarını çaldı. Neredeyse yeni şarkılarını hayranlarına ezberletti ve beklenti yarattı. Başta “Bir Anda” ve “Ne Güzel Güldün” olmak üzere “Zaman Beklemez”de yer alan 11 şarkı da Pinhani severlerin çoktandır dilinde.

Bu anlamda cesur bir duruş göstererek konserlerinde başkalarının şarkılarını çalmak yerine kendi yeni şarkılarını çalan Pinhani’yi kutlamak lazım. Mütevazılıkları, müzisyenlikleri, huzur veren enerjileri ile farklılar ve bunu herkes hissediyor.

İlk albümün kayıtlarında yer alan Akın Eldes ve Cem Aksel gibi ustaların yanı sıra bu albümde işin müzikal zenginliğine daha fazla yatırım yapma kararı almışlar ki başta Demirhan Baylan olmak üzere; Erkan Oğur, Oğuz Küçükberber, Yinon Muallem, Sunay Özgür, Serkan Çağrı, Hasan Gözetlik gibi iyi müzisyenlerin parmağı var.

İlk albüme göre düzenlemeleri daha olgun bulduğumu da söylemeliyim. Düzenleme itibariyle ön planda olduğu durumda gitarlar daha sert geldi bana. Üflemelileri ise yer yer gereksiz buldum.

Ama Pinhani’nin, ikinci albümü “Zaman Beklemez”de doğru olanı yaptığı kesin. Yine baştan sona hiç boş şarkı yok. Hem de daha olgun bir sound’la… Yeni konserlerde yeni şarkıların albüm için kaydedilen stüdyo versiyonlarını çok seveceğinize eminim. “Sevmekten Usandım”daki Erkan Oğur dokunuşu’na, “Sırası Değil”e, “Ne Güzel Güldün”e, “Ağlama”ya, “Bir Anda”ya, “Yansın”a, “Zaman Beklemez”e, “Yalnızlık”a ayrı ayrı özen göstereceğinize de kesin gözüyle bakıyorum. İki versiyonu olan “Düğün (Düğün Dernek)” de konserlerde en çok istek alan şarkılardan biriydi. Benim tercih edeceğim bir şarkı değil; albümün bütünlüğü içinde bir miktar da sakil duruyor ama öte taraftan konserde dinlemek hakikaten keyifli olabilir.

4 Mayıs 2008 Pazar

Anadolu'nun Kayıp Şarkıları


Nezih Ünen’le dostluğumuz çok eski yıllara dayanıyor. Boğaz’daki şirin ev stüdyosunda müzik ekseninde başlayan uzun sohbetler, yerini zamanla kalıcı bir dostluğa bıraktı. Nezih; yirmili yaşlarını karşılarken İstanbul’a gelmiş, mühendislik okumuş lakin içindeki müzik aşkını hiçbir zaman yenememiş bir adam. Aslında kafası stüdyo adamı matematiğinde çalışır. Birçok önemli işin altına imza attı bugüne kadar. Yapımcıdır, bestecidir, aranjördür, yorumcudur, klip yönetmenidir. Belki siz bilmezsiniz ama Özcan Deniz’in, son dönemde kendi kategorisinde kazandığı başarıyı yaratan mimardır aynı zamanda. Profesyonel ve yaratıcı bir müzik adamıdır çünkü. İşine bakar.

Yıllar önce çok meşhur olan, sound olarak döneminin de çok ilerisinde bir parça vardı; “Haremde Dans”. Nezih Ünen’in henüz tanınmadığı dönemde yaptığı “Yasak Elma” adlı projenin alamet-i farikası. Nerden hatırlarsınız şarkının temasını, onu da söyleyeyim. Yıllarca Süper FM kullandı bu temayı jingle olarak. Sonra yine iyi tanınan “Çingene Yüreğim” adlı şarkısı var. Siz farkına varmadan birçok projeye bulaşmışlığı, değer katmışlığı var.

Ancak Nezih’in içinde bir heyecan vardı uzun süredir. Yaklaşık 5 yıldır, onun için de çok özel olan ama aslen bu memleketin kültür mirası açısından büyük önem taşıyan bir projeyi hayata geçirebilmek için uğraşıp duruyordu.

Projenin adı; “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları”. Nezih Ünen’in yönetmenliğinde hayata geçen uzun metraj bir belgesel/müzikal. Meselesi; 10 bin yıllık Anadolu kültürünün müzikal yolculuğu. “Bir senaryosu yok; Anadolu yapmış, biz çektik sadece” diyor Ünen. “Dünyanın son büyük uygarlığı Anadolu’nun; yıllar boyu bizi kendine hayran bırakan batı kültürüne söyleyecek bir sözü vardı; ben buna aracılık ettim” diye de ekliyor.

Çekim sırasında tüm Anadolu’yu gezip 40 bin kilometre kat etmiş Nezih. Tam 133 otantik performans çekmiş kamerasına. Bu performansların 43 tanesini seçip montajını yapmak için tam 4 yıl uğraşmış. Çektiği performansların bazılarını yeniden ve layıkıyla düzenleyebilmek içinse 3 yılını vermiş. Tam bir gönül işi; başka türlüsü çok zor.

Nezih Ünen’in bu önemli filmi, geçtiğimiz günlerde 27. Uluslararası Film Festivali kapsamında gösterildi. Akabinde ise aynı akşam Babylon İstanbul’da “Anadolu’nun Kayıp Şarkıları” konsepti altında bir konser oldu. Nezih Ünen Band olarak; Alp Ersönmez, Sarp Maden, Mert Önal, Serhat Ersöz, Osman Aktaş, İzzet Kızıl gibi önemli müzisyenlerin yer aldığı konserin de; filmin ilk ve tek gösteriminin yapıldığı Beyoğlu Sineması’nın da; ayakta alkışlayan izleyicilerle dolup taştığını özellikle söylemek isterim. Herkes gurur duydu yapılan işle.

Mardin’den Süryani ilahileri, Düzce’den Çerkez oyunları, Tokat’tan semah ve türküler, Rize’den Hemşin ve atma türküleri, Bingöl’den Kartal Dansı, Bursa’dan Kılıç Kalkan, Denizli’den Zeybek, Kırıkkale’den Bozlak, Muğla’dan Roman davul zurnası, Kars’tan âşık atışması, İstanbul’dan sema dönen dervişler, Ermeni ve Rum şarkıları…

Burada saymaya kalksam, bitiremem. O 10 bin yıllık, hayranlık uyandıran kültürün, yani Anadolu’nun yok olmaya yüz tutmuş şarkıları, dansları…

Nezih Ünen’e ne kadar teşekkür etsek az. Gönülle başlamadan, fedakârlık yapmadan bu işlerin altından kalkmak mümkün değil çünkü.

Peki, siz bu filmi nasıl seyredeceksiniz? Maalesef biraz beklemeniz gerekiyor. Çünkü sonbaharda vizyona girecek. Yine de bir fikir edinmeniz için şimdiden fragmanı izlemenizi isterim.

http://www.youtube.com/watch?v=JCwabQkPbT0

11 Nisan 2008 Cuma

Hem Katil Hem Maktul



Yüksek Sadakat; yetişkin rock!

“Yaşadığımız hayatlarla yaşamak istediklerimiz arasındaki mesafe en büyük travmamız. Bizi biz yapansa seçimlerimiz. O seçimler vesilesiyle kendimizin katili ve maktulu olabiliyoruz aynı anda” diyor Yüksek Sadakat. Büyük başarı yakalayan ilk albümlerinin ardından ikinci albümleri “Katil ve Maktul”de; değişen kadrosu ve oturmuş sound’u ile daha farklı bir grup var karşımızda.

İlk albümle önemli bir çıkış yaptınız. Derken çok kısa bir süre içinde önce davulcunuz sonra da solistinizle yollarınızı ayırdınız. “Katil ve Maktul” albümünde yeni bir Yüksek Sadakat ve daha batılı bir sound var. Kenan ve Alpay’ın katılımıyla Yüksek Sadakat evrimini tamamladı mı?

Kenan Vural: Benim için adapte olmak çok kolay oldu. Zaten bu teklifin bana gelmesi de benim bu işi yapabileceğime olan inançlarını gösteriyordu.

Grubun eski şarkıları ile aramda bağ kurabilmekle ilgili kaygılarım vardı. Teknik olarak doğru söyleyebilirsin ama önemli olan hissederek söylemek.

Ben şuna inanıyorum ki birlikte iyi bir şey yapıyorsanız bu karşı tarafa mutlaka geçiyor.

Zaten birlikte ilk konserimizde yanlış düşünmediğimizi anlamış olduk. Seyirci grubu o kadar çok seviyor ki, orada sizin en önde duruyor olmanız bir şeyi değiştirmiyor.

Ben önde olduğum için kendimi herkesten daha önemliymişim gibi hissetmiyorum. Hepimiz Yüksek Sadakat’in parçasıyız. Önemli olan grup…

Alpay Şalt: Yüksek Sadakat, kişiler değil şarkılar üzerine bir grup. Önceleri bir davulcu olarak “kendimden ne kadar katmalıyım” diye düşünüyordum. Bunun dengesini kurmaya çalıştım. Daha sonra grup kendimi özgür bırakmamı istedi ve bunun grubu daha da ateşlediğini gördük. Ben Yüksek Sadakat’te grup ruhunu hissediyorum. Sanki bu kadroyla uzun yıllardır çalıyormuşuz gibi bir his…

Eski solist Cemil Demirbakan’ın ilk albüm bu kadar başarılı olmuşken gruptan ayrılmasının temel nedeni neydi?

Cemil kendi solo albümünü yapmak istiyordu. Ve bunu Yüksek Sadakat albümüyle birlikte yürütmek istiyordu. Hiçbir şeyin Yüksek Sadakat’in önüne geçmesine izin veremezdik.

Böyle bir şeyin mümkün olamayacağına karar verdik ve yolumuzu ayırdık kendisiyle.

“Katil ve Maktul” albümünde ilk albüme kıyasla daha oturmuş bir sound var. İlk albümdeki müzikal arayışınız bu albümle noktalandı denilebilir mi? Yani “işte, ulaşmak istediğimiz Yüksek Sadakat sound’u buydu” diyor musunuz?

Bizce hala akış var. Üçüncü albüm bundan da farklı olacak gibi geliyor bize. Ama onun sebebi bu albümdeki değişimin sebebinden farklı olacak. O ise, bizim kendi iç dinamiklerimizle ilgili bir sonuç olarak ortaya çıkacak. Bunu hissediyoruz. Bu gelişim, grup olmakla ilgili bir süreç.

İki albümü kıyaslayacak olursanız…

Bu albümde; bir önceki albümden yola çıkarak eksik olduğunu düşündüğümüz noktaları göz önünde bulundurduk üretim sürecinde.

Birinci albümde bize göre birbirlerinden bir miktar farklı duran şarkılar vardı. Yüksek Sadakat sound’unu belirginleştirelim istedik. “Katil ve Maktul”; birinci albümden çok üçüncü albüme benziyor. Ama siz daha onu bilmiyorsunuz.

Bu durumda Yüksek Sadakat, müzikal arayışına devam edecek ve bu arayışın hep olması gerektiğine inanıyor diyebilir miyiz?

Hayatımızın sonuna kadar hepimiz, sanatçı kimliklerimizle farklı bir şeyler arıyoruz. Her gün bir önceki günden farklı kişiler olarak uyanıyoruz. Çok sevdiğimiz ve vazgeçemeyeceğimiz şeyler var elbet. Mesela niye hala rock müzikle uğraşıyoruz? Evet, rock yapmaya devam edeceğiz ama hiç kimse 5 yıl sonra müzikal olarak hangi noktada olacağımızı kestiremez.

Yüksek Sadakat’in bir diğer alamet-i farikası da sözleri. Sözlerde sufizme de göndermeler yapan; barışçı, özgürlükçü bir duruş var. Bu albümle birlikte bu duruşun altını çizmeyi düşünüyor mu grup; yani daha politik bir tavır sergilemeyi?

Bu albümde değişen şeylerden biri bu belki. İlk albüm, farklı atmosferleri olan şarkıların bir araya gelmesinden oluşan bir albümdü. O şarkılara baktığımızda da gördük ki aslında belirli bir mesele etrafında odaklanmaya çalışıyoruz; yaşadığımız hayat ile yaşamak istediğimiz hayatın arasındaki farkın, üzerimizde yarattığı travmalar…

Peki dini öğeler?

Dini motiflere gelince; din, insanlık tarihinin, kültürünün içerisinde çok önemli bir unsur ve dolayısıyla sanatta da öyle. Bizim gibi var oluşla ilgili felsefi mevzuları kendisine iş edinmiş bir grubun, dini bir motifi ya da dini bu var oluş içerisinde görmezden gelmesi düşünülemez zaten.

Asıl meselemiz, var oluş sürecimizde yaptığımız seçimler. Sonuçta yaptığımız seçimlerin hem katili hem de maktulü olabiliyoruz çünkü.

Hem hayalini kurduğumuz bir ben var hem de yaşadığımız bir ben. İnsanın hayattaki amacı bunların tekliği, yani bunları üst üste oturttuğunuz zaman mesele bitmiş demektir. Seçimleriz bizim bu tekliğe ulaşabilme amacımızı ya imkânsız kılıyorlar ya da gerçekleştiriyorlar.

İmkânsız kılıyorlarsa biz kendi kendimizin katiliyiz ve yaptığımız seçimlerle de yine kendimizin maktuluyuz.

Bu noktadan hareketle Türkiye’nin politik gündemini; örneğin türban meselesini ya da “biz ve onlar”a doğru giden gelişmeleri nasıl okuyorsunuz?

Rock yapıyor olmak bir öze işaret eder. Bizce o öz de ‘özgürlük’ vurgusudur.

Buradan yola çıkarak; mesela türban konusuna özgürlük yaklaşımından bakarsak eğer; 18 yaşını idrak etmiş bir gencin hizmet almaya girdiği bir kurumda nasıl giyineceğinin ona dikte edilmesi bizim hoşumuza gitmez. Fakat Türkiye’de hiçbir şey tek bir cümle ile anlatılacak kadar basit değil. Biz kuyuya atılan taşları çıkarmak için deliler gibi çabalamayı seven bir toplumuz. Bu bağlamda bizim türbanlı kızların üniversiteye alınmamalarından hoşlanmadığımızı söylememizin hemen ardından şunu söylememiz gerekir: bu mesele tamamen AKP’nin samimiyet meselesidir. Samimiyetlerini kanıtlamak gibi bir mecburiyetleri var bu noktada. Aynı kararlılığı ortaöğretimdeki din derslerinin seçmeli olması konusunda da göstermeleri gerekiyor mesela. Her türlü özgürlüğü; tutarlılıkla ve kararlıkla savunmaları icap ediyor. Çünkü özgürlükler arasında bir hiyerarşi olmamalıdır. Eğer Türkiye’nin özgürlük meselesini türban konusu ile sınırlarsak bunun adı liberallik değil, “liboş”luk olur.

İlk albümde Yüksek Sadakat’i anlatmak için “doğudan bakınca batılı, batıdan baknca doğulu” tabirini kullanmıştınız. Şimdi geldiğiniz noktada size nerden bakmalıyız ikinci albümü daha doğru anlamak için?

Biz dünyaya müzikal anlamda yeni bir şeyler söyleyebilecek milletin Türkler olduğunu düşünüyoruz. Bunu, o zaman Türk rock’ı noktasından bakarak bu şekilde ifade etmek bizim hayalini kurduğumuz bir misyondu. İlk albümde de “ne yaparsak batıya yakın dururuz, yoksa biz doğulu muyuz” falan diye düşünmemiştik. “Katil ve Maktul” kendini anlatabilen, bütünlüklü bir albüm oldu. Şarkılar ve etrafında geliştikleri tema kendini tarif ediyor dinleyince. Bu nedenle bir süre sonra çok doğru anlaşılıp sevileceğine inanıyoruz.

Albümün en iyi şarkılarından biri olduğunu düşündüğüm “Hiçbir Şey Yerini Tutamaz”da “Seni düşünmek namaz…” diyorsunuz… İşinizi de ibadet eder gibi yapabiliyor musunuz?

Sanırız öyle. Çünkü işimize de aşkla bağlıyız. Aşk, insanların Tanrı’yla yakınlaşma aracıdır; bir şarkıyı da, bir insanı da sevmek bunun mikro ölçekte deneyimlenmiş halidir. O yüzden insanın insana duyduğu aşkın bizi insanın Tanrı’ya duyduğu aşka götüren bir yol olduğunu düşünüyoruz. Aşk dünyayı döndüren en önemli güçtür hala. Ne para, ne pul, ne ideolojiler, ne başka bir şey dünyayı döndürür. Dünyayı aşk döndürür. Aslında bir şeyleri, birilerini severek; olduğumuz şeyle olmak istediğimiz şey arasındaki mesafeyi azaltarak cenneti buralarda da yakalama ihtimalimiz hala var galiba.

16 Şubat 2008 Cumartesi

teo'ya nazire...


Hürriyet/16.02
Doksanların ilk yarısında Teoman ve Şebnem Ferah’ın ilk albümleri Türkçe rock’ın kitleselleşme eğilimi gösterdiğine; Unkapanı patronlarının ezberini bozacak şekilde büyük ticari potansiyel arz ettiğine dair önemli işaretlerdi. Şebnem Ferah, ilk albümüyle büyük bir patlama yaparken; Teoman’ın geniş kitlelere ulaşması ikinci albüm “O” ve özellikle üçüncü albüm “Onyedi” ile oldu. Teoman, “Ne Ekmek Ne De Su” ve “Papatya” gibi iki büyük hit barındıran “Teoman” adlı ilk albümünden sonra çok sayıda konser verdi. Arkasından “Sus Konuşma”, “O”, “Bazı Yalanlar”, “Gemiler”, “Paramparça”, “On Yedi”, “Rüzgâr Gülü”, “Uykusuz Her Gece”, “İki Yabancı” gibi dillerde neredeyse marş kıvamına gelen şarkılar Teoman’ı; bir rock müzisyeninin Türkiye’de gelebileceği belki de en popüler noktaya taşıdı.

Birçok konu için geçerli olduğu üzere, Teoman’ın şarkı yazarlığı da en çok dil uzatılan konulardan biridir. Meyve veren ağaç taşlanır deyip işin içinden sıyrılmak da mümkün. Ancak bazı şarkılarda, nakarat melodileri için değil belki ama altyapılar açısından, esinlenmenin ötesinde kimi benzerlikler olduğuna tanık olduk. Öte yandan, samimiyetle söyleyebilirim ki, hiçbir zaman Teoman’ın dinleyicilerini bile isteye aptal yerine koyduğuna inanmadım. Çünkü kendisinin aptal bir adam olmadığını biliyorum. Hoş, akıllı da olsan; iyi niyetli de olsan yine söyleyen söyleyeceğini söylüyor ya neyse…

Geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Söz-Müzik Teoman” adlı saygı albümünü (Teoman mütevazılığından “sevgi” albümü denmesini tercih ediyor) gördüğümde Teoman’ın aslında ne kadar şanslı bir adam olduğunu düşündüm önce. Sezen Aksu, Candan Erçetin, Yaşar, İzel, Yavuz Bingöl, Mirkelam, Nil Karaibrahimgil, Harun Tekin, Emre Aydın, Yalın, Hayko Cepkin ve diğerleri… Hemen herkes bu albümde bir Teoman şarkısı söylemek için gönüllü olmuş. Bu Teoman’ın ne kadar iyi bir şarkı yazarı olduğunun, müzisyenlerin de Teoman şarkılarıyla özel bağlar kurduğunun en önemli göstergesi. Üstelik bu albüm serinin ilk ürünü; bir bu kadar daha şarkı ve sanatçı pek yakında piyasaya çıkacak ikinci albümde sizinle buluşacağı günü bekliyor.

Bu ilk saygı albümünde yer alan 14 isim, özgürce yorumlamışlar Teoman şarkılarını. Hani Müslüm Gürses başkasının şarkısını söylediğinde o şarkıyı ustalıkla bir Müslüm Gürses şarkısına dönüştürüyor ya; işte biz de bu albümün şarkılarını değerlendirirken aynı kriteri uygulayacak olursak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor (tabii düzenlemenin önemini de göz ardı etmeyerek)…

Benim kişisel favorim kesinlikle İzel’in “Senden Önce Senden Sonra” yorumu. Daha sonra Yaşar’ın “Rüzgar Gülü” ve Mirkelam’ın “Güzel Bir Gün” yorumları diyebilirim. Emre Aydın’ın “Sürpriz” ve Yavuz Bingöl’ün “İki Çocuk” icraları da özellikle düzenlemelerine emek verilmiş kaliteli işler. Candan Erçetin’in “Kim?”, Nil Karaibrahimgil’in “İstanbul’da Sonbahar”, Hayko Cepkin’in “Gökdelenler”, Kreş’in “Bugün” yorumlarıysa; doğru şarkı seçimi ve doğru düzenlemelerle icracıların kendi albümlerine gönül rahatlığıyla koyabilecekleri kıvama gelmiş.

Mor ve Ötesi’inden Harun Tekin, “İstasyon İnsanları”nda abartısız vokali ve Sunay Özgür’ün yumuşak düzenlemesiyle iyi bir iş çıkartıyor. Rashit, “Kişisel Bir Şey” yorumuyla bildiğiniz Rashit kıvamında.

Gelelim albümün ağır misafiri Sezen Aksu’ya… Teoman’ın en mühim hitlerinden “Paramparça”yı seslendiriyor Aksu albümde. Nasıl diyecek olursanız; Sezen Aksu düzeyinde bir yorumcunun “Paramparça” gibi bir şarkıyı kötü söylemesi ne kadar mümkün ki zaten derim cevaben. Ama sanki şarkı seçimi daha farklı olsaymış Sezen Aksu’nun, kendi ruhunu işin içine daha fazla katma imkânı olabilirmiş gibi geliyor. “Paramparça”da bir şeyler eksik kalmış.

Ve son olarak albümün kıyasla isimsiz yorumcusu İrem Candar... Can Şengün’ün usta dokunuşunun da yardımıyla, “Duş” yorumunda çok güzel bir iş çıkartmış İrem. Vega’dan Deniz Özbey’in çok sevdiğimiz üslubunu tatlı tatlı andıran vokaliyle ve güzelliğiyle dikkat çekecek İrem’i kendi şarkıları ile dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.


tarkan'ın metamorfozu

Hürriyet/09.02
Tarkan Tevetoğlu, doksanların Türk pop müzik tarihine vurduğu en büyük damga, ona hiç şüphe yok. Sesi, şarkıları, cilveli vokal üslubu, sahnesi ve efendiliğiyle kazandığı büyük başarıyı sonuna kadar hak etti Tarkan. Sezen Aksu’nun kadın vokallerin üslubu üzerindeki etkisi neyse, Tarkan’ın vokal üslubunun doksanlar itibariyle çıkmış birçok erkek vokal üzerindeki etkisi de odur. Tarkan da, tıpkı Sezen Aksu gibi bu anlamda kulvar açmıştır, ilham vermiştir. “Aacayipsin” albümünü, gelmiş geçmiş en iyi Türk pop albümleri arasında sayarım. Tarkan, bol keseden herkesin isminin başına konan “star” sıfatını hak eden üç beş isimden biridir.

Sözün kısası, Tarkan bildiğiniz ligde değil aslında. Ama zaman zaman, tüm soğukkanlılığına ve sahip olduğuna inandığım sağduyusuna rağmen dolduruşa gelip bu ligde oynamaya çalıştığı oldu. Sen artık kulvar belirlemişsin, popüler müziğin başyapıtı olacak albümler yapmışsın öyle değil mi; bundan sonra her albümde bir “Şımarık”, bir “Hüp”, bir “Aacayipsin” yakalama kaygısı gütmek artık beyhude bir çaba değil mi?

Peki, ne yapsın bu adam? Ben yapacağımı yaptım deyip köşesine mi çekilsin… İki yol vardı bana göre, birini kısmen denedi. Sizin de tahmin edeceğiniz üzere yurtdışı macerasından söz ediyorum. O İngilizce albüm uzadı da uzadı, yılan hikâyesine döndü. Sonuç kötü mü oldu? Ortaya çıkan işi beğenmedim desem yalan olur. Ama Avrupa’da (Amerika ve İngiltere’de bu sound’la mümkün değil) tutunmak çok meşakkatli bir süreç. Japonya kapsama alanında ama oraya da özel ihtimam göstermek gerekiyor. Netice itibariyle şimdilik olmadı o iş. Tarkan küsmüş müdür bilmiyorum ama şarkılarının, hem de Türkçe sözlerle birçok Avrupa ülkesinde nasıl ezberlendiğini hatırlasın her morali bozulduğunda. Ben ondan daha güçlü bir aday göremiyorum bu memlekette bu işi kotarmak için. Misyon olarak görmesi lazım her şeyden önce…

Gelelim ikinci yola… Onun konumunda bir müzisyen, bir şarkı yazarı, bir pop star nasıl konumlamalı kendini bundan sonra? Sezen’den mi şarkı alalım, Nazan’dan mı alalım, kendimiz mi yapalım; biriyle küselim, berikiyle barışalım meselesi değil artık mesele. Mesele sound meselesi, kendini aşma meselesi. Sound dediğiniz şey de popüler alan söz konusu olduğunda bir trend’tir ve bu trend belirleme cesaretini gösterebilecek kişilerin başında geliyor Tarkan.

Tarkan, yeni bir albüm yaptığında herkes üşüşüyor başına. Ben o, Tarkan’a sövelimcilerle, Tarkan ne yapsa güzeldirciler köşelerine çekilene dek beklemeyi tercih ettim “Metamorfoz”u yazmak için. Nihat Doğan’la Erol Köse basın toplantısı yaptılar ya hani “yeni imajını bizden çaldı” falan diye. En azından öyle haberler gündemden düşsün istedim, midem kaldırmıyor artık. Yeri gelmişken söyleyeyim; tepeden tırnağa Justin Timberlake’tir o imaj; hatta çıkış şarkısı “Vay Anam Vay”ın klipi de Timberlake’in kliplerinden göz ardı edilemeyecek izler taşıyor. Taklit demiyorum ama Tarkan çok farklı işler başaracak; biraz daha cesur olsa başka kulvarlar yaratacak yaratıcılığa ve enerjiye sahip her anlamda, sadece onun altını çiziyorum.

“Metamorfoz”, ilkin Tarkan’ın aslında ne kadar iyi bir şarkı yazarı olduğunu hatırlattı bana. Albümü oluşturan şarkıların büyük bölümü son derece iyi şarkılar. Albümün müzik prodüktörü Ozan Çolakoğlu deseniz dünya çapında bir adam bana göre. Gitarları Can Şengün çalmış, üstattır. Peki sorun nerde? Sorun sound’da. Belki de o sound’un güzergahını tamamen Çolakoğlu’na teslim etmemesinde, cesur olamamasında Tarkan’ın. Elektronik, dans altyapılı bir sound, esaslı bir adım diye düşünmüştüm “Vay Anam Vay”ı dinlediğimde. Ancak albümün tamamını dinlediğimde gördüm ki Tarkan bir türlü kendinden kopmaya cesaret edemiyor. Şarkıları konuşmaya gerek görmüyorum. Neticede bir Tarkan albümüdür, iyi şarkılar içermektedir; tutar, satar, ayrı meseledir. Dediğim gibi asıl mesele Tarkan’ın artık kendini aşması gerektiği. Kendi kendinin en iyi taklidi olmasına gerek yok artık, o taklitlerden çok var. Şimdi zaman, yeni bir kulvar açma, iktidarın sallanmasını göze alarak cesur bir adım atma zamanı. “Metamorfoz”da bu hissiyatın filizlerini görüyoruz ama Tarkan’ın daha kararlı olması lazım. En azından albümün adının hakkını vermek için…

9 Kasım 2007 Cuma

POP NEREYE


HÜRRİYET/2005
Bir zamanlar evden kaçıp geliyorlardı.

Yetmişli yıllarda niyetleri artist olmaktı. Seksenlerde ise şarkıcı olmak istediler.

Yeşilçam, nasıl sinemada şansını denemek isteyenlerin hayallerini süslüyorsa yetmişlerde; seksenlerden sonra Unkapanı da aynen Yeşilçam gibi, şöhrete ve paraya giden yolun simgesi oldu.

Yeşilçam, önce kendisi için yerini yurdunu terk edip İstanbul’a gelenlerin filmlerini yaptı; sonra da Unkapanı hikayelerini anlattı.

Yapılan tüm filmler, gizliden gizliye “durun gelmeyin kötü yola düşersiniz; her önüne gelen artist, şarkıcı olamaz” dese de; bu kısa yoldan gerçekleşecek şöhret ve para göçünün önü doksanlara kadar alınamadı.

Bugün, iki binli yılların başında, ne Yeşilçam Sokak’ta rejisör avına çıkmış taşralı kızlar ne de Unkapanı’nın merdivenlerinde İbrahim şarkıları söyleyerek keşfedilmeyi bekleyen küçük şarkıcı adayları var.

O günlerde Türk sineması ya da müziğinin altın çağlarını yaşadıklarını, ilginin arttığını, sektörlerin büyük bir hızla büyüdüklerini düşünenler de vardı belki.

Ancak Türkiye’de başka birşeyler oluyordu.

Kentleşemeyen kentlilerin yapması gerekeni, köylerini kente taşıyanlar bir güzel yapıyor; birileri de olan bitene tu kaka diyerek güya kendini koruyordu.

Sizin de geçmiş yıllara dönüp baktığınızda, her şeyin ne büyük bir hızla değiştiğini fark ederek dehşete kapıldığınız olmuyor mu?

Doğrusu sinemalarda Küçük Emrah filmlerinin oynayıp gişe yaptığı seksenlerin ikinci yarısını (dolayısıyla küçük şarkıcılar furyası işkencesini), Komedi Dans Üçlüsü’nün pazar günleri eğlencelerindeki zıp zıp danslarını, Hakan Peker ve dans grubunu, Grup Vitamin’i, Mustafa Topaloğlu’nun delirerek saçlarını kırmızıya boyattığı anı, “Ayağında Kundura”yı söyleyen mahcup İbrahim Tatlıses’i ve diğer birçok olayı anımsayınca popüler olan müziğin de aslında ne denli tuhaf bir güzergah izleyerek değiştiğini idrak ediyor insan.

O küçük şarkıcılardan geriye bir tek Emrah kaldı. Komedi Dans Üçlüsü’nden mezun Erol Köse, dansı bırakmaya karar veren Hakan Peker, Vitamin’le şöhret olan Ercan Saatçi, o yılların arabesk ikonu İbrahim Tatlıses; bugün Türkiye’nin önde gelen müzik şirketlerini yönetiyorlar.

Mustafa Topaloğlu da biraz olsun aklına mukayyet olmayı becerebilseydi kardeşi ile birlikte Prestij Müzik’i yönetiyor olacaktı.

Enteresan değil mi?

Düşününce insan hem değişime, hem de bu ülkede bu işin nasıl böyle kendiliğinden yürüyebildiğine akıl erdiremiyor.

Aslında Türkiye’de müziğin sektör olamayışına, televole kültürü ile beslenen şöhretlere, tornadan çıkmış şarkılara pek de şaşırmamak lazım.

Doğada her şey neden-sonuç ilişkisiyle gelişiyor.

Ve belki de Türk popüler müziği, değişimin içindeki mesajları iyi okuyup, bu işin geleceğine yön verecek yaratıcı insanları bekliyor.