ntv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ntv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2010 Perşembe

fil gibi uçan yekta kopan'la dertleştik...

Tüm çalışanlarını çok sevdiğim ve bir parçası olmaktan gurur duyduığum 46 Dergisi'nin son sayısında yayınlanan Yekta Kopan röportajım... Röportaj dediğime bakmayın; birbirini anlayan iki adamın dertleşmesi aslında...
Dergiyi henüz almadıysanız hemen alın bence; Mehmet Turgut'un fotoğrafları iyi yazılarla daha da güzel oluyor...

Yazar, seslendirme sanatçısı, televizyoncu, radyocu, senarist, blogger, e kitap yayıncısı... Ama hepsinden ziyade içten, güleryüzlü, her muhabbetinden doymadan kalktığım, adam gibi bir adam Yekta Kopan. Yaptığı her işi sevdim bugüne kadar ama öykücülüğünün yeri ayrıdır gönlümde. Kendi de bilir ya; sıkı bir hayranıyımdır. Günlük koşuşturma içinde bir araya gelip uzun uzun konuşamamaktan muzdarip bir arkadaşı olarak röportaj fırsatı çıkınca hemen atladım üstüne. Ve bir sabah kahvesinde; metinlerden, Yekta’nın sesiyle can verdiği karakterlerden, televizyondan, internetten, hayatı anlamaktan konuştuk. Ve ben yine doymadan kalktım...


Gençliğin, eğitim hayatın Ankara’da geçti; o dönemde birçok öykü yazdın, sinema ve müzik dergilerinde yazıların yayınlandı. O yıllardan bugünlere baktığında işlerin böyle gelişeceğini umuyor muydun?

Beklediğimden çok daha iyi bir yere gitti. Yazmak ilkokulda yazıyla tanıştığım andan itibaren kafamda olan bir şeydi. Bazı şeyleri hissedersin ya çocuklukta, ben gerçekten elimde kalem olsun yazayım istiyordum. Ama bir bilinç noktasına geldiğimde yazmakla ilgili; bir gün kitaplarım çıkacak, bu kitapların okurları olacak diye hesapladığım bir an olmadı. Dolayısıyla o günden bugüne bakınca şaşırdığım bir noktadayım açıkçası.

Yazmak işten öte bir şey mi gerçekten? Okumak bu sürecin neresine düşüyor?
Günün birinde yazamayabilirim, kitaplarım çıkmayabilir; ama okumaktan vazgeçmeyeceğim. Bu ikisi benim için birbirini bütünleyen şeyler. Bu dünyayı anlayabilmek mümkün değil, bu dünyanın gerçekliğini anlayabilmek mümkün değil. Burada bir huzur nefesi alıp da yürümek mümkün değil. Bu dünyayı anlamak için; bunun kurmaca metinlere, düşünülmüş, planlanmış, kurgulanmış metinlere dönüşmesi gerekiyor benim için.

Yazmak da okumak da kendini anlamak için öyleyse..
Evet yazmak, hayatı anlamak ve anlamlandırmak için. Neden sorusunun cevabını bulabilmek, biraz daha arayabilmek için. Dolayısıyla yazmak benim için böyle, okumak bunun daha da ötesi. Okumakla bambaşka dünyalara dalıyorsun, bambaşka zihinlere girip çıkıyorsun. Gerçek hayatta temas edebiliriz, görüşebiliriz, kavga edebiliriz, sevişebiliriz, her şeyi yapabiliriz; ama birbirimizin zihnine giremeyiz. Yazmak ve yazılanı okumak, dünya üzerindeki sayısız zihinde gezinmek aslında.

Biz seni usta bir öykücü olarak tanıdık, seni roman yazmaya iten sebep neydi?
Öykü, Türkiye’de romana kıyasla daha az okunur. Roman, tüm dünyada ticari algısı daha yüksek bir türdür. Genelde de beklenti roman yazılması üzerinedir. Ben bir metni yazmaya başladığımda onun bir öykü ya da romana gideceğini bilirim. Ondan sonrası da hiç umurumda olmaz. O, bir roman olarak mı tamamlanacak yoksa öykü olarak mı, tamamlandıktan sonra onun nasıl bir yolculuğu olacak, evdeki çekmecede kalacak mı, yoksa basılacak mı; hiç düşünmem…

Basılmayan öykülerin ya da romanların da var o zaman...
Evdeki çekmecede kalan çok metnim vardır. Ben hepsine metin diyorum. O metinleri yazarken ne yayınevi, ne okur; hiçbir şey umrumda olmuyor. Hiçbir şeyi hedeflemiyorum, benim için o metnin yazılması önemli. Tabii ki basılması mutlu ediyor, okunması daha da mutlu ediyor. Bunları saklayacak değilim. Bundan sonra romanlar da yazacağım, yine öykü yazacağım, anlatılar yazacağım. Yazmaya devam edeceğim yani; meselem bu...

Yazarlık kariyerinde önemli bir dönemeç olan Hayalet Gemi Dergisi var. O dönem bir Şizofrengi’yi bir de Hayalet Gemi’yi takip ederdik deli gibi...
İlk kitabım Fildişi Karası’ndaki öykülerin biri hariç hepsi Hayalet Gemi (www.hayaletgemi.com ) öyküleridir. Sait Faik Öykü Ödülü alan ikinci kitabım Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri’nin yarısından fazlası da Hayalet Gemi’dendir. Ben de Hayalet Gemi’nin okuruydum. Sonra yazılarımı yollamaya başladım. Sonra Hayalet Gemi’nin yazarı oldum, sonra sürekli yazarı oldum ve en son döneminde Hayalet Gemi’nin yayın kurulundaydım. Bu süreç derginin nasıl bir dergi olduğunu anlatan bir süreç aslında. Yani okurunu yayın kuruluna kadar yükselten, bu kadar sarıp sarmalayan bir süreç.

Neydi Hayalet Gemi’nin en önemli farkı?
Hayalet Gemi, bir imza dergisi değildi. Yazılar “imzasız” olarak okunurdu. Yani yazının içeriği önemliydi. Daha sonraları; metnin içeriğine odaklanmak, imzayı unutmak yaptığımız bütün işlerde özlediğim ve hissettiğim birşey oldu; hala yeri dolmamıştır, hala o zihniyette bir dergi yoktur. Bence gerçekten bir mihenk taşıdır. Şizofrengi de öyle. Var mı öyle dergi artık? Twitter’dan (www.twitter.com/yektakopan ) da sordum okurlara; arşivlediğiniz, çıkmasını beklediğiniz dergi var mı diye. Roll, Şizofrengi, Hayalet Gemi ve eski Milliyet Sanat ciltleri gibi şeyler söylediler.

Ödüllü iki öykü kitabın vardı. Son kitabın “Bir de Baktım Yoksun” da Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı geçtiğimiz günlerde. Edebiyat ödülleri ya da genel olarak ödüller hakkında ne düşünüyorsun?
Dünya üzerinde verilen hiçbir ödül “ bu, bu alanın en iyisidir” demez. Çok net bir fikir var kafamda ödülle ilgili. Bir jüri vardır ve bu jürinin bir algısı vardır. “Bu yarışmaya başvuran ya da değerlendirdiği alan içerisinde bu, biraz daha iyidir” der jüri. Hiçbir zaman ödüllerle böbürlenmedim. O senenin en iyi kitabını yazdım gibi bir bakış açım hiçbir zaman olmadı. Ama ödül görünürlüğün çok kısıtlı olduğu bir alanda yazarın görünmesini sağlar. Bak böyle de bir insan varmış, bu insanın böyle bir özelliği varmış diyenler olur. Evet, ödül destekleyicidir; ama bir yandan da gerilim desteklidir. Alırsınız evde bir yere koyarsınız ve karşınızda durup ‘Sen bu ödülü aldın; ama seneye ne yapacaksın’ der size o ödül.

Ödülün yaratıcılığı beslediğine inanıyor musun?
Eğer sen bunun yükünü taşıyabilir ve bununla kendini kaybetmezsen sonra yapacağın işler için bir umut yeşertir. Bu yüzden de besleyici olabilir..
Altzine ve Altkitap’tan söz etmek isterim; her ikisi de zamanın önünde yaratıcı işler ve devam ediyorlar. ..
Altzine (www.altzine.net) ; 80060’ın (bir Özen Yula, Murat Daltaban projesi, tiyatro oyunu) doğal bir uzantısı olarak başladı. Oyun için gerekiyordu böyle bir internet sitesi. Sen yapar mısın dediler, kabul ettim. Daha sonra biz bunu niye bir internet neşriyatı olarak sürdürmüyoruz diye düşündük. 98 Yılı’nın internet teknolojisinden söz ediyorum. Bir süre devam ettim Altzine yolculuğuma...

Sonra ne oldu da nokta koydun?
Türkiye’de internet ağırlıklı işler hala yeterince ciddiye alınmıyor; hala “takılmak” olarak algılanabiliyor. O takılmak başlığında artık çok yalnız kalmaya başlamıştım. Tek başıma uğraşırken içeriğinin istediğim gibi olmamaya, içinin boşalmaya başladığını hissettiğim bir dönemde artık bunu durdurmakta fayda var dedim.

Şimdi Altzine’i okurlarına teslim ettin yanılmıyorsam...
Çok mutluyum. Bütün bunlar da çok hoşuma gidiyor. Hikaye şuna dönüyor aslında ben okurken Hayalet Gemi Yayın Kurulu’na nasıl girdiysem öyle oldu. Altzine’in okuru olan çok iyi yazarlar şu anda onu yayınlıyor.

Türkiye’nin ilk online kitapevi Altkitap’ın da kurucuları arasındasın. Altkitap’ın geleceğini nasıl görüyorsun?
Altkitap’la (www.altkitap.com) ilgili çok net bir örnek vereceğim. 2000’de yayın hayatına başladı. Telif eserler basar, tam içerik basar. Bu içeriği bilgisayarınıza indirip isterseniz e-kitap formunda okuyabilirsiniz. Altkitap gündeme geldiğinde bir kısım basın bana şunu sordu: “Sizce bilgisayardan kitap okunabilir mi?”. Ben de dedim ki “Elbette, ben de fiziksel kitap çıkartan bir insanım; kokusu, dokusu vs. bizim için çok önemli. Ama bu olanla beraber alternatif bir uygulamadır. İsteyen buradan da okuyabilir.”

İkna oldular mı?
Kimsenin içine sinmedi. “Ama ben deniz kenarında okuyabilir miyim”, “Ama ben dokusunu severim”…. 2001’de bunu konuştuk. 2010’da yine bir basın ilgisi vardı. Bir gazetenin internet versiyonu için yapılan röportajda şöyle sordular: “Peki kitap sizce internetten okunabilir mi?” Gerçekten çok gülünç. Çünkü bir gazete internetten okunabiliyor ve orada bu röportaj yapılıyorsa… Ne yazık ki Altkitap’ın okuma alanları bir süre daha algılanamayacak. Ama zamanımız da sabrımız da var. Ayrıca büyük değişimler ve kabullenmeler bir kuşakta bitmeyebilir, kuşaklar içine yayılabilir. Önemli olan bir kuşağın bu konuda ısrarcı olmasıdır.

Matbu edebiyat ürünlerinin geleceği hakkında düşüncen ne yönde?
“İnternet geldi matbuyu kovacak mı şimdi” demek şeye benziyor: “aaa daktilo keşfedildi, kalemi atın”. Böyle bir şey yok. Kitap bu kadar var olduysa bundan sonra da var olacaktır. Bu cevap şemsiyesi altında her şeye bakmak lazım. İnşallah şu zaman içerisinde algılanır, Altkitap çıktığından beri bunu söylüyor. İnternet ya da benzeri ortamlarda okunabilen bir şey; ama bir taraftan da şunu söylüyor sana tamamen ekolojik bir şey. Kağıdın yok olmasını azaltabilecek bir formül söylüyor.

İnsanlar kitap fiyatlarını pahalı buluyorlar, korsana yöneliyorlar; bu anlamda da bir seçenek sunmuyor mu e kitap?
Kesinlikle! Okuduğumuz kitapların üzerindeki fiyatta dağıtım ve depolama giderleri nedeniyle ekstra bir yük var. E kitaplar parayla satılsa bile yine de matbu kitaplardan çok daha ucuz olacaktır her zaman.
Bir gün Altkitap yazarlarının e kitaplarından para kazanacaklarını hayal ediyor musun?
Evet “hayal ediyorum!”. Bütün bunlar; kapitalist bir düzen içinde onun vahşetine ne kadar direnmek istiyorsun ve o sana ne kadar saldırmak istiyor konusuyla ilgili. Eğer sermayeye üstün gelirsen para kazanman mümkün olabilir. Biz 10 senedir oraya tek bir reklam almama noktasında dirençliyiz. Elbette reklam almak dışında bir yöntem de geliştirilebilir. Her zaman copyright değil copyleft diye birşey de var! Bazen sol yumruğu da havaya kaldırmak gerekir.

Pek yakın geçmişte blog yazmaya da başladın. Fil Uçuşu ve blog yazarlığı senin için ne ifade ediyor?
Blog okumayı ve yazmayı seviyorum. Ocakta başladım. Çok özgürlükçü bir ortam. Büyük değişimler istiyorsak biraz daha rahat olmalıyız diye düşünüyorum. Internet bana dürüst ve çok sesli geliyor (www.yektakopan.com ). Fil Uçuşu da bu noktadan hareketle doğdu. Ayda 15 yazı gibi bir hedefim var. Kendim olmaya çalışıyorum Fil Uçuşu’nda. (http://filucusu.blogspot.com/)

Seslendirme sanatçısı ve televizyoncu kimliğinle ilgili konuşmaktan hoşlanmıyor musun?
Konuşmaktan hoşlanmıyor değilim. Zaman içinde bu konuda kendime daha dürüst olmak için rahat olmaya karar verdim. Yazarlık yapan bir diş hekimine, bir bankacıya “ortodonti konferansına gittiniz mi” ya da “Türk lirasına yatırım yapalım mı” gibi sorular sormayız. Ama benim gibi seslendirme yapan ya da televizyon figürü olan biri söz konusu olduğunda iş biraz karışıyor. Benim ordaki temel tedirginliğim; okurların benim yazı yazarken yarattığım dünyamı diğer dünyayla; yani para kazanmak için yaptığım işlerle karıştırma ihtimalleridir.

Hem televizyonda yaptığın işler hem de seslendirme aleminin efsanelerinden biri olman itibariyle bu kadar tedirgin olman şaşırtıcı. Çetin Tekindor, Sezai Aydın, Sungun Babacan, Alev Sezer, Toprak Sergen, Tolga Garipoğlu ve sen gibi isimlerin sesleri bir kuşak için çok güzel şeyler ifade ediyor...
İlk stüdyoya girişim 4 yaşında. 37 senedir seslendirme yapıyorum. Dediğin gibi o Devlet Tiyatrosu ya da radyoculuk geleneğinden gelme seslendirme sanatçıları farklı. Bizden öncekilerden çok şey öğrendik. Daha sonra onların daha resmi olan seslendirme üsluplarını yumuşattık. Bunun üzerine çok düşündüm, ilk kez de sana söylüyorum; Semih Sergenlerden, Macide Tanırlardan devraldık bu işi. Ama onların üslubunda çok mesafeli ve soğuk bir tavır vardı. Nasıl yumuşatabilirim bunu diye çok düşündüm.

Neydi işin püf noktası? Nasıl becerdi sizin kuşak bunu?
Seslendirme yaptığın oyuncunun oyunculuğunun üstüne çıkmadan, filmin nasıl bir coğrafyanın filmi olduğunu unutmadan ama karakterin bize yakın tonlamalarla konuşmasına da özen göstererek yaptık işi. O karakteri seyirciyle yakınlaştırdık. Seslendireceğim karakterin nasıl konuşması gerektiği üzerine çok uzun mesailer harcamışımdır. 90’lı yıllarda özel televizyonlar açılınca ucuza çalışan çevirmenlerin çevirileri üzerine prova bile yapmadan konuşmak zorunda kaldığımız oldu. Sonra bundan çok rahatsız olduk ve bu noktaya geldik.

Televizyon senin için bir kariyer hedefi üretti mi? Bir ara NTV’nin bir sanat kanalı açacağı senin de yayın direktörü olacağınına dair duyumlar almıştık...
İlk defa senden duyuyorum (kahkahalar). Keşke böyle birşey olsa. O zaman şöyle cevap vereyim; hiç kariyer hedefim olmayan bir alanda şu anda bir hedef oluştu (kahkahalar devam ediyor). İlk kez bir röportajın bir vizyon belirlediğini görüyorum, süpersin... (kahkahalar kontrol edilemiyor). Çok yorucu olurdu ama çok güzel olurdu... Son cevabım budur.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

KRALI GELSİN TANIMAM :)


Dün akşam bahsettiğim üzere saat 19.30 sularında Kral TV Video Müzik Ödüllerindeki jüri görevimi ifa etmek üzere düştüm yola. Sağolsunlar jüriyiz diye bir araç da yollamışlar evden aldılar. Trafik var, ama vaktim de var. O nedenle keyfim gıcır. Aracı kullanan abi de pek bi hoşsohbetti geyiğin belini kırdık. Nişantaşı trafiğini aştıktan sonra Abdi İpekçi House Cafe'nin ordan Lütfi Kırdar'a ulaştık.
Kapıda NTV Program Müdürü Ömer ve reklamın en tepesindeki Ateş vardı. Resmen tüm konukları kapıda karşılıyorlar. İki çift laf ettik ayaküstü. Ama işte yaptıkları işler de bu nedenle başarılı oluyor. İçtenliklerinden... Tevazudan...
Ünlü biri değilseniz kırmızı halıda yürümek çok saçma. Bir sürü kamera var ama sen bir an önce yürüyüp git de işimize bakalım diye düşünen kameramanlar var arkalarında :)
Neyse efenim, saat 20.00 sularında içeri girdim. Bİr de baktım mahşer yeri gibi. Ve yine baktım ki neredeyse hiç tanıdık yok. Bir sürü adamlar kadınlar, onların yakınları falan... Bu yıl Kral Ödülleri Müyap Endüstri Ödülleri ile birlikte verildiğinden yapımcılar, onların yakınları, Unkapanı falan ağırlıklı. Tanıdıklar var olmaya var ama o kadar yoğun ki bu söz ettiğim kalabalık kimseye ulaşmak mümkün değil. Neyse aradan sevdiğim dostum müzik insanı Murat Meriç'i farkediyorum. Hasan Saltık (Kalan Müzik), Belkıs Erener falan güzel bir sohbet var onlara takılıyorum. Sonra jüriyi salona davet ediyoruz falan diye anons yapılıyor. Biz de Murat'la birlikte doğrucu jüri olarak salona geçiyoruz. En önden yer kapıyoruz. :) Oylama bir cihaz yardımıyla yapılıyor. Ekranda adayların numaraları var biz bir tek tercih ettiğimiz numaraya basıyoruz. Sonra anında ekranda beliriyor yüzdeler. Bizim verdiğimiz oylarla sms oyları birleşiyor ve netice ortaya çıkıyor. Televizyonda izleyenler görmüştür.
Sonra erken mi geldik diye düşünüp birer içki içmek için dışarı çıkıyoruz. Hatta ben mümkünse dışarı çıkıp bir sigara da içme planındayım. İçki alırken Nejat Abi'le karşılaşıyoruz (Bulutsuzluk) ayaküstü muhabet dönüyor. Nejat Abi Müyap niye onur ödülü vermiyor ki diyor. Bir Erkin Koray, bir Bulutsuzluk Özlemi falan niye özel ödül almıyor... Ben dilim döndüğünce bunun aslında satış rakamına (hatta satış da değil bandrol rakamına) göre verilen bir ödül olduğunu; yaşam boyu en çok satan albüm ödülü dışında bir ödül veremeyeceklerini anlatıyorum. Sonra Delvin geliyor (Pasaj Müzik); çok eski arkadaşımdır, çok severim. Onla beraber kapının önüne sigara içiyoruz. Nejat Abi de benden 3-4 sigara alıyor 1 tane beni kesmez diyor :)
Sonra jüri görevimi hatırlayıp salona yöneliyorum. Bir de bakıyorum kaptığım güzel yere Naim Abi (Dilmener) oturmuş. Yakışır abime deyip, bir sonraki sırada bir yer buluyorum kendime. Yanımda Ayşe Ersayın ve Deniz Akel var.
Hiç tanışmıyorduk düne kadar ama Ayşe Ersayın çok tatlı ve cana yakın bir kadınmış. Gece boyu onla geyik çeviriyoruz sonra Deniz Akel de katılıyor sohbete. Ayşe Ersayın benim yazılarımı okuyor beğeniyormuş ama Deniz Akel o kadar konuşup konuşup pardon siz kimdiniz diyor :) Ben de diyorum: "eee şey Popvirüs ben" :))
Jüri ağırlıklı olarak müzik yazarları, müzik ve bağlantılı alanların profesyonelleri, gazeteciler, magazinciler, televizyoncular ve radyoculardan oluşuyordu.
Bugüne kadarki KRAL Ödüllerine ilişkin görüşlerimi bir önceki yazımda belirtmiştim.
Dün gece evden çıkmadan önce kolaylık olsun diye kendi adaylarımı hazırladım. Oylama sonuçlanana kadar benim seçtiklerimin maksimum yarısının ödül alacağını düşünüyordum. Neredeyse kime oy verdiysem ödül aldı. Bu bence iki şeyin göstergesi. Birincisi oylamada hiçbir şaibe yok. Bir bölümü sms oylarıyla, bir bölümü de jüri oylarıyla belirlenen sonuçlar bence olması gerektiği gibiydi. Hakkı yenen olmamıştır ama burun farkıyla kaçıran olmuştur.
Yani Kral Tv zihniyeti içinde Feridun Düzağaç'ın klibinin en iyi klip seçilmesi ya da en iyi film/dizi müziği kategorisnde Ayla Dikmen karşısında Pinhani'nin ödül alması mümkün olmazdı. İsmail YK'ya falan da kimse burun kıvırmasın sonuna kadar hak etmiştir. Serdar Ortaç keza öyle. Murat Dalkılıç öyle. Haa unutmadan bir de Lütfi Kırdar'ın tuvaletinde Serdar Ortaç'ın tokatlanma olayı var. Kim olduğu belli değil. Ama Serdar gecenin sonuna kadar ordaydı ve çok keyifsizdi. Sanıyorum olay bi ara çıktı geldi o arada olmuş. Gitmiş sonra karakola ifade vermiş falan...
İkincisi (demin birincisi demiştim hatırlarsınız :)) ise bu yarışma umuyorum ve diliyorum ki Doğuş Grubu'nun elinde doğru bir noktaya doğru gidecek. Bu bir geçiş dönemi. İlerde çok daha iyi olacaktır diye düşünüyorum.

Kısa kısa:
* Jürinin en ağır abileri kesinlikle Mehmet Barlas ve Fehmi Koru'ydu :) Sanıyorum Cem Aydın ve Ferit Şahenk'in ricasını kıramamış oturmuşlar jüri koltuğuna, helal olsun.
* Behzat Uygur çok başarılı bir canlı yayın sunucusu. Gece boyunca soğukkanlılığını korudu. Çok profesyoneldi. Gerek Asuman Krause'nin gerekse akış hatalarını ustalıkla bertaraf etti.
* Müyap, gerçek satış rakamlarına göre değil alınan bandrol sayısına göre ödül vermeye devam ederse ben de uyduruk bir albüm yapıp 100 bin bandrol alarak sonra o cdleri yakmak suretiyle ödül almayı planlıyorum.
* Alişan ilk ödülün ona verilmesine çok bozuldu, erken dedi; ne demek istediğini anlamadım.
* Müslüm Baba her zamanki gibi bir numaraydı. Çıktı söyledi şarkılarını. Son bölümde insanlar salonu terk ederken bile efendiliğinden bir şey kaybetmeden söyledi. Sıradaki şarkı yanlış hatırlamıyorsam bir Sezen Aksu şarkısı diyerek beni bitirdi :)
Ve tabii yine beyaz pantolon beyaz ayakkabı :)
* Jüri tam liste: Ahmet San, Güneri Civaoğlu, Mehmet Barlas, Ahmet Selçuk İlhan, Fehmi Koru, Ahmet Hakan, Ali Eyüboğlu, Ali İşitmez, Ali Kocatepe, Ali Rıza Binboğa, Ali Tekintüre, Aşkın Tuna, Atilla Özdemiroğlu, Ayhan Güngör, Ayşe Ersayın, Bedirhan Gökçe, Burak Yeter, Cem Ceminay, Cengiz Semercioğlu, Deniz Akel, Ebru Köktürk, Ömer Faruk Sorak, Selim Çaldıran, Suat Ateşdağlı, Suat Aydoğan, Gönül Şen , Taşkın Sabah, Görgün Taner, Hüseyin Karadayı, Garo Mafyan, Füsun Alkan, Feyyaz Kuruş, Mehmet Teoman, Koray Kasap, Mesut Yar, Michael Kuyumcu, Murat Meriç, Nihat Odabaşı, Zeynep Talu, Yüksel Aytuğ, İzzet Çapa, Lütfü Bayülgen, Umur Turagay, İskender Paydaş, Tolga Akyıldız, Orhan Kahyaoğlu, Nihat Sırdar, Naim Dilmener, Mustafa Oğuz...
* Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses gibi ağır toplar geceye katılmadı. Herkes sevgilerini gönderdi. :))
* Deniz Akel sahneye çıkan Feridun Düzağaç'ı klibin Fransız yönetmeni sandı. Ben, o Feridun diyince Ayşe Ersayın'la birlikte çok güldüler, çok değişmiş dediler :)
* Ali Eyüboğlu her zaman olduğu gibi paso elindeki kağıda notlar aldı. Millet laf eder ama dürüst bi abimizdir. İşine de çok saygılıdır.
* Müyap'da en çok satan (en çok bandrol alan) sanatçı ödülü Ferhat Göçer'e gitti. Ama enteresandır aynı Ferhat Kral'dan sms ve jüri oylarıyla tek bir ödül alamadı.
* Jüride olan ve Naim Abi, Murat Meriç kadar sevdiğim bir diğer insan Ebru Köktürk (Çubuklu Hayal'ın işletmecisi); kendisini gördüğüme çok memnun oldum.
* NTV Programlar Müdürü Ömer Özgüner büyük bir tevazu ile gece boyu arı gibi çalıştı, herkesi hoş tuttu.
* İbo'yu Sezen'i anlarım da; yılın halk müziği sanatçısı ödülünü alan Şevval Sam'ın geceye katılmaması bana çok tuhaf geldi. Ki yani diğer adaylar düşünülünce büyük lütuftur kendisine...
* Eskiden bir altın gümüş bronz vardı. Müyap size sesleniyorum bu diamond, platin, altın ne oluyor? :) Kim kimden değerlidir? Eskinin birincisi altın üçüncülüge düştü. :))
* Bir Kral da böyle geçti...

YILIN KLİBİ
Feridun Düzağaç / Şarkı: Beni Bırakma/Yön: Geoffroy Barbet Massin


YILIN FANTEZİ ARABESK SANATÇISI
İsmail YK / Albüm: Bas Gaza


YILIN HALK MÜZİĞİ SANATÇISI
Şevval Sam / Şarkı: Karadeniz


YILIN GRUBU
Mor ve Ötesi / Albüm: Deli


YILIN YENİ YETENEĞİ
Murat Dalkılıç / Şarkı: Kasaba


YILIN DİZİ FİLM MÜZİĞİ
Pinhani / Şarkı: Kavak Yelleri


KRAL FM ÖDÜLÜ
Ayla Dikmen / Şarkı: Anlamazdın


YILIN POP SANATÇISI
Serdar Ortaç / Albüm: Şeytan


YILIN ŞARKISI
Rafet El Roman /Şarkı: Aşkı Virane / Söz ve Müzik: Yusuf Güney


KRAL ONUR ÖDÜLÜ
Orhan Gencebay

MÜYAP ENDÜSTRİ ÖDÜLLERİ

DIAMOND ÖDÜL: Tarkan, Ferhat Göçer, Serdar Ortaç.
PLATİN ÖDÜLLER: İbrahim Tatlıses, İsmail YK, Ebru Gündeş.
ALTIN ÖDÜLLER: Sezen Aksu, Demet Akalın, Kazım Koyuncu, Rafet El Roman, Behzat Gerçeker, Gülben Ergen, Alişan.
DIGITAL ÖDÜLLER: Aslı Güngör, İsmail YK, Mustafa Ceceli, Serdar Ortaç, Ferhat Göçer, Rafet El Roman, Gülben Ergen.
Yaşar Kekeva Onur Ödülü: Aydın Doğan

5 Mayıs 2009 Salı

BU AKŞAM KRAL TV

Kendimi bildim bileli Kral TV'nin ve Kral TV Video Müzik Ödüllerinin sektör üzerindeki manipülasyonundan, bu müdahalenin yıllardır sektöre verdiği zarardan söz ediyorum. Uzan döneminde "uzan geliyorum" hoyratlığında gelişen durum; kanalın TMSF'ye devredilmesi ve yöneticiliğini devletin yaptığı dönemde dahi aynı mantıkla iş yapması beni dehşete düşürdü. Bu durumla ilgili sayısız yazı yazdım. Ama sanki klip yayınlamak için para almak normal birşeymiş gibi; yarışma sonuçlarını dilediğince manipule etmek mubahmışçasına kimselerden ses çıkmadı.
Doğal olarak KRAL TV'nin kurulduğu günden beri beni ne konuk ne de jüri üyesi olarak çağırdılar. Ancak KRAL TV'nin tavrından zarar gören birçok sanatçı arkadaşım o zaman kanalın verdiği ödülleri kabul etmekte bir sakınca görmediler. Çıkıp da protesto etmeyi kimse göze alamadı. Yıllar sonra bir medya kavgası sırasında; o dönemde plak şirketi yöneten ve Hakan Uzan'la evli olan Yeşim Salkım nasıl istediğini birinci seçtirdiğini itiraf etti. Aslına bakarsanız ne dolaplar döndüğünü herkes biliyordu da parayı veren düdüğü çaldığı için, parası olmayanın da sesi çıkamadığı için bu devran böyle yürüdü.
Şimdi bu akşam Kral TV Video Müzik Ödülleri'nin jürisiyim. Kanal, artık Doğuş Grubu'nun bir parçası. Uzun yıllar sonra Kral Tv'den bana böyle bir teklif gelince önce şaşırdım. Hemen NTV Programlar Müdürü Ömer Özgüner'i aradım. Yıllardır arkasında durduğum şeyler var; aynı koşullar devam ediyorsa; şimdi sırf kanal Doğuş Grubu'na geçti diye katılmak doğru olmaz diye düşündüm.
Evet sonunda KRAL TV'de de işler değişiyor. Öncelikle gayet şaibesiz bir şekilde adayları da biz belirledik. Akabinde sms oyları değerlendirilecek. Ama biz jüri olarak gece de orada canlı olarak oylamaya katkıda bulunmaya devam edeceğiz. Kanal'ın yayın politikası ve duruşu da değişiyor; daha da değişecek. Ben de yıllardır ısrar ettiğim bu değişime destek olmak için bu gece orada olacağım.

2 Ocak 2008 Çarşamba

YILBAŞI GEYİKLERİ


Çocukluğumdan beri ilk defa yılbaşı gecesi evde oturdum. İti kopuğu, herkesin toplu halde dingildeme hali içinde olduğu böyle sözde mühim günlerde eğlenmeye çalışmak, bizim gibi dingildemek için sebep aramayan sokak serserileri için gerçekten beyhude bir çaba ancak. Madem bunu biliyordun da evinde oturmak için neden bu seneye kadar bekledin diye sorabilirsiniz, en doğal hakkınız. Fakat eski yıllarda, evde oturmak için de bir sebebim yoktu yılbaşı gecelerinde. Artık var...
2007'ye girerken de fena geçmemişti yılbaşı gecesi bak şimdi aklıma geldi. Geçen yıl bu zamanlar Cihangir Caddesi'nde oturuyordum. Riko'nun evinde (Evet Kanat'ın Riko) hemen hemen davetlisi olan herkesi sevdiğim bir parti vardı. Hülya gelmişti Makedonya'dan, ilerleyen saatlerde o da partiye katıldı. Kutlu ve Özden Özmakinacı çifti vardı, Soner Günday, Suat Özkan; bir sürü sevdiğim adam... Sonra Hülya ile Baykuş'a gitmiştik son birkaç kadeh için. Güzeldi... Bak hakikaten güzel geçti 2007 sonra. Hayatımda bir sürü değişiklik oldu. Büyük değişiklikler, büyük kararlar... Şimdi geriye dönüp baktığımda 2007'yi çok iyi hatırlıyorum. Sanki bundan sonra gelecek güzel yılların bir habercisi oldu 2007.
İşte bu halet-i ruhiye içinde evde oturmaya karar verdik Erinç'imle. Anne ziyaretlerinden sonra yemek saati benim evde buluştuk. Bol mezeli güzel bir sofra kurduk. Kanallar arası geyik denizlerinde kaybolduk. İlerleyen saatlerde Murat (Tümer)'la İpek (Böceği) geldiler fakirhanemize. İpek yanında Cardinal Melon getirdi, yarısını indirdi muhabbet esnasında. Biz Erinç'le Efe Yaş Üzüm'le coştuk. Murat, İpek'in kadehinden ince inci indirdi kardinali. Bir ara hepimiz Victoria's Secret defilesine kitlendik. Ama ne kitlendik. Kadın diil ki onlar, başka bişiy...

Murat konuyla ilişkili olarak New York'dayken tanıştığı kimi ünlü ve güzel hatunlardan bahsetti.
Sonra politika konuştuk, Foma'nın albümünün pazarlama stratejisi üzerine konuştuk. Oralarda kızlar biraz sıkıldı :))
Murat'la İpek de, Tahtasaray'da aksam yemeği yemişler bize gelmeden önce. Batur, Tanju falan... Tahtasaray da bu arada benim sünnet olduğum yer. Levent'te eskiden Kemal Özkan Sünnet Sarayı'ydı orası. Hatta Kemal Baba da yılbaşı yemeği için ordaymış dün gece. Ulan bir dönem o kadar et kesilen yerde kebapçı açılır mı :) Hadi açtınız diyelim, Kemal Özkan nası et yiyo orda :)
Tuhaf bi şekilde bu sene hemen tüm arkadaşlarım evinde girdi yeni yıla. Bildiğim bir Barış (Yanargil) var sokaklarda olan. Onun da Ankara'dan bir kız arkadaşı geldi günübirlik; onunla aktılar ortamlara.
Sabaha karşı Kamil Koç'a bırakmış kızı :) Ama çok memnundu halinden.
Afşin Akın Bey, Kutlu Özmakinacı Bey ve grubu Yüksek Sadakat Çorlu'da konserdeydi bildiğim kadarıyla. Aylin Aslım bu yılbaşını çalışmadan, evinde sevgilisiyle geçirmeyi tercih etti. Reyhan evinde annesiyleydi; bir saatliğine Aylin'e uğramış. Kanat evdeydi. Okan'la Sinem evdeydi. Ayhan evdeydi Friends seyrediyordu son konuştuğumda. Zeynop, Tuba, Doğu, Çağlan, Serhat, Mazhar falan mangal partisi yapıp sonra feneri Tezgah'ta söndürmüşler. Baykuş camiası naaptı, kim çıktı kim çıkmadı bilmiyorum, ifadelerini alacağım gidince.
Selim Serezli, Hadi Elazzi ile birlikte konser ortamlarını gezmeyi planlıyordu en son, bilmiyorum çıktılar mı...
Bu arada evde olduğumuz için hemen hemen bütün kanalların yılbaşı özel programlarını izledim. Reyting hesabı baktığımızda Show TV'nin Ali Kırca'lı ana haberi üzeri Acun'un yarışması birinci olmuş. Acun'un yarışma hep birinci zaten. Bu sefer seyredip anlamaya çalıştım mevzuyu, püfü, noktayı. Tamamen milletimizin kumar eğiliminden kaynaklanıyor. Ortada soru yok, yarışma yok; tamamen kumar ve gaz. Seyrettiriyor mu, seyrettiriyor. Hani dedim Acun, konseptler üstü bir değer katıyor mu formata? Baktım o da yok. Acun çünkü komik ve akıllı bir adamdır. Ama diyorum ya; yarışmacı tipler düzgün, format heyecan verici; mevzu kumar adrenalini bağımlılığı...
CNN'de Beyazıt'ın programı pek ilgimi çekmedi açıkçası. Yılbaşı gecesi Beyazıt, CNN gibi bir kanalı seyredilir kılmak istiyorsa farklı birşey yapmalıydı, olmamış. Ben olsam Kanal D'nin yılbaşı programına Beyazıt'ı bir şekilde eklemlerdim. 2007'yi çok yüksek performansla geçirdi Beyaz Şov. Beyazıt hem şovmen olarak hem de kendini idrak etme anlamında büyük yol katetti. Seyfi Dursunoğlu ve Beyazıt'ın içinde olduğu değişik bir format Kanal D'yi birinci yapabilirdi.
Kanal D'nin eğlencesi Seyfi Dursunoğlu kaptanlığındaydı. Bir gerçek var ki onun olduğu yerde bir sihir oluyor. Bundan yıllar önce bir devlet memuru iken içinden gelen sesi dinleyerek başardığı işe bakıyorsun; gördüğü saygıya, sevgiye ve en önemlisi bunları hak ettiğine şahit oluyorsun. Yetmişlerini süren cinsiyetler üstü bu insan; hazımlı olmanın, efendi olmanın, saygın olmanın ne olduğunu göstermiştir umarım tüm şov dünyasına. Dilerim ömrü uzun olur. Kadın kıyafetleri içinde castırı castırı dans eden, klasik türk musikisi eserleri, kantolar okuyan; belden aşağı vururken bile ders verir nitelikte ve zeka dolu olan, dövse bile acıtmayan Seyfi Dursunoğlu'na takstar galaktika'dan sonsuz saygılar.
Seyfi Dursunoğlu'nun ve Okan Bayülgen'in ağırlığını koyduğu programda Özcan Deniz, Pınar Altuğ, Ata Demirer, Kibariye, Nihat Doğan gibi isimler vardı. İkinci olabildiler. Yine de yılbaşı eğlencesi formatı açısından baktığımızda en başarılı programdı Kanal D'ninkisi. Onun arkasından da Sibel Can ve Ebru Gündeş'li Star gelir. Fox da gücü yettiğince birşeyler yaptı, alaturkaya ağırlık verdi ama açıkçası beni tatmin etmedi. İlerleyen saatlerde de Osman Tan Erkır'ın bizzat arkasında durduğu proje Mahşer-i Cümbüş'e bağladılar (Osman Tan, Ebru Gündeş'in son sevgilisi olmasının yanı sıra, Fox TV'nin de başında biliyorsunuz). Bana soracak olursanız Fox formatı düşünüldüğünde, çok marjinal bir iş. Ben beğeniyorum beğenmesine de, en azından yılbaşı yayını akışı içinde yerleri yoktu diye düşünüyorum. Bilmiyorum reytingi noolmuştur.
Beni gene en çok şaşırtan TRT oldu. Tarkan'a sadece TRT ekranlarında olsun diye tonla para dökmüşler ama Tarkan play back söylüyordu yayında, gözlerime inanamadım. İlerleyen saatlerde Tolga Çevik'li Salih Kanyon'lu (aslen TV8 menşeili Komedi Dükkanı adlı program) doğaçlamalar da kurtaramadı TRT'yi. Çünkü o formatın mutlaka seyircili çekilmesi gerekir. Oyuncular gereken elektriği alamadılar seyirciyle iletişim kuramadıkları için. Bu da performanslarına yansıdı. Milli Piyango takibi nedeniyle TRT'de olanlar belki kurtarmıştır TRT'yi. Bu arada biletlerden biri Mecidiyeköy biri Üsküdar'a denk gelmiş. Şerefsizim Mecidiyeköy'den çekiyordum az daha bir çeyrek. Tüh...
ATV, AB grubunda birinci olmasına rağmen, bence sınıfta kaldı bu yılbaşı. Artık klasikleşmiş, şarkılı türkülü Avrupa Yakası Özel bir yere kadar götürdü işi, evet. Ancak sonrasında Kenan Doğulu üzerine kurulu olan ve Hepsi ile Burak Kut'un katıldığı konser; ATV gibi büyük bir kanalın yılbaşı programı'nı kurtarmaya yetmez. Kenan, evet 2007'ye damgasını vurmuştur. Çok eğlenceli ve başarılı bir adamdır. ATV yayını; canlıdır, güzeldir; ona da tamam. Ama böyle yılbaşı programı olmaz. TRT Tarkan'ı çıkardı biz de Kenan'ı koyalım karşısına tavrından da öte sanıyorum Ali Kırca ve ekibinin ayrılması, kanalın satılması gibi unsurlar ATV'nin adına ve etkisine yaraşır bir program hazırlamasını engelledi. O bir yılbaşı programı değildi; neresinden bakarsanız bakın bu böyle.
Beni kısmen hayal kırıklığına uğratan bir diğer kanalsa NTV oldu. Demet Akbağ'lı, Okan Bayülgen'li, Müjde Ar'lı program NTV her ne kadar kategoriler dışı başarılı işlere imza atıp AGB ölçümlerini iplemiyor ve buna rağmen başarılı oluyor olsa da yılbaşı için yeterli değildi. Uzun bir aradan sonra ekranlara dönen Okan; yeni nesil saçları ve bildiğiniz yüksek gerilim hatlarıyla ordaydı. Ben Müjde Ar'ın enerjisini; Okan'ın, programı ("televizyoncu olan benim ulan" tavrıyla) domine etmesinden ötürü yeterince göremedim. Pınar Kür, Çiğdem Anad, Aysun Kayacı'lı formatın ne kadar başarılı olduğu ve Müjde Ar'ın oradaki performansı düşünüldüğünde yazık oldu bile denilebilir yılbaşı programına. Ayrıca program, teknik hatalarla doluydu. Format; herhangi bir yayın döneminde ilgi görebilir (bir konu hakkında Müjde Ar ve Okan Bayülgen iki ayrı kutupu savunuyor ve kimin haklı olduğu soruluyor izleyiciye). Ama yılbaşında ne alaka yahu? Homo Erectus kimdir, CEO neyin açılımıdır gibi konular... Okan Bayülgen format bankası mı oldu, kanalları hipnotize mi ediyor bilmiyorum artık... Hele hele kazananlara verilecek ödülle ilgili; "aldığınız ödülü bilmem hangi kuruma bağışlıyor musunuz yoksa kendinize mi alacaksınız" diye sorulması çok acaipti. Bu ne baskı yahu? Her şeyin bir adabı, raconu var...
CNBC'nin Victoria's Secret defilesi klasiğine Fashion One, firmanın eski şovlarını da yayınlayarak misilleme yaptı. Bizim de gözümüz gönlümüz açıldı.
Daha ilerleyen saatlerde sinema kuşağına giren kanalların tercihi bazen ismiyle bazen de cismiyle erotik olan filmlerdi. Erinç'le kanalların bu tercihinin bilinçaltını yorumlamaya çalıştık. Göbeğini kaşıyan adam eğer meydanlara çıkıp turist taciz etmiyorsa olay şöyle gelişecekti... Adam yiyecek içecek, karısı hizmet edecek. Adam içecek, dansözleri seyredecek. Coşup Viktorya'nın sırrını çözecek. Kafası iyice güzel olacak. Üzerine bir de Demi Moore'den Striptease... Vay o karısının haline o gece artık :). Sanki program akışlarını yaparken bunu hesap ediyorlar :)))
Bir yılbaşı gecesi de böyle geçti işte... 2008 geldi; ama harbiden hoşgeldi!