kutlu ozmakinaci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kutlu ozmakinaci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2011 Çarşamba

Cahile laf anlatılmaz

Biz Kutlu’yla çok eski arkadaşız… Kutlu Özmakinacı. Benden yaşça büyüktür. Tanıdığımda ben 19 yaşımdaydım, Kutlu da 25-26…
O zamanlar Interpress vardı. O bünyede, GO Dergisi’ni çıkartmak için gitmiştik. Şahane bir kadroyduk. Kanat vardı (Atkaya), Çağlan vardı (Tekil), Elif vardı (Key), Demiray vardı (Oral), Enis vardı (Tayman), Esra vardı (Okutan), Cem vardı (Aydın), Yeto vardı (Yetvard Danzigyan)… Çok zor bulunur bir kadroydu…
O dönemde Kutlu Özmakinacı zargana gibi bir adamdı. Uzun boyluydu, pek zayıftı.
Haftalık haber dergisi Panorama’da müzik yazıyordu. O dergiden, gerçekten arkadaş olduğum tek adam Kutlu oldu. Genç kafamla anladım ki, bu adamın kendine has bir dünyası var. Müzik adamı… Duygu adamı…
Aradan yıllar geçti. Kutlu, yine müziğe odaklanmış. Blue Jean Dergisi’nin yazı işleri müdürü…
Bir şekilde beni Blue Jean’in başına getirdiler. Ben eski terbiyeden geldiğim için önce bir tedirgin oldum. Kutlu, iyi müzik bilir, büyüğümdür; acaba ben başına geldiğim için rahatsız olur mu diye hayıflandım.
Bir insan bu kadar nezaketli olur mu… Az bulunur bir tavırdır, en azından çevrenize, kendi hayatınıza bakın... Herkeste bir hırs bir öne geçme sevdası. O Kutlu’da yoktur. Egosu vardır, kendini sever. Ama kimsenin önüne geçmek istemez. Çünkü kimseyi görmez gözü. Sanatçıdır…
Çok sevdiğim bir arkadaşım, yıllarla türlü imbikten geçmiş bir yakınlık.
Hep hayranlık duydum ben Kutlu’ya… Çünkü; canının istemediklerini yanına yaklaştırmaz. Sevdikleriyle de çok yüz göz olmaz. Çocuğuma tavsiye ederim yani, “bak doğrusu bu;  böyle davran” diye…
Ben onu beceremedim… Herkese çok yakın oldum, çok da darbe yedim.
Blue Jean’de 2 yönetici olarak 10 yıl birlikte çalıştık, bir gün kavga etmeden. Birbirimizi tamamladık. Çok kızdık birbirimize bazen ama tek bir kötü söz etmedik, bir şekilde çözdük.
Kutlu, kendi içindeki müzikle farklı bir bağ kurmuştu. Şarkılar yazıyordu. Bir yandan da yaşı geçiyordu. İşte demin hayranlık duyuyorum diye söylediğim husus bu…
Ben Kutlu’nun, “ulan yaşımız kemale erdi, artık bıraksak ya bu şarkı yazarlığı hevesini, bu yaştan sonra ne olacak” dediğini hiç görmedim. Bırakın bunu dillendirmeyi, yeni gelin heyecanıyla şarkılar yaptı; ev buluşmalarında bize dinletti; konuştuk, eğlendik, hüzünlendik o şarkılarla…
Açıkça itiraf edeyim. Ben o şarkıların insanlara ulaşacağına hiç ihtimal vermemiştim.
Kim bu saatten sonra prim verecek Kutlu’nun şarkılarına? Albümü çıksa işte birkaç kişi takdir eder, iyi ihtimalle yıllar sonra anlaşılır; belki kızı gurur duyar; ama o kadar…
Kutlu bu hayata inancımı tazeledi. O yaştan sonra kitlelerin söylediği şarkıların yazarı, kitlelerin sevdiği grubun beyni olmayı becerdi. Sadece kendine olan inancından… Sadece kendi bildiği yolda yürümeyi becerdiği için. Ne çok ders var…
Yok, ben Kutlu üzerinden hayat dersi vermeye çalışmıyorum.
Kutlu’nun tırnaklarıyla kurduğu grup Yüksek Sadakat bu yıl Eurovision’da temsil edecek ülkemizi…
Bugün Best FM bilmemnesinden bir telefon aldım. “Yüksek Sadakat”in Eurovision şarkısı çalıntıymış görüşünüzü alabilir miyiz” dedi telefondaki tip.
Çok acayip bir şey bu… Yollayın hangi şarkıymış bu dedim. Yolladılar. The Kinks’in “All Day and All of The Night” adlı şarkısı. Dinlemiştim yıllar önce.
“Live It Up” dünyanın en şahane şarkısı değildir belki. Ama müzikten hiç anlamayan birinin 70’lerde, 80’lerde hatta 90’larda 2000’lerde sıkça kullanılan bir glam rock gitar riff’inin benzerliğinden yola çıkarak “bu şarkı çalıntı” demesi benim kanıma dokunuyor.
İki sebeple… Birincisi; Türkiye’nin en köklü Türkçe pop radyolarından birinde bu iddiayı ortaya atacak kadar müzik cahili bir DJ çalışıyor olmasından.  Adı Rıza Esendemir mi neymiş…
İkincisi… Best FM… Bir radyo istasyonu… Bir basın bülteni yolladılar bugün: Eurovision şarkımızın çalıntı olduğunu ima eden bir başlık yazmışlar.
Cehaletlerine mi yanarsın, müzik bilmeyen çoluk çocuğun orada saf tutmuşluğuna mı kızarsın, Türkiye’de radyoculuğun ne hale geldiğine mi üzülürsün…
Olmuyor değil mi Best FM, ona buna çamur atmadan kimse sizi dinlemiyor artık.
Bu nasıl bir vazifedir yahu? Bir radyo istasyonu, basın bülteni yolluyor. Nasıl bir amaç bu? Ben olsam Yüksek Sadakat’in yerinde hemen dava açarım size. “Hırsız” diyorsunuz çünkü. Hangi müzik bilgisine, hangi cürete istinaden? Bu cesareti ancak cehaletten alabilir insan, hakaret kabul etmeyin lütfen…
Ne farkı var “tarihi eser çaldı müzeden yurtdışına kaçırdı” demekten?
Onlarca şarkıda tekrarlanan bir gitar riff’inden yola çıkıp çamur atan lolipopları (şeker çocuk manasında) çalıştıran radyoların ülkesi; müzik cahillerinin kral olduğu, kendi çıkarı doğrultusunda polemik yaratan, ünlü olmak isteyen DJ çocukların ülkesi değil burası. Sanmıyorum… Değildir. Olmasın… Yemeyin bunları. O günler geçti.
Yüksek Sadakat… Beğeneni vardır, gıcık olanı vardır. Ama Türkiyeli rock’la ilgili içgüdüsel bir şey söylemişlerdir.
Şimdi, müzik bilmeyene anlatmak çok zor. Duman arabesk mi yapıyor, Seksendört ne yapıyor, Ayna’nın farkı nedir; kim Avrupalıdır, kim Anadolu bilir, kim rakınroldur; Erkin Baba bunun neresinde durur falan…  Bir şarkı ne zaman alıntı olur, ne zaman çalıntı olur… 
Cahile laf anlatmak zor. Kötü niyetli olana daha da zor…
Hele böyle yeni yetme, ün peşinde koşan DJ çocuklara bu yaştan sonra ders verecek enerjim de yok, vaktim de… Yapmayacağım.
Ama şunu söyleyeyim. O sizin çalıntı dediğiniz şarkının yazarı benim arkadaşımdır. İyi müzisyen olmasının, iyi bestekâr olmasının da tıpkı iyi bir insan olması ile ilgili olduğu kadar bir ilgisi vardır, bu kadar iyi arkadaşım olmasıyla… O nedenle bir babayiğit de çıkıp, arkadaşını savunuyor derse alnını karışlarım.
Çok arzu ederim Türkiye’nin en önemli Türkçe müzik radyolarında müzik bilen, aklı başında insanlar çalışsın, onlar da arkadaşım olsun… Beraber zamanlar geçirelim; müzik konuşalım, adam olmaktan konuşalım…
Bu bir vicdansızlık meselesi değil… Bu bir ahlaksızlık meselesi de değil… Bu düpedüz cehalet meselesi…
Beni aramayın arkadaşlar, kibarlık yapamayacağım artık. Görüş falan da vermeyeceğim. Varsayın ki en büyük müzik cahili benim ve bu sizin dünyanız…




25 Mayıs 2009 Pazartesi

Batı Yakası'nın Hikayesi


PMD Yapım'ın ilk prodüksiyonu olan Batı Yakası'nın albümünü dinlemem için beni davet ettiğinde kadim dostum albümün prodüktörü Selim Serezli'nin gözlerindeki heyecan ifadesini görüp sevindim. Şirket kurulalı epeyce bir zaman geçmişti. PMD'nin kuruluş amacının sanatçısına 360 derece hizmet vermek olduğunu en başından beri biliyorum. Aslında şirketin ortaklarından biri olan TMC'nin müzik tarafı bu tarz bir uygulamayı uzun bir süredir yapıyordu. Sanıyorum fikir de buradan doğdu. Bir süre prodüksiyon işine girmediler. Konser ve organizasyon taraflarına ağırlık verdiler. Tabii bunda sektörün içine düştüğü açmaz da büyük rol oynadı. İlk prodüksiyonlarını o kargaşa içinde heba etmek istemediler haklı olarak.
Derken PMD Yapım, Rock'n Dark Express'in 2008 birincisine albüm çıkartacağını duyurarak ilk prodüksiyonunun müjdesini verdi. Yarışmanın birincisi Batı Yakası iyi olmasına iyi gruptu ama biz daha önceki yarışmaların birincilerinin prodüktörlerin elinde -sırf albüm yapma sözünü verdiler diye- yaptıkları uyduruk prodüksiyonlar nedeniyle nasıl çarçur edildiğini gördük defalarca. Çok şükür bu kez öyle olmadı.
PMD Yapım bir ilke imza atarak (Batı Yakası'nın ne kadar şanslı bir grup olduğunu da belirtmek isterim) gruba ciddi bir prodüksiyon yatırımı yaptı. Çok iyi müzikal prodüktör ve aranjörlerin elinde o şarkılar yeniden hayat buldu. Albüm satsın diye işin içine cover (icra) parçalar sokulmadı.
Albümün kapağını Türk rock ve metal aleminin efsane çizeri Apdülkadir Elçioğlu (Aptülika) çizdi. Kapakta "hall of fame" (ünlülerin bir arada bulunduğu bir salon) var. Ve kapıdan Batı Yakası elemanları giriyor. Ön kapakta büyük çizimin bir kesiti yer alıyor. İç kapakta ise çizimin tamamı var. Sağolsun Aptülika müzik yazarı olarak beni de çizmiş. Hem de en önde kocaman... Şafak'la (Ongan) beraberiz. Aslında kocaman olan ben değilim galiba yanaklarım :) Aptülika ellerine sağlık. Beni ve yanaklarımı gülerken bu kadar güzel çizen biri olmamıştı. Haa bir de hakkını yemeyeyim ve saygıyla anayım; Hey Dergisi'nde stajyer muhabir olarak çalıştığım yıllarda bizim yine Aptül gibi efsane olarak gördüğümüz Tuncay Batıbeki tarafından çizilmiş bir karikatürüm var. Yıllardan '87... Bilmeyenler için dipnot; Tuncay Batıbeki Köprüaltı'nda teybe bir Led Zeppelin kaseti koyarak Kemancı efsanesini başlatan kişidir aynı zamanda... Kimbilir nerelerde...
Selim Serezli ile albümü dinledik. Ben albümü ve sound'unu çok beğendim. Arkasındaki emeği ve gösterilen tavrı çok takdir ettim. Bunun üzerine Selim bana şöyle bir şey teklif etti; "tıpkı kitaplar için geçerli olduğu gibi albümün arkasını çevirince bir müzik mağazasında, tüketici bu albüm ne menem birşeymiş fikir sahibi olsun istiyorum dedi." Ve tabii ekledi, "bir paragraf birşey yazar mısın..."
Sanıyorum bu benim için de bir ilk olacaktı. Zamanında yine Selim'in çabalarıyla (o zaman SONY BMG'de çalışıyordu) MaNgA'nın ilk albümü için benzer birşeyler yapmıştık. Ben, Kutlu (Özmakinacı) ve Şafak (Ongan) birer cümlelik görüş beyan etmiştik albüm için ve o görüşlerimiz müzikmarketlerdeki posterlerde, foto bloklarda yer almıştı.
Yani albümle ilgili yazı yazmadan verilen görüş olması itibariyle ikinci ama albüm arkasına yazmak anlamında bir ilk... Ve sanıyorum albümün arkasına yazdıklarım bütün görüşümü özetliyor:

"Grubun adının Batı Yakası olması sizi yanıltmasın. Hem yüzünü batıya dönüp; hem de nağmeli gırtlak, dokuz sekiz ritme boyun eğmeden Türkiyeli bir rock sound'u çıkarmak kolay iş değil. Kendi şarkıları ile Türkiye'nin dört bir yanındaki onlarca akranı arasından sıyrılıp birinci olan Batı Yakası; yarışmadan gelme gruplar arasında da birçok özelliği ile farklılık gösteriyor. Örneğin; birincilik ödülü olarak, adet yerini bulsun diye yapılmış ilk albümlerden biri değil bu albüm. Arka planında uzun bir zaman yayılmış ve son derece profesyonel bir hazırlık süreci var. Bu da; elinde şarkıları ve umutları ile gelen genç bir gruptan yapımcıların doğru yaklaşımla ne renkler çıkartabileceğine dair bir ders niteliğinde.
Albümün tanıtımını kolaylaştırmak için sıkça başvurulan yöntemler vardır ünlü biriyle featuring yaptırmak ya da bilinen bir şarkının cover’ını söyletmek gibi. Bu yöntemlere de karşı olmamakla birlikte yeni ve genç bir rock grubunun kendi şarkılarını ön plana çıkartmak için gösterilen bu çabayı da takdir etmek gerek. Evet, albümde tamamı grubun imzasını taşıyan 10 tane şarkı var. Cover yok, featuring yok…
Dediğim gibi usta müzik profesyonellerinin elinde genç bir rock grubunun müzikal macerasının hangi noktalara gelebileceğini merak ediyorsanız Batı Yakası’nı dinleyin. Albümün müzikal prodüktörü Cem Özkan başta olmak üzere; Gece Yolcuları’ndan Uğur Arslantürkoğlu, DörtXDört’ten Göktuğ Şenkal ve Cellisima’dan Gülyar Balcı’nın da emeğine sağlık. Emsal teşkil etmesi bakımından benim için büyük önem taşıyor bu proje. "


Bunu biraz kısalttık Selim'le birlikte. Ama ben tamamını sizle paylaşmak istedim.

11 Nisan 2008 Cuma

Hem Katil Hem Maktul



Yüksek Sadakat; yetişkin rock!

“Yaşadığımız hayatlarla yaşamak istediklerimiz arasındaki mesafe en büyük travmamız. Bizi biz yapansa seçimlerimiz. O seçimler vesilesiyle kendimizin katili ve maktulu olabiliyoruz aynı anda” diyor Yüksek Sadakat. Büyük başarı yakalayan ilk albümlerinin ardından ikinci albümleri “Katil ve Maktul”de; değişen kadrosu ve oturmuş sound’u ile daha farklı bir grup var karşımızda.

İlk albümle önemli bir çıkış yaptınız. Derken çok kısa bir süre içinde önce davulcunuz sonra da solistinizle yollarınızı ayırdınız. “Katil ve Maktul” albümünde yeni bir Yüksek Sadakat ve daha batılı bir sound var. Kenan ve Alpay’ın katılımıyla Yüksek Sadakat evrimini tamamladı mı?

Kenan Vural: Benim için adapte olmak çok kolay oldu. Zaten bu teklifin bana gelmesi de benim bu işi yapabileceğime olan inançlarını gösteriyordu.

Grubun eski şarkıları ile aramda bağ kurabilmekle ilgili kaygılarım vardı. Teknik olarak doğru söyleyebilirsin ama önemli olan hissederek söylemek.

Ben şuna inanıyorum ki birlikte iyi bir şey yapıyorsanız bu karşı tarafa mutlaka geçiyor.

Zaten birlikte ilk konserimizde yanlış düşünmediğimizi anlamış olduk. Seyirci grubu o kadar çok seviyor ki, orada sizin en önde duruyor olmanız bir şeyi değiştirmiyor.

Ben önde olduğum için kendimi herkesten daha önemliymişim gibi hissetmiyorum. Hepimiz Yüksek Sadakat’in parçasıyız. Önemli olan grup…

Alpay Şalt: Yüksek Sadakat, kişiler değil şarkılar üzerine bir grup. Önceleri bir davulcu olarak “kendimden ne kadar katmalıyım” diye düşünüyordum. Bunun dengesini kurmaya çalıştım. Daha sonra grup kendimi özgür bırakmamı istedi ve bunun grubu daha da ateşlediğini gördük. Ben Yüksek Sadakat’te grup ruhunu hissediyorum. Sanki bu kadroyla uzun yıllardır çalıyormuşuz gibi bir his…

Eski solist Cemil Demirbakan’ın ilk albüm bu kadar başarılı olmuşken gruptan ayrılmasının temel nedeni neydi?

Cemil kendi solo albümünü yapmak istiyordu. Ve bunu Yüksek Sadakat albümüyle birlikte yürütmek istiyordu. Hiçbir şeyin Yüksek Sadakat’in önüne geçmesine izin veremezdik.

Böyle bir şeyin mümkün olamayacağına karar verdik ve yolumuzu ayırdık kendisiyle.

“Katil ve Maktul” albümünde ilk albüme kıyasla daha oturmuş bir sound var. İlk albümdeki müzikal arayışınız bu albümle noktalandı denilebilir mi? Yani “işte, ulaşmak istediğimiz Yüksek Sadakat sound’u buydu” diyor musunuz?

Bizce hala akış var. Üçüncü albüm bundan da farklı olacak gibi geliyor bize. Ama onun sebebi bu albümdeki değişimin sebebinden farklı olacak. O ise, bizim kendi iç dinamiklerimizle ilgili bir sonuç olarak ortaya çıkacak. Bunu hissediyoruz. Bu gelişim, grup olmakla ilgili bir süreç.

İki albümü kıyaslayacak olursanız…

Bu albümde; bir önceki albümden yola çıkarak eksik olduğunu düşündüğümüz noktaları göz önünde bulundurduk üretim sürecinde.

Birinci albümde bize göre birbirlerinden bir miktar farklı duran şarkılar vardı. Yüksek Sadakat sound’unu belirginleştirelim istedik. “Katil ve Maktul”; birinci albümden çok üçüncü albüme benziyor. Ama siz daha onu bilmiyorsunuz.

Bu durumda Yüksek Sadakat, müzikal arayışına devam edecek ve bu arayışın hep olması gerektiğine inanıyor diyebilir miyiz?

Hayatımızın sonuna kadar hepimiz, sanatçı kimliklerimizle farklı bir şeyler arıyoruz. Her gün bir önceki günden farklı kişiler olarak uyanıyoruz. Çok sevdiğimiz ve vazgeçemeyeceğimiz şeyler var elbet. Mesela niye hala rock müzikle uğraşıyoruz? Evet, rock yapmaya devam edeceğiz ama hiç kimse 5 yıl sonra müzikal olarak hangi noktada olacağımızı kestiremez.

Yüksek Sadakat’in bir diğer alamet-i farikası da sözleri. Sözlerde sufizme de göndermeler yapan; barışçı, özgürlükçü bir duruş var. Bu albümle birlikte bu duruşun altını çizmeyi düşünüyor mu grup; yani daha politik bir tavır sergilemeyi?

Bu albümde değişen şeylerden biri bu belki. İlk albüm, farklı atmosferleri olan şarkıların bir araya gelmesinden oluşan bir albümdü. O şarkılara baktığımızda da gördük ki aslında belirli bir mesele etrafında odaklanmaya çalışıyoruz; yaşadığımız hayat ile yaşamak istediğimiz hayatın arasındaki farkın, üzerimizde yarattığı travmalar…

Peki dini öğeler?

Dini motiflere gelince; din, insanlık tarihinin, kültürünün içerisinde çok önemli bir unsur ve dolayısıyla sanatta da öyle. Bizim gibi var oluşla ilgili felsefi mevzuları kendisine iş edinmiş bir grubun, dini bir motifi ya da dini bu var oluş içerisinde görmezden gelmesi düşünülemez zaten.

Asıl meselemiz, var oluş sürecimizde yaptığımız seçimler. Sonuçta yaptığımız seçimlerin hem katili hem de maktulü olabiliyoruz çünkü.

Hem hayalini kurduğumuz bir ben var hem de yaşadığımız bir ben. İnsanın hayattaki amacı bunların tekliği, yani bunları üst üste oturttuğunuz zaman mesele bitmiş demektir. Seçimleriz bizim bu tekliğe ulaşabilme amacımızı ya imkânsız kılıyorlar ya da gerçekleştiriyorlar.

İmkânsız kılıyorlarsa biz kendi kendimizin katiliyiz ve yaptığımız seçimlerle de yine kendimizin maktuluyuz.

Bu noktadan hareketle Türkiye’nin politik gündemini; örneğin türban meselesini ya da “biz ve onlar”a doğru giden gelişmeleri nasıl okuyorsunuz?

Rock yapıyor olmak bir öze işaret eder. Bizce o öz de ‘özgürlük’ vurgusudur.

Buradan yola çıkarak; mesela türban konusuna özgürlük yaklaşımından bakarsak eğer; 18 yaşını idrak etmiş bir gencin hizmet almaya girdiği bir kurumda nasıl giyineceğinin ona dikte edilmesi bizim hoşumuza gitmez. Fakat Türkiye’de hiçbir şey tek bir cümle ile anlatılacak kadar basit değil. Biz kuyuya atılan taşları çıkarmak için deliler gibi çabalamayı seven bir toplumuz. Bu bağlamda bizim türbanlı kızların üniversiteye alınmamalarından hoşlanmadığımızı söylememizin hemen ardından şunu söylememiz gerekir: bu mesele tamamen AKP’nin samimiyet meselesidir. Samimiyetlerini kanıtlamak gibi bir mecburiyetleri var bu noktada. Aynı kararlılığı ortaöğretimdeki din derslerinin seçmeli olması konusunda da göstermeleri gerekiyor mesela. Her türlü özgürlüğü; tutarlılıkla ve kararlıkla savunmaları icap ediyor. Çünkü özgürlükler arasında bir hiyerarşi olmamalıdır. Eğer Türkiye’nin özgürlük meselesini türban konusu ile sınırlarsak bunun adı liberallik değil, “liboş”luk olur.

İlk albümde Yüksek Sadakat’i anlatmak için “doğudan bakınca batılı, batıdan baknca doğulu” tabirini kullanmıştınız. Şimdi geldiğiniz noktada size nerden bakmalıyız ikinci albümü daha doğru anlamak için?

Biz dünyaya müzikal anlamda yeni bir şeyler söyleyebilecek milletin Türkler olduğunu düşünüyoruz. Bunu, o zaman Türk rock’ı noktasından bakarak bu şekilde ifade etmek bizim hayalini kurduğumuz bir misyondu. İlk albümde de “ne yaparsak batıya yakın dururuz, yoksa biz doğulu muyuz” falan diye düşünmemiştik. “Katil ve Maktul” kendini anlatabilen, bütünlüklü bir albüm oldu. Şarkılar ve etrafında geliştikleri tema kendini tarif ediyor dinleyince. Bu nedenle bir süre sonra çok doğru anlaşılıp sevileceğine inanıyoruz.

Albümün en iyi şarkılarından biri olduğunu düşündüğüm “Hiçbir Şey Yerini Tutamaz”da “Seni düşünmek namaz…” diyorsunuz… İşinizi de ibadet eder gibi yapabiliyor musunuz?

Sanırız öyle. Çünkü işimize de aşkla bağlıyız. Aşk, insanların Tanrı’yla yakınlaşma aracıdır; bir şarkıyı da, bir insanı da sevmek bunun mikro ölçekte deneyimlenmiş halidir. O yüzden insanın insana duyduğu aşkın bizi insanın Tanrı’ya duyduğu aşka götüren bir yol olduğunu düşünüyoruz. Aşk dünyayı döndüren en önemli güçtür hala. Ne para, ne pul, ne ideolojiler, ne başka bir şey dünyayı döndürür. Dünyayı aşk döndürür. Aslında bir şeyleri, birilerini severek; olduğumuz şeyle olmak istediğimiz şey arasındaki mesafeyi azaltarak cenneti buralarda da yakalama ihtimalimiz hala var galiba.