13 Temmuz 2013 Cumartesi
GEZİ PARKI TOP 20
2- Dead Kennedys - Police Truck
3- Tanju Okan-Parkta Yatıyorum
4- Angelic Upstarts - Police Oppression
5- Pink Floyd - In the Flesh
6- Manic Street Preachers - If You Tolerate This Your Children Will Be Next
7- Ece Dorsay - İstanbul Ayaklar Altında
8- Woody Guthrie - This Land Is Your Land
9- Sam Cooke - A Change Is Gonna Come
10- Ferhat Güzel-Polis misin Jandarma mı?
11- Gill Scott-Heron- The Revolution Will Not Be Televised
12- Led Zeppelin-Communication Breakdown
13- Blur-Parklife
14- Chris de Burgh-Lady In Red
15- Gülay-İstanbul Kanatlarımın Altında
16- Necati Coşkunses-Polis Abi (Ankara Havası)
17- Rush-Resist
18- Sezen Aksu-İstanbul Yokmuş Bundan Başka
19- Sepultura-Refuse, Resist
20- Beatles-Give Peace A Chance
7 Şubat 2009 Cumartesi
BARIŞ MANÇO VE JUSTIN TIMBERLAKE
Barış Manço’nun farklı bir kumaşı vardı orası kesin. Beyefendiliği, çocuklarla arasındaki o büyülü iletişim, müzisyenliği, televizyonculuğu sadece bizim değil yedi düvelin kalbini fethetmeye yetmişti. Yazdığı onlarca güzel şarkı içinde Türk rock’ının mihenk taşlarından, belki de ilk Türkçe progresif rock denemesi olan “Dönence”, sonra bugün bile hayretler içinde dinlediğim funk-rock sound’lu “Aheste”nin özel yeri var gönlümde.
İşte tüm bunları bir arada düşününce bir müzik televizyonunun bu duyarlılığı göstermiş olmasından mutluluk duydum. Hatta bu haftasonu da Cem Karaca’nın ölümünün 5. yılı vesilesiyle özel bir yayın var Dream TV’de. Bu sabah 11.00’de başladı. Kaçırdıysanız saat 18.00’de yakalayabilirsiniz; ya da yarın aynı saatlerde. Tıpkı Barış Manço’da olduğu gibi konser görüntüleri, videolar, özel röportajlarla dolu belgesel tadında bir özel haftasonu…
Geçen hafta Dream TV’de Barış Manço Haftasonu varken MTV’de de Justin Timberlake Haftasonu vardı. O da Justin’in doğumgünü vesilesiyle yayınlandı.
Baktığınızda sanki hedef kitle açısından MTV’nin yaptığı daha doğruymuş gibi görünüyor. Ama öte yandan Dream TV’nin başka türlü bir müzik televizyonculuğu yapmaya çalıştığı, başka bir mesaj verdiği de apaçık görülüyor. Dream TV müzik belgeselciliğine, şehirli rock ve pop’a yatkın; hatta popun merkezinden uzak durmaya çalışan bir yayıncılık sürdürüyor. MTV ise kanalın dünya kriterlerini esas alarak daha çok popüler olanla ilgileniyor doğal olarak. Buna diyecek bir sözümüz yok çünkü, VH1 diye bir kanalları daha var. Bizde Barış Manço’ya Cem Karaca’ya denk gelen tüm işleri orada kotarıyor MTV. Ama VH1 Türkiye yok ne yazık ki. Dolayısıyla MTV Türkiye’nin bir ayağı mecburen eksik kalıyor.
Aslına bakarsanız Sezen Aksu, Nilüfer, Mazhar Fuat Özkan falan da göstermemesi gerekiyor MTV Türkiye’nin, o kriterleri esas alıyorsa. Ama gösteriyor. Demek ki biraz çabayla o boşluğu tamamen doldurmak da mümkün.
20 Aralık 2008 Cumartesi
KADINLAR VARDIR
Bir kadına vuran erkeğe; bırakın onu, bir insana vurana insan denir mi çok düşündüm. Çünkü şöyle bir yanılsama var: kadın güçsüzdür o nedenle ona vurmak “güçlü” olan erkeğe yakışmaz…
Yoksa kadın da bilekliyse bir erkek olarak vurabilirsin gibi bir mesele varsa; ya da erkek erkeğe dövüşmeyi az da olsa meşru kılıyorsa “kadına karşı şiddete son” demek, insan tarafıma dokunur.
Aile İçi Şiddete Son Kampanyası bu anlamda söylenmesi gerekeni layıkıyla söylüyor.
Aile içi şiddet meselesine değinmek, temeldeki şiddet problemini çözmeye dönük çabanın güzel bir başlangıcı: bir sosyal sorumluluk projesi; benim de Hürriyet ailesinin bir ferdi olarak gururla arkasında durduğum bir vesile konuyu anlamak, anlatmak için.
Aylin Aslım’ın başından beri gerektiğince anlaşılamayan üslubunun; Güldünya’nın hazin hikayesini, “Güldünya Şarkıları” projesinin isim annesi haline getirmesine aracı olmasıyla ilgili de dikkatle düşünmek lazım. Çünkü bazı konular; hiçbirimizin duymak, görmek istemediği kadar tatsız. “Ah yazık” deyip geçtiğimiz onca iç ağrısı olayın vicdan azabını hep beraber çekmeyi becerebilsek hayatımızın daha anlamlı olacağı kesin bu ülkede.
Aylin Aslım bunu en başından beri kararlılıkla yapıyor. Olay, bir şarkı yazarak Güldünya’nın dramını gündeme getirmek değil sadece; Güldünya’yı gündemin kendisi yapacak tutarlılığı göstermek daha mühim.
Şarkı; sloganın, vecizenin taşıyıcısı değildir elbet ama bir kadın, bir Türk kadını, bir sanatçı; bu sancıdan rahatsız olmuyorsa orada da bir sorun var demektir. Bu anlamda Aylin Aslım’a fitile verdiği ateş için teşekkür ediyorum. Sezen Aksu’nun bir duayen olarak bu projede Aylin’in yaktığı ateşi harlıyor, yani “Güldünya”yı seslendiriyor olması da ödül işte tüm bu emeğe…
Güldünya Şarkıları Projesi’nin danışmanlarından, müzik yazarı ağabeyim
Aylin Aslım’ın Nilüfer’in “Karar Verdim”ini, Nilüfer’in; Ajda Pekkan’ın “Sanane Kimene”sini; Rojin’in Şebnem Ferah başyapıtı “Sil Baştan”ı, Şebnem Ferah’ın Sezen Aksu şarkısı “Masum Değiliz”i, Zuhal Olcay’ın Funda Arar’dan “Neyse”yi, Funda Arar’ın da Zuhal Olcay klasiği “Dünden Sonra Yarından Önce”yi söylediği bir kadın albümü…
Kadın vokal olarak büyük hayranlık duyduğum Şevval Sam ve yine özellikle altını çizerek söylüyorum bir kadın sanatçı olarak bayıldığım Nazan Öncel’in iki yeni şarkısı da var albümde. Aynur’un “Kumrucuk’u, Ajda Pekkan’ın “Kadın Dediğin”i, Ayten Alpman ustanın yıllar sonra yeniden söylediği “Ve Tanrı Kadını Yeniden Yarattı”sı ile tamamlanan özel bir proje “Güldünya Şarkıları”.
Galiba yapmamız gereken Güldünya’ya rahmet okumanın da ötesinde bir duruş belirlemek, tutarlı ve kararlı olmak; şiddetin her türüne karşı durmak.
Güldünya ve onun kaderini paylaşan diğerleri artık aramızda olmasa da dünya gülsün diye ve tabii bu albümü satın aldığınızda vereceğiniz her kuruşun bu amaca hizmet edeceğini de unutmadan…
13 Eylül 2008 Cumartesi
BALKANLARDAN GELEN HAVA DALGASI
Balkan müziğini çok uzakta aramaya lüzum yok aslında; Anadolu’ya bakın. Anadolu’nun içinizi lime lime doğrayan ağıtlarındaki, türkülerindeki hissiyatı Balkan müziğinde de bulursunuz hiç zorlanmadan.Benim Balkan müziğiyle kişisel serüvenim yirmili yaşlarımın başında Makedonya’ya gitmemle başlar. Köken olarak o topraklarla bildiğim bir bağım yok. Ama kan çekiyor gibi bir hisse kapılmıştım ilk gittiğimde. Daha sonra defalarca gittim. Diğer ülkeleri de kısmen görmeme karşın deneyimim ağırlıklı olarak Makedonya üzerine. Geleneksel müzisyenlerini, rock müzisyenlerini, caz müzisyenlerini tanıma fırsatım oldu. Bavul dolusu albüm getirdim oradan gelirken. Hala aklımın bir tarafı oradadır, fırsat buldukça gidiyorum, o müziklerin, o anıların peşinden…
Türkiye’de balkan müziklerinin popüler olmasına en büyük neden Goran Bregovic’in yaptığı çalışmalardır. Ağırlıklı olarak Emir Kustirica filmleri için yaptığı şarkılar Türk dinleyicisini hemen yakaladı. Bregovic Türkiye’yi ikinci vatanı yaptı, sayısız konser verdi. Goran Bregovic’in Türkiye konserlerinin neredeyse tamamını izledim. Diyebilirim ki daha önce izlediğim hiçbir konserde tüm izleyicilerin aynı anda göbek attığını görmemiştim.
Hatırlarsınız, daha sonra Sezen Aksu ve Goran Bregovic ortak bir çalışma yaptılar. Ben kendi adıma bu ikiliden daha yaratıcı bir iş bekliyordum, Aksu’nun Bregovic şarkılarına Türkçe sözler yazmaktan öte bir çaba göstermediğini görünce düş kırıklığına uğradım. Ancak öte yandan bu albüm, Balkan müziğinin daha geniş kitlelerle buluşmasını sağladı Türkiye’de.
Tabii Candan Erçetin’in o çok satan albümlerindeki Balkan uyarlamalarının katkısını da göz ardı edemeyiz.
Aslına bakarsanız hepsinden önce Oya Bora’nın “Sevmek Zamanı” adlı şarkısı var. Goran Bregovic’in “Çingeneler Zamanı” filminin soundtrack’i için yaptığı “Benzinadiko” adlı parçanın cover’ı olan ve güzel sözleri ile çıktığı yıllarda çok sevilen “Sevmek Zamanı”, benim hatırladığım kadarıyla Türk pop müziği albümleri için Türkçe’leştirilmiş ilk Balkan şarkısı.
Aradan geçen zaman içinde Balkan müziklerinin cazla, funk’la, blues’la, türkülerle etkileşim içinde olan ve daha çok dünya müziği kategorinde ürün veren örneklerini dinleme fırsatı bulduk. Bunların dışında Türkiye’de bir isim çok meşhur oldu; o da Shantel. Shantel, Hırvat asıllı Alman vatandaşı bir dj ve prodüktör aslında. Yaptığı albümler Türkiye’de o kadar tuttu ki son dönemde neredeyse memleketten gitmez oldu. Kimileri anlaşılmaz sebeplerle iptal olsa da, verdiği konserler hıncahınç doldu. Dj’liğine prodüktörlüğüne dil uzatmıyorum tamam ama konser performansı açısından çok başarılı olmadığını belirtmek isterim. “Borat” ve Fatih Akın’ın “Yaşamın Kıyısında” filmlerinin müziklerinde imzası var belki ama Türkiye’de gördüğü ilgiden kendisi de şaşkın durumda. Sahnede zıplayıp duruyor. Allah’tan Bucovina Club Orkestar var yanında, yoksa hali fena… Son dönemde “Disco Partizani” ve “ Disco Boy” ile iyice ünlenen Shantel’i izlemeye devam ediyoruz.
Bu yaz gerçekleşen Efes Pilsen One Love’ın da bir günü Balkan gypsy punk günü olarak gerçekleşti, belki biliyorsunuz. Türkiye’den ve dünyadan Balkan kökenli müzik yapan gruplar izledik. Seyircinin ilgisi çok iyiydi. İşte o gün seyrettiğim gruplardan biri olan Kolektifistanbul’un “Krivoto” adlı son albümüne dikkatinizi çekmek isterim. İlk albüm “Balkanatolia”yı da çok beğenmiştim ama “Krivoto”yu şiddetle tavsiye ediyorum. Grubun müzik yönetmeni Richard Laniepce önderliğinde Türk müzisyenlerden oluşan grup bu işin çok iyi bir örneğini veriyor. Kavalı, gaydası, zurnası, bağlaması, klarneti, saksofonu, tubası ve vurmalıları ile bugün 2010 Durakları konsepti çerçevesinde Kağıthane Sadabat Parki’nda izleyebilirsiniz. Gitmeden önce dinlemek isterim derseniz de www.myspace.com/kolektifistanbul ...
16 Şubat 2008 Cumartesi
teo'ya nazire...

Hürriyet/16.02
Birçok konu için geçerli olduğu üzere, Teoman’ın şarkı yazarlığı da en çok dil uzatılan konulardan biridir. Meyve veren ağaç taşlanır deyip işin içinden sıyrılmak da mümkün. Ancak bazı şarkılarda, nakarat melodileri için değil belki ama altyapılar açısından, esinlenmenin ötesinde kimi benzerlikler olduğuna tanık olduk. Öte yandan, samimiyetle söyleyebilirim ki, hiçbir zaman Teoman’ın dinleyicilerini bile isteye aptal yerine koyduğuna inanmadım. Çünkü kendisinin aptal bir adam olmadığını biliyorum. Hoş, akıllı da olsan; iyi niyetli de olsan yine söyleyen söyleyeceğini söylüyor ya neyse…
Geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Söz-Müzik Teoman” adlı saygı albümünü (Teoman mütevazılığından “sevgi” albümü denmesini tercih ediyor) gördüğümde Teoman’ın aslında ne kadar şanslı bir adam olduğunu düşündüm önce. Sezen Aksu, Candan Erçetin, Yaşar, İzel, Yavuz Bingöl, Mirkelam, Nil Karaibrahimgil, Harun Tekin, Emre Aydın, Yalın, Hayko Cepkin ve diğerleri… Hemen herkes bu albümde bir Teoman şarkısı söylemek için gönüllü olmuş. Bu Teoman’ın ne kadar iyi bir şarkı yazarı olduğunun, müzisyenlerin de Teoman şarkılarıyla özel bağlar kurduğunun en önemli göstergesi. Üstelik bu albüm serinin ilk ürünü; bir bu kadar daha şarkı ve sanatçı pek yakında piyasaya çıkacak ikinci albümde sizinle buluşacağı günü bekliyor.
Bu ilk saygı albümünde yer alan 14 isim, özgürce yorumlamışlar Teoman şarkılarını. Hani Müslüm Gürses başkasının şarkısını söylediğinde o şarkıyı ustalıkla bir Müslüm Gürses şarkısına dönüştürüyor ya; işte biz de bu albümün şarkılarını değerlendirirken aynı kriteri uygulayacak olursak ortaya şöyle bir tablo çıkıyor (tabii düzenlemenin önemini de göz ardı etmeyerek)…
Benim kişisel favorim kesinlikle İzel’in “Senden Önce Senden Sonra” yorumu. Daha sonra Yaşar’ın “Rüzgar Gülü” ve Mirkelam’ın “Güzel Bir Gün” yorumları diyebilirim. Emre Aydın’ın “Sürpriz” ve Yavuz Bingöl’ün “İki Çocuk” icraları da özellikle düzenlemelerine emek verilmiş kaliteli işler. Candan Erçetin’in “Kim?”, Nil Karaibrahimgil’in “İstanbul’da Sonbahar”, Hayko Cepkin’in “Gökdelenler”, Kreş’in “Bugün” yorumlarıysa; doğru şarkı seçimi ve doğru düzenlemelerle icracıların kendi albümlerine gönül rahatlığıyla koyabilecekleri kıvama gelmiş.
Mor ve Ötesi’inden Harun Tekin, “İstasyon İnsanları”nda abartısız vokali ve Sunay Özgür’ün yumuşak düzenlemesiyle iyi bir iş çıkartıyor. Rashit, “Kişisel Bir Şey” yorumuyla bildiğiniz Rashit kıvamında.
Gelelim albümün ağır misafiri Sezen Aksu’ya… Teoman’ın en mühim hitlerinden “Paramparça”yı seslendiriyor Aksu albümde. Nasıl diyecek olursanız; Sezen Aksu düzeyinde bir yorumcunun “Paramparça” gibi bir şarkıyı kötü söylemesi ne kadar mümkün ki zaten derim cevaben. Ama sanki şarkı seçimi daha farklı olsaymış Sezen Aksu’nun, kendi ruhunu işin içine daha fazla katma imkânı olabilirmiş gibi geliyor. “Paramparça”da bir şeyler eksik kalmış.
Ve son olarak albümün kıyasla isimsiz yorumcusu İrem Candar... Can Şengün’ün usta dokunuşunun da yardımıyla, “Duş” yorumunda çok güzel bir iş çıkartmış İrem. Vega’dan Deniz Özbey’in çok sevdiğimiz üslubunu tatlı tatlı andıran vokaliyle ve güzelliğiyle dikkat çekecek İrem’i kendi şarkıları ile dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
tarkan'ın metamorfozu
Sözün kısası, Tarkan bildiğiniz ligde değil aslında. Ama zaman zaman, tüm soğukkanlılığına ve sahip olduğuna inandığım sağduyusuna rağmen dolduruşa gelip bu ligde oynamaya çalıştığı oldu. Sen artık kulvar belirlemişsin, popüler müziğin başyapıtı olacak albümler yapmışsın öyle değil mi; bundan sonra her albümde bir “Şımarık”, bir “Hüp”, bir “Aacayipsin” yakalama kaygısı gütmek artık beyhude bir çaba değil mi?
Peki, ne yapsın bu adam? Ben yapacağımı yaptım deyip köşesine mi çekilsin… İki yol vardı bana göre, birini kısmen denedi. Sizin de tahmin edeceğiniz üzere yurtdışı macerasından söz ediyorum. O İngilizce albüm uzadı da uzadı, yılan hikâyesine döndü. Sonuç kötü mü oldu? Ortaya çıkan işi beğenmedim desem yalan olur. Ama Avrupa’da (Amerika ve İngiltere’de bu sound’la mümkün değil) tutunmak çok meşakkatli bir süreç. Japonya kapsama alanında ama oraya da özel ihtimam göstermek gerekiyor. Netice itibariyle şimdilik olmadı o iş. Tarkan küsmüş müdür bilmiyorum ama şarkılarının, hem de Türkçe sözlerle birçok Avrupa ülkesinde nasıl ezberlendiğini hatırlasın her morali bozulduğunda. Ben ondan daha güçlü bir aday göremiyorum bu memlekette bu işi kotarmak için. Misyon olarak görmesi lazım her şeyden önce…
Gelelim ikinci yola… Onun konumunda bir müzisyen, bir şarkı yazarı, bir pop star nasıl konumlamalı kendini bundan sonra? Sezen’den mi şarkı alalım, Nazan’dan mı alalım, kendimiz mi yapalım; biriyle küselim, berikiyle barışalım meselesi değil artık mesele. Mesele sound meselesi, kendini aşma meselesi. Sound dediğiniz şey de popüler alan söz konusu olduğunda bir trend’tir ve bu trend belirleme cesaretini gösterebilecek kişilerin başında geliyor Tarkan.
Tarkan, yeni bir albüm yaptığında herkes üşüşüyor başına. Ben o, Tarkan’a sövelimcilerle, Tarkan ne yapsa güzeldirciler köşelerine çekilene dek beklemeyi tercih ettim “Metamorfoz”u yazmak için. Nihat Doğan’
“Metamorfoz”, ilkin Tarkan’ın aslında ne kadar iyi bir şarkı yazarı olduğunu hatırlattı bana. Albümü oluşturan şarkıların büyük bölümü son derece iyi şarkılar. Albümün müzik prodüktörü Ozan Çolakoğlu deseniz dünya çapında bir adam bana göre. Gitarları Can Şengün çalmış, üstattır. Peki sorun nerde? Sorun sound’da. Belki de o sound’un güzergahını tamamen Çolakoğlu’na teslim etmemesinde, cesur olamamasında Tarkan’ın. Elektronik, dans altyapılı bir sound, esaslı bir adım diye düşünmüştüm “Vay Anam Vay”ı dinlediğimde. Ancak albümün tamamını dinlediğimde gördüm ki Tarkan bir türlü kendinden kopmaya cesaret edemiyor. Şarkıları konuşmaya gerek görmüyorum. Neticede bir Tarkan albümüdür, iyi şarkılar içermektedir; tutar, satar, ayrı meseledir. Dediğim gibi asıl mesele Tarkan’ın artık kendini aşması gerektiği. Kendi kendinin en iyi taklidi olmasına gerek yok artık, o taklitlerden çok var. Şimdi zaman, yeni bir kulvar açma, iktidarın sallanmasını göze alarak cesur bir adım atma zamanı. “Metamorfoz”da bu hissiyatın filizlerini görüyoruz ama Tarkan’ın daha kararlı olması lazım. En azından albümün adının hakkını vermek için…
24 Aralık 2007 Pazartesi
orkestra bunun neresinde
ENBE Orkestrası; son günlerin en çok konuşulan albümlerinden biri. ENBE; “özel davetlerin orkestrası” olarak biliniyor. Aslen Behzat Gerçeker tarafından ’93 Yılı’nda kurulmuş bir eşlik orkestrası. Barry White, Richard Clayderman, Pavarotti, Domingo, Goran Bregoviç, Monica Mollina gibi büyük isimlerle konserler veren ENBE; Fransız chanson’larından, napolitenlere; aryalardan country’ye, latine, tangoya, valse ve tabii caza kadar uzanan geniş bir repertuara sahip.
Albümde solist olarak Ferhat Göçer, Ajda Pekkan, Aytekin Kurt, Mustafa Ceceli, Aslı Güngör, Sultana ve Atacan Yücel yer alıyor. Şimdi böyle denince gözünüzün önüne ne geliyor? Arkada ENBE Orkestrası, solistler sırasıyla şarkılarını söylüyorlar değil mi… Maalesef öyle değil. Olumsuz eleştiriden başlamak pek âdetim değildir ama ne yazık ki bu kadar temel bir sorundan söz etmeyi öteleyemedim.
Albüm kesinlikle bir eşlik orkestrası albümü değil. Bütün düzenleme matematiği stüdyo ortamında çözülmüş, üstelik çok yetenekli müzik adamları olmalarına karşın birden fazla aranjörün birbirinden bağımsız düzenlemeleri sonucunda müzikal bütünlük ve konsept tutarlılığından da uzak bir albüm ne yazık ki. Bu tip işlere giriştiğinizde, ufku belirleyecek müzikal prodüktörlere ihtiyaç vardır ama bizde biliyorsunuz işler el yordamıyla yapılıyor.
Sormadan edemeyeceğim ENBE Orkestrası bu albümün neresinde? Siz aynı şarkıları, aynı düzenlemelerle stüdyoda kotarabiliyorsunuz öyle değil mi? Bu durumda koskoca ENBE Orkestrası’nın bu albümde şık bir fon olmanın dışında nasıl bir işlevi var ki…
Sanıyorum bu sebeplerle albümün sonuna CD Extra olarak ENBE repertuarından 4 şarkı eklemişler. ENBE Orkestrası albümünde, orkestra eser miktarda kaldı; ayıp olmasın sona biraz ekleyelim mi dediler, ne dediler bilemiyorum artık. Kaldı ki o 4 şarkının düzenlemeleri de albümün genel havasından fena halde etkilenmiş.
Gelelim albümün iyi taraflarına. Öncelikli olarak; Mustafa Ceceli. Ceceli’yi ilkin Sezen Aksu’nun “İkili Delilik”indeki düzenlemesiyle fark etmiştim. Çok genç ama uzun süredir aranjörlük yapıyor. Piyasada hit olmuş birçok şarkının altında onun adı var. Kenan Doğulu’nun albümünü yazarken de altını çizmiştim; “Çakkıdı” eğer Ceceli’nin düzenlemesi olmasaydı bu kadar büyük bir hit olmazdı.
Bu albümde Aksu’nun yeni şarkısı “Unutamam”ı hem düzenlemiş hem de söylemiş Ceceli. Ne kadar yumuşak ve güzel bir sesi olduğunu görünce çok şaşırdım. Çok yetenekli ve donanımlı bir müzisyen, adını çok duyacağız.
Ajda Pekkan’ın yorumladığı Aznavour aranjmanı “Sevdiğim Adam”a Ozan Doğulu’nun yaptığı düzenleme şarkıyı dinletiyor, yeniden sevdiriyor. “Sertab Goes To The Club” ile dikkatleri üstüne toplayan Aytekin Kurt’un zamanında Tanju Okan ve Ajda Pekkan’ın yorumladığı “Hancı”ya yaptığı düzenleme ve yine beni şaşırtan vokali de albümün en heyecan verici unsurlarından.
Internet’te Youtube ortamında aldığı tıklarla dikkat çeken bir isim vardı bir süredir; Aslı Güngör. Billur gibi bir sesi var; aynı zamanda şarkı da yazıyor. Ferhat Göçer “Kalp Kalbe Karşı” adlı şarkıyı albüme dahil etme konusunda teklif götürmüş kendisine. Şarkıyı dinleyin, anlayacaksınız; çok güçlü. Sanıyorum Ferhat Bey, bu şarkıyı radyoların görmezden gelmeyeceğinin farkında, bu nedenle düet yapmaktan geri kalmamış. Akıllıca tabii. Umarım Aslı Güngör’ün yolu açık olur. Şarkıya Sinan Akçıl ve Ozan Doğulu’nun yaptığı iki ayrı düzenleme de başarılı.
Aslı Güngör’ün albümdeki diğer şarkısı “İzmir Bilir ya” ve Atacan Yücel şarkısı “Hayallerimi Verdim” vasat şarkılar. Sezen Aksu hitlerinden “Rakkas”ın bu albümde ne aradığını ise hiç anlayamadım. Hele Ferhat Göçer ile rap’çi Sultana düeti tamamıyla amaçsız bir iş olmuş. Olay ENBE’den kopmuş nerelere gitmiş, artık siz düşünün. Keza “Yeniden Başlasın”a Erdem Kınay’ın yaptığı düzenleme de vasat bir dans remix’inden öteye gidemiyor.
ENBE Orkestrası piyasaya bir hareket getirecek getirmesine de, ben söylemeden duramıyorum.
