Öyle “arabesk yavşaklığından utanıyorum” demekle olmuyor. Ettiğin lafın altını da doldurmak lazım…
Benzer bir lafı bundan 8 yıl önce de etmiş Fazıl Say. O zaman neredeyse herkes muhalifmiş ona. Şimdi bu konuyu yeniden gündeme getirdiğinde görmüş ki, muhaliflerin oranı yüzde 60’a gerilemiş.
Belli ki, Fazıl Bey kendini bir Türk aydını olarak görüyor. Kimsenin söyleyemediğini söyleyen, çağının ve halkının ilerisinde; gaflet uykusu içinde olan insanını “yavşak” tabiriyle uyandıracağını sanan bir görev adamı…
Sanıyor ki; O, bir şeyler söylüyor; insanlar bunu bir süre sonra algılıyor ve bir şeyler değişiyor…
“Alt tabaka”ya da sesleniyor: “…sizi daha fazla sömürmelerine izin vermeyin!”
Sanıyor ki; O, kitleleri uyaracak ve bu ülkenin insanları bir anda Orhan Gencebay’dan vazgeçip Debussy’nin “Arabesque”lerini dinleyecekler. Fazıl Bey de misyonunu tamamlamış olacak.
ARABESK MÜZİK YOK!
Arabesk müzik diye bir şey yok aslında. O da; Fazıl Say türü “entelektüellerin” uydurması. Yani sanattaki, mimarideki arabeskle; Fazıl Bey daha iyi bilir, Debussy’nin “Arabesque”leriyle; bir ilgisi yok bizim arabeskin.
En ucuzundan, Türk müziğinin Araplaşması ile ilişkili bir yafta. Batılı anlamda modernleşme projesinin tu kaka dediği bir simge. Öte yandan ‘80 sonrası yaralı Türk solunun da; tam olarak anlayamadığı, yoz bulduğu; uyumsuzluğun, kaderciliğin; “seni yenicem ulen İstanbul” diyen kır kökenli vatandaşın kent kültürü için oluşturduğu tehdide taktığı bir kod adı arabesk. Ne yaman çelişkiyse artık…
Fazıl Say, Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli müzisyenlerden biri olarak olayın sosyolojik boyutuyla ilgili bir dertten mi bahsediyor, yoksa arabesk tabir edilen şarkıların sözlerinden ve temsil ettiği anlayıştan mı rahatsız bilemiyorum. Çünkü “arabesk müzik değildir” ve Louis Armstrong’a referans vererek: “Dünyada iki tür müzik vardır; iyi müzik ve kötü müzik” demesi dışında müzik namına ettiği tek bir laf yok.
Fazıl Say zihniyetinde entelektüellerin arabesk adını takarak aşağılamaya çalıştığı o müzikal arayış; Cumhuriyet tarihinin popüler müzik diskografisinin temelini oluşturuyor aslında. Bundan memnun olsanız da böyle, olmasanız da…
FAZIL SAY’A BİR TESELLİ
1930’larda yine o modernleşme projesinin bir uzantısı olarak radyolarda Türk müziği çalması yasaklanınca insanların Arap radyolarına dadanması bu durumun sebepleri arasında olabilir mesela.
Kendi müzikal yolunda ilerleyemeyen ve ekmeğinin peşindeki müzisyenlerin Türk müziğinden vazgeçmek zorunda kalarak içlerinden gelen müziği karma sound’lar içinde ifade etme zorunluluğu da keza bu arayışın en önemli sebeplerinden biridir belki.
1940’larda Mısır Filmlerine duyulan hayranlık sonucunda o filmlerin şarkılarının Türkçeleştirilmesinin; sonradan Fecri Ebcioğlu’nun, Sezen Cumhur Önal’ın üzerine Türkçe sözler yazdığı ve daha “batılı” görünen o aranjmanlardan kategorik olarak bir farkı var mıdır?
1960’ların sonunda Orhan Gencebay’ın “Bir Teselli Ver” dediğindeki müzikal arayış bugünün popüler müziğinin özünü oluşturur.
Müslüm Gürses, Teoman şarkıları söylediğinde ya da Kibariye, Tarkan şarkıları söylediğinde insanların aradaki farkı algılamamasının temel sebebi budur.
80’lerde doğan Türkçe rock’çılar mecburen yeni barışmaktadırlar içlerindeki “arabesk”le. Ağabeyleri; neyse ki Erkin Koray’ı çok önceden tanımıştır.
‘80 sonrası; insanları kaderciliğe sürükleyen, yozlaşan, umutsuz olan da “arabesk” değil popüler müziğin ta kendisidir.
Bunda; bugün miadını doldurmuş ama o dönemde cebini doldurmaya çalıştığı için Küçük Emrah’ları, Küçük Ceylan’ları ateşe atan Unkapanı Plakçılar Çarşısı zihniyetinin payı olduğu kadar; “arabesk”i memleketi uyuşturmak için bir araç olarak kullanan iktidarların da payı vardır. Hakkı Bulut’u ve TRT’yi konuya dâhil ederek acısız devlet arabeskini icat eden ve kısa sürede hem kendini hem de onları madara eden stratejiyi henüz unutmadık.
Takdir edersiniz ki bunlar; Işın Karaca’nın, Şevval Sam’ın arabesk albümler yapmalarının ürettiği gerçekten çok farklı bir gerçeğe işaret eder. Onu da doğru okumak gerekir bir “aydın” olarak Sayın Fazıl Say…
Tıpkı işin müzik tarafını doğru okumak gerektiği gibi…
“ARABESK” MÜZİKTİR
Sizin arabesk dediğiniz müzikal mesele; en basit tanımıyla Klasik Türk Müziği ve Türk Halk Müziği formlarının hem klasik batı hem de başta Mısır olmak üzere Arap kökenli müzikal formlarla birleştiği arayışın adıdır. Ve evet; böyle bir müzik vardır.
O zaman Fazıl Say’a bir dipnot düşelim: Neye, ne zaman, ne sebeple “yavşak” dediğinizi bileceksiniz.
Çünkü müziğe tepeden inme müdahale edemezsiniz. Bir yerden kafasına vurursunuz, başka bir yerden çıkar, size sağlam bir tokat atar.
Öte yandan Türk müziğinin -hem de politik duruşunuz sebebiyle- 1923’te başladığını düşünecek kadar derin bir gaflet uykusundaysanız, o zaman sizi Louis Armstrong da kurtaramaz.
Çünkü şansı olsa, yerinden kalkıp şöyle bir şey derdi muhtemelen: “Bak arkadaşım; iyi piyanistsin, bestekârsın, üstatsın; ama sakın sizin arabesk deyip aşağıladığınız şey bizim blues gibi bir şey olmasın?”
27 Ağustos 2010 Cuma
İstanbul'un konser hafızası
İstanbul’da yıllardır onca önemli yabancı sanatçının konseri oluyor. Bu konserlere gidip bin bir zorlukla fotoğraf çeken meslektaşlarımızın çektikleri karelerden bir, bilemediniz iki tanesi değerlendiriliyor çalıştıkları gazetelerin, dergilerin ilgili sayfalarında. Gerisi, arşivlerde kaybolup gidiyor. Ama sponsorların desteği olmadan da o fotoğrafları; hak etikleri kalitede tüketicisiyle buluşturmak neredeyse imkansız.
Muhsin Akgün; Radikal Gazetesi’nde çalışan bir fotoğrafçı. Yıllardır konser fotoğrafları çekiyor. Aynı noktadan hareketle de “Söz-Müzik=İstanbul” Projesi’ni geliştiriyor.
Kitap; 1999 Metallica Konseri’nden alıyor konuyu, Eylül’de gerçekleşecek U2 ve Ozzy Osbourne Konserlerini de kapsayacak şekilde tamamına erdiriyor. O arada İstanbul’da gerçekleşen tam 221 konserin “an”larına dair kareleri buluşturup; o konserlerden 30 tanesini de önemli kalemlerin kişisel anılarıyla birleştirerek üstelik…
Kitaba yazılarıyla katkıda bulunan isimler arasında Yıldırım Türker’inden Murathan Mungan’ına; Tuğrul Eryılmaz’ından Perihan Mağden’ine; Görgün Taner’inden Yavuz Baydar’ına; Nejat İşler’inden Küçük İskender’ine; Sevin Okyay’ına, Mehmet Tez’ine çok güzel müzik insanları, yazarlar ve sanatçılar var. Kitabın editörü ise eski Roll Dergisi’nin yayın yönetmeni Derya Bengi.
Türkçe ve İngilizce olarak sadece 1000 adet basılacak ve 150 tanesi piyasaya verilecek bu nadir projeyi destekleyen Efes Pilsen’e de teşekkür etmek gerek. Bu tip kültürel işleri destekleyecek potansiyel sponsorlara da bir gönderme yaparak tabii… “Söz-Müzik=İstanbul”, Ekim sonuna doğru piyasada.
Muhsin Akgün; Radikal Gazetesi’nde çalışan bir fotoğrafçı. Yıllardır konser fotoğrafları çekiyor. Aynı noktadan hareketle de “Söz-Müzik=İstanbul” Projesi’ni geliştiriyor.
Kitap; 1999 Metallica Konseri’nden alıyor konuyu, Eylül’de gerçekleşecek U2 ve Ozzy Osbourne Konserlerini de kapsayacak şekilde tamamına erdiriyor. O arada İstanbul’da gerçekleşen tam 221 konserin “an”larına dair kareleri buluşturup; o konserlerden 30 tanesini de önemli kalemlerin kişisel anılarıyla birleştirerek üstelik…
Kitaba yazılarıyla katkıda bulunan isimler arasında Yıldırım Türker’inden Murathan Mungan’ına; Tuğrul Eryılmaz’ından Perihan Mağden’ine; Görgün Taner’inden Yavuz Baydar’ına; Nejat İşler’inden Küçük İskender’ine; Sevin Okyay’ına, Mehmet Tez’ine çok güzel müzik insanları, yazarlar ve sanatçılar var. Kitabın editörü ise eski Roll Dergisi’nin yayın yönetmeni Derya Bengi.
Türkçe ve İngilizce olarak sadece 1000 adet basılacak ve 150 tanesi piyasaya verilecek bu nadir projeyi destekleyen Efes Pilsen’e de teşekkür etmek gerek. Bu tip kültürel işleri destekleyecek potansiyel sponsorlara da bir gönderme yaparak tabii… “Söz-Müzik=İstanbul”, Ekim sonuna doğru piyasada.
Babajim bu nassı stüdyo
Geçtiğimiz aylarda İstanbul Beyoğlu’nda bir kayıt stüdyosu açıldı. Adı Babajim. Hiç alıştığımız türde stüdyolardan değil. Öncelikle akustik, teknik ve ses anlamında uluslararası kalitede işlere imza atabilecek bir altyapısı var. Öte yandan o stüdyoda uzun zamanlar geçirecek müzisyenler için müthiş konforlu ve samimi bir ortam oluşturulmuş. Stüdyonun dört ortağından üçü zaten çok deneyimli ses mühendisleri ve stüdyo adamları. Bunlardan ilki Pieter Snapper. İTÜ MİAM Stüdyolarının kuruluşu sırasında Türkiye’ye geliyor ve geliş o geliş. Bir yandan MİAM’da ders vermeye devam eden Pieter bugüne kadar sayısız Türkçe albüme de katkıda bulunmuş bir adam. Bir diğer ortak Reuben De Lautour’un da Türkiye’de bulunma nedeni Pieter gibi aslen MİAM. O da bir yandan ders veriyor. Üçüncü ortak Alp Turaç ise Türkiye’nin en deneyimli en yetkin ses mühendislerinden biri.
Ama bu üç önemli müzik adamının dışında bir ortak daha var ki; yaptığı iş gereği belki onu daha iyi tanıyorsunuz: Buket Doran. Hani yıllardır Şebnem Ferah Konserlerinde bas gitarıyla izlediğiniz o güzel kız. Buket, müzisyenliğinin dışında bir süredir Şebnem Ferah’ın idari ve halkla ilişkiler menajerliğini de yapıyor.
Dünya çapında bir iş
Babajim için; bugün teknik altyapısı ve sunduğu seçenekler itibariyle Türkiye’nin en özel kayıt stüdyosu denilebilir. Özel tasarlanmış ve hareketli akustik mimarisinden; sanatçılara hem birlikte hem de ayrı ayrı kayıt yapma imkanı verebilen tasarımından etkilenmemek mümkün değil. Bir diğer önemli özelliği de; provasından, kaydına, mix’inden, mastering’ine kadar her türlü hizmeti tek kalemde verebilen bir stüdyo olması Babajim’in. Kaldı ki İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde dünya standartlarında kayıt yapmak için can atacak birçok yabancı sanatçının iştahını şimdiden kabartıyor.
Birçok müzisyenin, içinden “iyi, güzel de müzik piyasası bu haldeyken biz kendi cebimizden nasıl karşılayacağız o stüdyonun masraflarını” dediğini duyar gibiyim. Babajim ekibi, birlikte çalışacakları müzisyenlerin beklentilerine göre çözümler üreteceklerini, kimsenin gözünün korkmaması gerektiğini söylüyorlar. Bir de müjdem var: Önümüzdeki yıl itibariyle Babajim, kimi sponsorların desteğiyle “Sanatçı Geliştirme Programı”na başlayacak. Yani özel yöntemlerle seçilecek yeni sanatçılara stüdyonun kapıları ardına kadar açılmış olacak. Belki de farklı müzik türleri üreten birçok yeni isim cebinden beş kuruş harcamadan dünya standardında bir stüdyo süreci yaşama şansına erişecek bu vesileyle…
Ama bu üç önemli müzik adamının dışında bir ortak daha var ki; yaptığı iş gereği belki onu daha iyi tanıyorsunuz: Buket Doran. Hani yıllardır Şebnem Ferah Konserlerinde bas gitarıyla izlediğiniz o güzel kız. Buket, müzisyenliğinin dışında bir süredir Şebnem Ferah’ın idari ve halkla ilişkiler menajerliğini de yapıyor.
Dünya çapında bir iş
Babajim için; bugün teknik altyapısı ve sunduğu seçenekler itibariyle Türkiye’nin en özel kayıt stüdyosu denilebilir. Özel tasarlanmış ve hareketli akustik mimarisinden; sanatçılara hem birlikte hem de ayrı ayrı kayıt yapma imkanı verebilen tasarımından etkilenmemek mümkün değil. Bir diğer önemli özelliği de; provasından, kaydına, mix’inden, mastering’ine kadar her türlü hizmeti tek kalemde verebilen bir stüdyo olması Babajim’in. Kaldı ki İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde dünya standartlarında kayıt yapmak için can atacak birçok yabancı sanatçının iştahını şimdiden kabartıyor.
Birçok müzisyenin, içinden “iyi, güzel de müzik piyasası bu haldeyken biz kendi cebimizden nasıl karşılayacağız o stüdyonun masraflarını” dediğini duyar gibiyim. Babajim ekibi, birlikte çalışacakları müzisyenlerin beklentilerine göre çözümler üreteceklerini, kimsenin gözünün korkmaması gerektiğini söylüyorlar. Bir de müjdem var: Önümüzdeki yıl itibariyle Babajim, kimi sponsorların desteğiyle “Sanatçı Geliştirme Programı”na başlayacak. Yani özel yöntemlerle seçilecek yeni sanatçılara stüdyonun kapıları ardına kadar açılmış olacak. Belki de farklı müzik türleri üreten birçok yeni isim cebinden beş kuruş harcamadan dünya standardında bir stüdyo süreci yaşama şansına erişecek bu vesileyle…
4 Ağustos 2010 Çarşamba
Blue Jean yıllarından unutulmaz anılar
Geçenlerde Blue Jean'in efsane fotoğrafçısı Serkan Eldeleklioğlu evlendi. Düğünde Ben, Barış, Tunç, Ayhan aynı masadayız. Ayhan bir ara şöyle birşey dedi; "...hiçbir yer sizin yanınız gibi değil. Blue Jean ailemmiş benim. Herkes geliyor geçiyor, Blue Jean'deki o arkadaşlık hiç değişmiyor; hep aynı..."
Bizim Ayhan hep böyle durur durur vurur. Pek bi içime işledi o laf. Ama ne kadar doğru, düşününce... Geçen onca yıl içinde hayatımızda değişmeyen tek şey o efsane ekip ruhu, o sevgi...
Bunları düşünürken birden aklıma bizim sürekli kendi aramızda konuşup güldüğümüz Blue Jean efsaneleri geldi. Geçen onca yıl içinde başımıza gelen türlü komik olay... Aklıma gelenleri yazıyorum. Lütfen eksiklerimi notun altına yorum yaparak tamamlayınız...
* Ergün'ün tadilatta olan bir sinema salonunun kapısında yazan "tadilatta" yazısını okuyarak "a ne güzel; İtalyan filmi gelmiş" diye düşünmesi ve bilet almaya çalışması.
* Dergiyi bitirmek için sabahlarken ben Barış ve Tunç'u eğlendirmeye çalışıyorum. Önce electric boogie ardından yer hareketleri falan, sabaha karşı ofiste break dance show var. Tam o sırada gelen temizlik görevlisi yerde sırtının üstünde dönmeye çalışan bir yayın direktörü görüyor. Pardon diyerek uzaklaşıyor.
* Ergün'ün neredeyse haftada iki sabah dalgınlıkla evdeki telsiz telefonu alarak ofise getirmesi ve her seferinde çantasından çıkan telefonu görüp şaşırması...
* Geceleri Show TV'de gündüzleri Blue Jean'de çalışan Tunç'u saat 16.00 sularında uyandırabilmek için ev telefonundan arayıp çıkan telesekretere "tuuuunç uyaaaan" diye ekipçe bağırmamız.
* 1 Nisan'da fotokopiyle sahte marklar yapıp (fotokopinin arka yüzüne yala pırasayı yazmak suretiyle) birbirimizi kandırmaya çalışmamız (yere atıyorduk ofiste kim alırsa makara yapıyorduk). Sonra aynı gece ekipçe pavyona gidip o sahte marklarla hesap ödememiz. Pavyoncuların bunu yemesi...
* Barış'ın macintosh kullanırken usta bir piyanist edasıyla yaptığı rutin hareketler. Bkz Fazıl Say coşkusu...
* Barış'ın bir gün dergiye bugün Evcilik Oyunu'nda oynayan Kendi'yi getirip bizle tanıştırması. Bizim Kendi'yi iplemeyip kendi haline bırakmamız.
* Kutlu'yu "Bilgi İşlem'den arıyorum, sizin bilgisayardan porno sitelere girildiğini tespit ettik" demek suretiyle işletmem. Kutlu'nun aniden hepimizi satarak, "kesin bizim çocuklar girmiştir, ben kendilerini uyayrırım" demesi.
* Kutlu'nun kendisine söylenen birşeyi anlamadığında zaman kazanmak için ".... derken" demesi. Mesela:
-Kutlu tashihleri yaptın mı, bak dergi yetismeyecek...
- Dergi derken?
:))))
* Esra'nın çekim için getirdiği kıyafetleri, şapkaları falan giyip dergi grubu içinde dolaşmamız.
* Çağlayan'la Barış'ın atışmaları. Barış'ın her seferinde Çağlayan'a küsmeye karar vermesi.
* Çağlan'ın yazı işleri müdürlüğü döneminde msn'de aynı anda 5 kişiyle yazışırken, yazı okuyor gibi görünmekteki ustalığı. Ancak konuştuğu kişilerin yazdıkları şeylere verdiği gülümseme tepkileriyle habire kendini ele vermesi. Ne gülüyorsun diyince yazıya gülüyorum demesi.
* Ekipçe gittiğimiz Bodrum tatilinden önce Ergün'ün saçlarını sarıya Kerem'in de maviye boyatması. Daha sonra mavi saçtan sıkılah Kerem'in saçlarını leopar desenli boyatmaya karar vermesi ve onu da yapması.
* Zeynep'in günün belirli anlarında girdiği sebepsiz gülme krizleri. Kriz sırasında konuşamaması, benim suratımı gördükçe daha çok gülmesi...
* Özlem'le yaptığım iş görüşmesi sırasında kendisiyle kanka olmamız sonra bir yerde dans ederken kendisini yere düşürmem, kafasının armut gibi şişmesi. Benim bu hareketimin insan kaynakları tarihine geçmesi.
* Ayhan'la ilk iş görüşmemi Captain Hook barda yapmam. Kendisiyle orada tanışıp iş teklif etmem. Bu teklifi kabul etmesinin 1 yıl sürmesi.
* Doğu'yla irc'de yaptığımız iş görüşmesi. Doğu'nun enteresan sorularıyla beni kitlemesi.
* Yeni çıkartacağımız rock ve heavy metal eki için isim ararken onca saçma sapan isim bulduktan sonra bir anda "Headbang"in aklımıza gelmesi. O kadar zaman düşünüp nasıl bulamadığımıza dair büyük şaşkınlık.
* Kaan ve Barış'ın Rami jargonuyla yaptığı yorumlar.Mesela "arzular şelale" lafı tv dizilerinde ünlü olmadan yıllar önce biz biliyorduk Barış ve Kaan sayesinde...
* Doğu'nun konu toplantılarındaki aykırı çıkışları; müzmin muhalefeti; Kutlu'nun ağabey kıvamındaki ara buluculukları.
* Büyük Marillion fanı olan Ergün'ü işletmek için "Marillion İstanbul'da" diye bir faks hazırlayıp diğer faksların arasına koymamız. Ergün'ün faksı görünce sevinçten deliye dönmesi ve faks üzerindeki numarayı araması. Karşısına çıkan kişinin de mavradan haberdar olması ve devam ettirmesinden ötürü duruma iyice inanması ve birkaç gün mutluluk içinde dolaşması.
* Aynı faks mavrasını daha sonra Ayhan'a "Brit Attack" şeklinde yapmamız. Brit Attack'ın headliner'ı olarak Placebo yazmamız. Brian Molko diyince ağlayacak kadar duyarlı olan Ayhan'ın tabii ki bu mavrayı yemesi.
.Tak Yildiz Bakın bi de şu efsane var yine telefonda geçiyor. Benim numaramdan arıyor kişi ve diyor ki:
- İyi günler efendim Aydın Doğan'la görüşebilir miyim?
- Ee kendisi pek uğramaz Blue Jean'e evden çalışıyor...
ahahah
about an hour ago · LikeUnlike · .Zeynep Okyay bu efsaneymiş!
about an hour ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz Bi de bana bi mektup gelmişti zarfın üzerinde aynen şöyle yazıyor:
Sayın Tolga Akyıldız
Blue Jean Dergisi
Hürriyet Medya Flowers İkitelli İstanbul... :))))
about an hour ago · LikeUnlike · .Tunç Dindaş Hhahahaa.. bunu bilmiyordum.. kendisi telifli :P :D
about an hour ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz Verdiğimiz ilk klip cd'sinin muvaffakatnamelerini toplarken Ogün Sanlısoy'un "Ben de Özledim"i için eser sahibi Ferdi Tayfur'un işi yokuşa sürmesi. Kendisiyle sıkı pazarlık yapmam. Sonunda Ferdi Tayfur'un "Aydın Doğan'ın parası yok mu atsı...n bi viski parası" demesi.
Benim "Ferdi Bey siz MESAM'dan almıyor musunuz telifinizi, biz oraya ödüyoruz " diyince "Ben zaten Ogün Şensoy'dan da bi para almadım" demesi. İstediği paranın Unkapanı'na bond çantayla götürülmesi. O paranın 5 kasa Chivas Regal bedeline tekabül etmesi. Derginin o ay ayın 7'sinde çıkması. Yine de rekor satış yapması... :))))See More
about an hour ago · LikeUnlike · .Idil Deniz Turkmen hayatım boyunca çalıştığım en harika yerdi Blue Jean. Serkan da evlendi ha, vay be! Ben de Serkan'ın derginin verdiği yılbaşu partilerinden birinde aşırı sarhos olması sonra kendisini masalardan birinin altında bulmanız, akabinde de eve d...önüş yolunda Ataköy'de bir bankta uyuyakalması gibi efsanevi bir hikaye hatırlıyorum. Bunlar ayrı zamanlarda da gerceklemiş , kafamdan uyduruyor olabilirim. Bu arada "çok para istemem , güzel de sayıırım" yazan bir cv ile beni işe alan tek kurum özelliğini de taşır Bue Jean. ahhah ne günerdi ya!See More
48 minutes ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz e daha ne yazacaksın İdil :)))
25 minutes ago · LikeUnlike · .Neyran çınar Supersın Tolgam yıne cok guldum,ıyıkı tanımısım senı:)
22 minutes ago via Facebook Mobile · LikeUnlike · .Tak Yildiz Neyran'ın reklam departmanından ekiple gerçek bir ilişki kurabilen tek kişi olduğunu da eklemek lazım komik olaylara :)
20 minutes ago · LikeUnlike · .Neyran çınar Delııı yaaa senı sevıyorummm:)
Bizim Ayhan hep böyle durur durur vurur. Pek bi içime işledi o laf. Ama ne kadar doğru, düşününce... Geçen onca yıl içinde hayatımızda değişmeyen tek şey o efsane ekip ruhu, o sevgi...
Bunları düşünürken birden aklıma bizim sürekli kendi aramızda konuşup güldüğümüz Blue Jean efsaneleri geldi. Geçen onca yıl içinde başımıza gelen türlü komik olay... Aklıma gelenleri yazıyorum. Lütfen eksiklerimi notun altına yorum yaparak tamamlayınız...
* Ergün'ün tadilatta olan bir sinema salonunun kapısında yazan "tadilatta" yazısını okuyarak "a ne güzel; İtalyan filmi gelmiş" diye düşünmesi ve bilet almaya çalışması.
* Dergiyi bitirmek için sabahlarken ben Barış ve Tunç'u eğlendirmeye çalışıyorum. Önce electric boogie ardından yer hareketleri falan, sabaha karşı ofiste break dance show var. Tam o sırada gelen temizlik görevlisi yerde sırtının üstünde dönmeye çalışan bir yayın direktörü görüyor. Pardon diyerek uzaklaşıyor.
* Ergün'ün neredeyse haftada iki sabah dalgınlıkla evdeki telsiz telefonu alarak ofise getirmesi ve her seferinde çantasından çıkan telefonu görüp şaşırması...
* Geceleri Show TV'de gündüzleri Blue Jean'de çalışan Tunç'u saat 16.00 sularında uyandırabilmek için ev telefonundan arayıp çıkan telesekretere "tuuuunç uyaaaan" diye ekipçe bağırmamız.
* 1 Nisan'da fotokopiyle sahte marklar yapıp (fotokopinin arka yüzüne yala pırasayı yazmak suretiyle) birbirimizi kandırmaya çalışmamız (yere atıyorduk ofiste kim alırsa makara yapıyorduk). Sonra aynı gece ekipçe pavyona gidip o sahte marklarla hesap ödememiz. Pavyoncuların bunu yemesi...
* Barış'ın macintosh kullanırken usta bir piyanist edasıyla yaptığı rutin hareketler. Bkz Fazıl Say coşkusu...
* Barış'ın bir gün dergiye bugün Evcilik Oyunu'nda oynayan Kendi'yi getirip bizle tanıştırması. Bizim Kendi'yi iplemeyip kendi haline bırakmamız.
* Kutlu'yu "Bilgi İşlem'den arıyorum, sizin bilgisayardan porno sitelere girildiğini tespit ettik" demek suretiyle işletmem. Kutlu'nun aniden hepimizi satarak, "kesin bizim çocuklar girmiştir, ben kendilerini uyayrırım" demesi.
* Kutlu'nun kendisine söylenen birşeyi anlamadığında zaman kazanmak için ".... derken" demesi. Mesela:
-Kutlu tashihleri yaptın mı, bak dergi yetismeyecek...
- Dergi derken?
:))))
* Esra'nın çekim için getirdiği kıyafetleri, şapkaları falan giyip dergi grubu içinde dolaşmamız.
* Çağlayan'la Barış'ın atışmaları. Barış'ın her seferinde Çağlayan'a küsmeye karar vermesi.
* Çağlan'ın yazı işleri müdürlüğü döneminde msn'de aynı anda 5 kişiyle yazışırken, yazı okuyor gibi görünmekteki ustalığı. Ancak konuştuğu kişilerin yazdıkları şeylere verdiği gülümseme tepkileriyle habire kendini ele vermesi. Ne gülüyorsun diyince yazıya gülüyorum demesi.
* Ekipçe gittiğimiz Bodrum tatilinden önce Ergün'ün saçlarını sarıya Kerem'in de maviye boyatması. Daha sonra mavi saçtan sıkılah Kerem'in saçlarını leopar desenli boyatmaya karar vermesi ve onu da yapması.
* Zeynep'in günün belirli anlarında girdiği sebepsiz gülme krizleri. Kriz sırasında konuşamaması, benim suratımı gördükçe daha çok gülmesi...
* Özlem'le yaptığım iş görüşmesi sırasında kendisiyle kanka olmamız sonra bir yerde dans ederken kendisini yere düşürmem, kafasının armut gibi şişmesi. Benim bu hareketimin insan kaynakları tarihine geçmesi.
* Ayhan'la ilk iş görüşmemi Captain Hook barda yapmam. Kendisiyle orada tanışıp iş teklif etmem. Bu teklifi kabul etmesinin 1 yıl sürmesi.
* Doğu'yla irc'de yaptığımız iş görüşmesi. Doğu'nun enteresan sorularıyla beni kitlemesi.
* Yeni çıkartacağımız rock ve heavy metal eki için isim ararken onca saçma sapan isim bulduktan sonra bir anda "Headbang"in aklımıza gelmesi. O kadar zaman düşünüp nasıl bulamadığımıza dair büyük şaşkınlık.
* Kaan ve Barış'ın Rami jargonuyla yaptığı yorumlar.Mesela "arzular şelale" lafı tv dizilerinde ünlü olmadan yıllar önce biz biliyorduk Barış ve Kaan sayesinde...
* Doğu'nun konu toplantılarındaki aykırı çıkışları; müzmin muhalefeti; Kutlu'nun ağabey kıvamındaki ara buluculukları.
* Büyük Marillion fanı olan Ergün'ü işletmek için "Marillion İstanbul'da" diye bir faks hazırlayıp diğer faksların arasına koymamız. Ergün'ün faksı görünce sevinçten deliye dönmesi ve faks üzerindeki numarayı araması. Karşısına çıkan kişinin de mavradan haberdar olması ve devam ettirmesinden ötürü duruma iyice inanması ve birkaç gün mutluluk içinde dolaşması.
* Aynı faks mavrasını daha sonra Ayhan'a "Brit Attack" şeklinde yapmamız. Brit Attack'ın headliner'ı olarak Placebo yazmamız. Brian Molko diyince ağlayacak kadar duyarlı olan Ayhan'ın tabii ki bu mavrayı yemesi.
.Tak Yildiz Bakın bi de şu efsane var yine telefonda geçiyor. Benim numaramdan arıyor kişi ve diyor ki:
- İyi günler efendim Aydın Doğan'la görüşebilir miyim?
- Ee kendisi pek uğramaz Blue Jean'e evden çalışıyor...
ahahah
about an hour ago · LikeUnlike · .Zeynep Okyay bu efsaneymiş!
about an hour ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz Bi de bana bi mektup gelmişti zarfın üzerinde aynen şöyle yazıyor:
Sayın Tolga Akyıldız
Blue Jean Dergisi
Hürriyet Medya Flowers İkitelli İstanbul... :))))
about an hour ago · LikeUnlike · .Tunç Dindaş Hhahahaa.. bunu bilmiyordum.. kendisi telifli :P :D
about an hour ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz Verdiğimiz ilk klip cd'sinin muvaffakatnamelerini toplarken Ogün Sanlısoy'un "Ben de Özledim"i için eser sahibi Ferdi Tayfur'un işi yokuşa sürmesi. Kendisiyle sıkı pazarlık yapmam. Sonunda Ferdi Tayfur'un "Aydın Doğan'ın parası yok mu atsı...n bi viski parası" demesi.
Benim "Ferdi Bey siz MESAM'dan almıyor musunuz telifinizi, biz oraya ödüyoruz " diyince "Ben zaten Ogün Şensoy'dan da bi para almadım" demesi. İstediği paranın Unkapanı'na bond çantayla götürülmesi. O paranın 5 kasa Chivas Regal bedeline tekabül etmesi. Derginin o ay ayın 7'sinde çıkması. Yine de rekor satış yapması... :))))See More
about an hour ago · LikeUnlike · .Idil Deniz Turkmen hayatım boyunca çalıştığım en harika yerdi Blue Jean. Serkan da evlendi ha, vay be! Ben de Serkan'ın derginin verdiği yılbaşu partilerinden birinde aşırı sarhos olması sonra kendisini masalardan birinin altında bulmanız, akabinde de eve d...önüş yolunda Ataköy'de bir bankta uyuyakalması gibi efsanevi bir hikaye hatırlıyorum. Bunlar ayrı zamanlarda da gerceklemiş , kafamdan uyduruyor olabilirim. Bu arada "çok para istemem , güzel de sayıırım" yazan bir cv ile beni işe alan tek kurum özelliğini de taşır Bue Jean. ahhah ne günerdi ya!See More
48 minutes ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz e daha ne yazacaksın İdil :)))
25 minutes ago · LikeUnlike · .Neyran çınar Supersın Tolgam yıne cok guldum,ıyıkı tanımısım senı:)
22 minutes ago via Facebook Mobile · LikeUnlike · .Tak Yildiz Neyran'ın reklam departmanından ekiple gerçek bir ilişki kurabilen tek kişi olduğunu da eklemek lazım komik olaylara :)
20 minutes ago · LikeUnlike · .Neyran çınar Delııı yaaa senı sevıyorummm:)
3 Ağustos 2010 Salı
Rock Tatili Sert Olur!
Şöyle ağız tadıyla bir ‘rock tatili’ yapma arzusu içinde geçen hafta Foça İngiliz Burnu’nun yolunu tuttuk. Uzun süredir bu tip aksiyonların benden geçtiğini düşünmekteydim ancak bu satırlar yazılırken festivalin dördüncü günündeyiz ve hala aslanlar gibi ayaktayım.
Rock Tatili Foça 2010
Yükleyen admclk. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!
İşte Foça Rock Tatili not defteri:
1) Foça da çok sıcak ama nem İstanbul’daki kadar rahatsız etmiyor.
2) Foça halkını alnından öpmek lazım. ‘Rock tatilindeyiz, neden gündüz vakti bira içip coşmuyoruz?’ diye düşünen onca çılgın rock’çı arkadaşın bütün taşkınlıklarına sempatiyle karşılık verdiler.
3) Geçen yıla damgasını vuran aşırı rüzgar bu yıl katılımcıların ve müzisyenlerin başını çok ağrıtmadı.
4) Öte yandan katılım geçen yıla göre daha az. Bu; potansiyel müşterinin harçlığını Sonisphere Festivali’ne ayırmasıyla ilgili de olabilir. Ancak geçen yılı referans alarak bu yıl gelmeyenler varsa çok şey kaçırdılar.
5) Festival alanında iki sahne vardı. Ancak, alanın fiziki koşulları gereği birbirlerine fazla yakındılar. Yiyecek, içecek fiyatları gayet uygundu, herkes memnun kaldı.
6) MySpace Sahnesi’nde izlediğimiz grupların büyük bölümü genç yetenek kıvamındaydı. Ama verilen oylar sonucunda o sahneye çıkma fırsatını elde ettikten sonra neden cover (icra) ağırlıklı söylerler orasını da anlamakta zorlanıyorum. Kolayına kaçmamak lazım; kendi şarkını söylesene birader... Ya da kendi şarkısı olanı mı çıkarmak lazım acaba sahneye?
7) İlk gün Çilekeş’ten sonra sahne alan Kurban’ın solisti Deniz; gözü açılmamış küfürler etti sahneden. Bir rock’n roll solistinin kızgın olmasında bir gariplik yok ama küfürler çok ağırdı ve herkes dondu kaldı.
8) İlk gün çıkan UDO ve ikinci günün yıldızı WASP bizi farklı diyarlara götürdü. WASP ekibinin otel beğenmemesi ve üç otel değiştirmesi de o güne damgasını vurdu. Sahneyi ve ortamı beğenmedilerse kendi bilecekleri iş...
9) Moğollar’ı, Erkin Koray’ı çok seviyoruz. Ama dipnot olarak: Erkin Baba o güzel şarkıları artık sapasağlam çalmalı sahnede. “Tek rakibim Mick Jagger” dedi ama Kurtalan Ekspres’in Ahmet Güvenç’inin desteği olmasa iş sarpa sarabilir. Keza Moğollar için de söyleyeceğim şu: Küçücük kaldı grup; şahanesiniz, ağabeylerimizsiniz ama siz yol göstereceksiniz genç gruplara, mesele sahnede slogan atmaktan ibaret değil. İşin müzik kısmı biraz unutuluyor gibi... Ben yıllardır aynı Moğollar’ı seyrediyorum.
10) Yüksek Sadakat altı yıllık Rock Tatili’nin her ayağında sahne almış. Bilmiyordum. İlk yıl gözümle görmüştüm, yuhalamışlardı. Şimdi meseleyi algılamış gördüm rock tatilcilerini... Yüksek Sadakat iyi grup...
11) Duman, bildiğiniz gibiydi ama daha bir olgundu Kaan Tangöze; baba olma ruh halinden mi? Bir de Cengiz Baysal’ın Duman’a kattığı değeri bir kez daha anladım.
12) Son gün Acil Servis'in performansı çok başarılıydı.. Ogün Sanlısoy bildiğiniz gibiydi. Sahneye çıkmakta geç kalan maNga kitle tarafından yuhalandı önce. Ancak grup performansıyla durumu gayet iyi toparladı. Yeni İngilizce şarkılarını çaldılar, açıkçası hiç beğenmedim.
Rock Tatili Foça 2010
Yükleyen admclk. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaşayın!
İşte Foça Rock Tatili not defteri:
1) Foça da çok sıcak ama nem İstanbul’daki kadar rahatsız etmiyor.
2) Foça halkını alnından öpmek lazım. ‘Rock tatilindeyiz, neden gündüz vakti bira içip coşmuyoruz?’ diye düşünen onca çılgın rock’çı arkadaşın bütün taşkınlıklarına sempatiyle karşılık verdiler.
3) Geçen yıla damgasını vuran aşırı rüzgar bu yıl katılımcıların ve müzisyenlerin başını çok ağrıtmadı.
4) Öte yandan katılım geçen yıla göre daha az. Bu; potansiyel müşterinin harçlığını Sonisphere Festivali’ne ayırmasıyla ilgili de olabilir. Ancak geçen yılı referans alarak bu yıl gelmeyenler varsa çok şey kaçırdılar.
5) Festival alanında iki sahne vardı. Ancak, alanın fiziki koşulları gereği birbirlerine fazla yakındılar. Yiyecek, içecek fiyatları gayet uygundu, herkes memnun kaldı.
6) MySpace Sahnesi’nde izlediğimiz grupların büyük bölümü genç yetenek kıvamındaydı. Ama verilen oylar sonucunda o sahneye çıkma fırsatını elde ettikten sonra neden cover (icra) ağırlıklı söylerler orasını da anlamakta zorlanıyorum. Kolayına kaçmamak lazım; kendi şarkını söylesene birader... Ya da kendi şarkısı olanı mı çıkarmak lazım acaba sahneye?
7) İlk gün Çilekeş’ten sonra sahne alan Kurban’ın solisti Deniz; gözü açılmamış küfürler etti sahneden. Bir rock’n roll solistinin kızgın olmasında bir gariplik yok ama küfürler çok ağırdı ve herkes dondu kaldı.
8) İlk gün çıkan UDO ve ikinci günün yıldızı WASP bizi farklı diyarlara götürdü. WASP ekibinin otel beğenmemesi ve üç otel değiştirmesi de o güne damgasını vurdu. Sahneyi ve ortamı beğenmedilerse kendi bilecekleri iş...
9) Moğollar’ı, Erkin Koray’ı çok seviyoruz. Ama dipnot olarak: Erkin Baba o güzel şarkıları artık sapasağlam çalmalı sahnede. “Tek rakibim Mick Jagger” dedi ama Kurtalan Ekspres’in Ahmet Güvenç’inin desteği olmasa iş sarpa sarabilir. Keza Moğollar için de söyleyeceğim şu: Küçücük kaldı grup; şahanesiniz, ağabeylerimizsiniz ama siz yol göstereceksiniz genç gruplara, mesele sahnede slogan atmaktan ibaret değil. İşin müzik kısmı biraz unutuluyor gibi... Ben yıllardır aynı Moğollar’ı seyrediyorum.
10) Yüksek Sadakat altı yıllık Rock Tatili’nin her ayağında sahne almış. Bilmiyordum. İlk yıl gözümle görmüştüm, yuhalamışlardı. Şimdi meseleyi algılamış gördüm rock tatilcilerini... Yüksek Sadakat iyi grup...
11) Duman, bildiğiniz gibiydi ama daha bir olgundu Kaan Tangöze; baba olma ruh halinden mi? Bir de Cengiz Baysal’ın Duman’a kattığı değeri bir kez daha anladım.
12) Son gün Acil Servis'in performansı çok başarılıydı.. Ogün Sanlısoy bildiğiniz gibiydi. Sahneye çıkmakta geç kalan maNga kitle tarafından yuhalandı önce. Ancak grup performansıyla durumu gayet iyi toparladı. Yeni İngilizce şarkılarını çaldılar, açıkçası hiç beğenmedim.
yaftaları
duman,
erkin koray,
foca,
Manga,
mogollar,
myspace,
poem organizasyon,
rock tatili,
udo,
wasp,
yuksek sadakat,
zeytinli
9 Haziran 2010 Çarşamba
BEKLENTİ MÜZİĞİ ÖLDÜRÜR
Geçtigimiz pazar günü Milliyet Cadde'de yayınlanan Sertab Erener röportajım. Sektör ve internet üzerine sıkı değerlendirmeler var, belki gözünüzden kaçmıştır...
Türkiye’nin birçok önemli kadın vokalinin nostalji albümleri yaptığı şu dönemde kendi bestelerini de söylediğin yepyeni bir albüm yaptın... Müzik piyasası bu durumdayken, senin cesaretin nerden geliyor?
Müzik zorda. Bir darboğazdan geçiyoruz, ciddi değişimler yaşanıyor ve bu maalesef bize denk geldi. Müzik tarihçileri buna bir isim koyacaklar bir süre sonra. Ama bu; global MTV anlayışının sonudur! Büyük şirketler küçüldü, işler daha bireysel bir noktaya geldi. Herkes “ben evimde kendi başıma müzik üretebilirim” gibi yanlış bir kanıya kapıldı ki bence müziği öldüren de bu. Müzik, insanların gözündeki değerini yitirdi. Bu nereye gidecek onu bilmiyorum. Durum her ne olursa olsun işini iyi yapanların ayakta kalacağını düşünüyorum, cesaretim bundan.
Sence İzel’in, Işın Karaca’nın, Göksel’in yaptığı gibi sektörün beklentileri doğrultusunda nostalji albümleri yapmak müzisyen olarak onlara uzun vadede fayda sağlayacak mı?
Sağlamayacak belki… Ama Ajda’ya bakıyorsun; onun da arabesk şarkılar söylediği bir dönem var. Sektörün beklentisi farklı olabiliyor. Bu insanları “yorumcu” gibi de değerlendirmek lazım. O insanlar sadece şarkı söylemek isteyebilir, arada nefes almak isteyebilir. Kendi ürettiğin şeyden de bir süre sonra sıkılabilirsin.
Sen öyle yapmadın. Kabul etmiyorsun ama bence kendi albümlerinin prodüktörü olmak istemenin nedeni de bu…
Doğru söylüyorsun, kendi şarkılarımı söylemek istedim. Bunları ben de sorguluyorum. Amatör başlıyorsun bu işe, sonra hayatını adıyorsun müziğe ve şanslıysan sonunda gelir kaynağın da o oluyor. Müzik gelir kaynağın olunca müzikten bir beklenti içine girmiş oluyorsun ister istemez. İşin içine beklenti girince müziği sevmeden yapmak durumunda mı kalıyoruz acaba? Olabildiğince özgürleşip eski amatör hissimle, hiçbir beklenti içine girmeden üretebilmek istiyorum. Ama hayatını da devam ettirmek lazım… İşte o matematiği kurmak istiyorum.
Son albümün “Rengarenk” bu amaca hizmet edecek mi?
Büyük bir şans benim için “Rengarenk”… Bundan önce bir tek “Sertab Gibi” albümümde bunu hissetmiştim. Şans, çünkü albüm yapmak son derece sinir bozucu bir süreç. O kısa zaman diliminde bir iş çıkartmak zorundasın. Kimya tutacak ve ortaya iyi bir iş çıkacak. Bu her zaman olmayabilir. Bu albümde işler tıkırında gittiği için şanslı hissediyorum kendimi.
Internetin dayatmasıyla birlikte aslolan artık şarkı değil mi? Neden albüm yapmakta direniyorsun?
Ortada duran bir yapı var, o direniyor. Aslında müziği üretenler de müziği satın alanlar da bu değişime hazır. Şarkıya odaklanmak gerekiyor. Bir albümü en az 10 şarkı ile yapmak gerekiyor gibi klişeler değişiyor, değişmek zorunda. Niye 10 şarkı yahu? Eskiden bir oyun vardı ve bunu oynuyorduk. Ama bu oyun bozuldu. Sistem de direnemeyecek sanıyorum daha fazla.
Albüme adını veren “Rengarenk”in; “Poşet”, “Sopa”, “Sevdanın Vuruşu” gibi yaz şarkıları arasında şansı nedir, bir şansı olması gerekir mi?
“Rengarenk” yaz şarkısı olur mu bilmiyorum. Çıkışım farklı bir şarkı biliyorsun; “Koparılan Çiçekler”. Demir’le “Slumdog Millionnaire”e gitmiştik, o filmin müziklerinden “Ringa Ringa” çok hoşumuzu gitti. Kafamda bir yere attım bunu. Sonra albümü yaparken birden aklıma geldi. Bundan bir pop şarkısı çıkar mı dedim. Üzerinde epey çalıştık Mustafa Ceceli’yle. Sonra nakarattaki “Ringa Ringa” yerine hangi sözü yazmalıyım diye kara kara düşünürken aklıma Nil’i (Karaibrahimgil) aramak geldi. Nil her zamanki yaratıcılığıyla “Rengarenk”in sözlerini yazdı. Benim yaptığım işler açısından “Kumsalda”, “Zor Kadın” kulvarında. Ama ben bunu insanlar Reina’da, beach’lerde eller havaya dans etsin diye yapmadım.
Demir Demirkan’la müzikal birlikteliğiniz iki prodüktör ortak olarak istediğiniz noktaya geldi mi?
Biz bambaşka müzikal geçmişlerden geliyoruz. O rock’ n roll yaparken ben Maria Callas dinliyordum. Müzikal yolculuğumuz; farklı gelişmiş olmasına rağmen; “Sertab Gibi” de aşkla, özgürce yaşadığımız şey, bu iki geçmişin aynı potada erimesiydi. Ve o zaman fark ettik ki ikimizden enteresan bir kimya çıkıyor. Kimya falan derken şirketimizin adını da Simya koyduk. Şirket bunun ilk aşamasıydı. Şimdi yurtdışında “Painted On Water” projesiyle ikinci aşamaya taşımaya çalışıyoruz bu kimyayı.
Nedir Painted On Water?
Çok emek ve para harcadık bu işe. Elinde sihirli bir değneğin yok ki; bir anda dünya müzisyeni olamıyorsun. Kendi kimliklerimizi yok etmeden grup mantığıyla yurtdışında konser yapabilmek için uğraşıyoruz.
Eurovision’da kazandığınız başarı birçok insanın zihnindeki önyargıyı yıktı. Birinci olduktan sonra dünya kariyerini doğru yönetebildiğini düşünüyor musun? Belki maNga da feyz alır…
Bana bu soruyu iki yıl önce sorsaydın çok farklı bir cevap verirdim. Ama şimdiki aklımla cevabım farklı olacak. Eurovision çok büyük bir ritüel. 150 milyon insanın izlediği popülerliğini yitirmeyen önemli bir platform. Ayrıca çok da eğlenceli bir hadise; bu keyfi çıkararak yarışmak lazım, bu bir dünya oyunu. Ben öyle bakmayı becerememiştim. Buna bir Sertab başarısı olarak baktım, kişisel gördüm. Şunu da diyemedim: “arkadaşlar benden MTV karakteri olmaz bu saatten sonra”. Benden; kendi dilinde dünya müziği kategorisinde şarkılar söyleyecek bir kadın yaratmak mümkün olsaydı o zaman; her şey bambaşka olabilirdi. Aradan yedi yıl geçti şimdi kendimden emin biçimde bunu hayal ediyorum…
Internette sosyal medya ortamlarında da varsın. Oradaki duruşundan memnun musun?
Sosyal medya çok zorlu bir mesele. Orada olduğun zaman son derece şeffaf da olmalısın. Ama insanlar bir garip. İçinden geleni söyleyemiyorsun, herkes başka yöne çekiyor. Ben mesela farkında olmadan Twitter kraliçesi olmuşum. 52 bin civarı takipçim varmış ve çok önemli bir şeymiş. Ben bunun için bir şey yapmadım. Neredeyse bütün sosyal medya alanlarında varım ama nasıl yöneteceğimi bilmiyorum. Fan’ları örgütlemek çok önemli, tüm dünyada bu böyle. Şu an Twitter ile müziği nasıl buluştururum diye kafa patlatıyorum ve albümün ilk konserinde bu anlamda bir sürprizim olacak.
Söz konserden açılmışken, konser takvimi nedir?
Tahmin edebileceğin gibi temmuz boyunca sahil şeridindeyiz. Görüşmeler sürüyor. Öte yandan iyi bir konser prodüksiyonu çok pahalı bir şey. Bu sponsor kapısı çalma meselesi beni o kadar yoruyor ki… Herkes sponsor arıyor, çünkü iyi bir konser yapabilmek için sponsor şart. Belediyeler, sağ olsunlar insanları halk konserlerine alıştırdılar. İnsanlar, konseri çekirdek çiterek bedava izlenecek bir şey sanmaya başladılar. Ama dünya standartlarında konserler yapabilmek için finansmana ihtiyaç var.
Yarın piyasaya çıkacak “Rengarenk”i, dinleyici Sertab da beğendi mi?
Albümün içinde tek bir dil yok, değişik ruh halleri var. Bu albümün farkı da bu olacaktır. Adı o yüzden “Rengarenk”. Birazcık “Sertab Gibi” tadında birazcık “Kumsalda” tadında, biraz Sezen tadında… Her albümde bir şeyi “tekrar edeyim” istiyorum o anlamda “İkimiz Bir Fidanın” var. Elimin kolumun uzandığı ne kadar yer varsa onların toplamı gibi “Rengarenk”…
Türkiye’nin birçok önemli kadın vokalinin nostalji albümleri yaptığı şu dönemde kendi bestelerini de söylediğin yepyeni bir albüm yaptın... Müzik piyasası bu durumdayken, senin cesaretin nerden geliyor?
Müzik zorda. Bir darboğazdan geçiyoruz, ciddi değişimler yaşanıyor ve bu maalesef bize denk geldi. Müzik tarihçileri buna bir isim koyacaklar bir süre sonra. Ama bu; global MTV anlayışının sonudur! Büyük şirketler küçüldü, işler daha bireysel bir noktaya geldi. Herkes “ben evimde kendi başıma müzik üretebilirim” gibi yanlış bir kanıya kapıldı ki bence müziği öldüren de bu. Müzik, insanların gözündeki değerini yitirdi. Bu nereye gidecek onu bilmiyorum. Durum her ne olursa olsun işini iyi yapanların ayakta kalacağını düşünüyorum, cesaretim bundan.
Sence İzel’in, Işın Karaca’nın, Göksel’in yaptığı gibi sektörün beklentileri doğrultusunda nostalji albümleri yapmak müzisyen olarak onlara uzun vadede fayda sağlayacak mı?
Sağlamayacak belki… Ama Ajda’ya bakıyorsun; onun da arabesk şarkılar söylediği bir dönem var. Sektörün beklentisi farklı olabiliyor. Bu insanları “yorumcu” gibi de değerlendirmek lazım. O insanlar sadece şarkı söylemek isteyebilir, arada nefes almak isteyebilir. Kendi ürettiğin şeyden de bir süre sonra sıkılabilirsin.
Sen öyle yapmadın. Kabul etmiyorsun ama bence kendi albümlerinin prodüktörü olmak istemenin nedeni de bu…
Doğru söylüyorsun, kendi şarkılarımı söylemek istedim. Bunları ben de sorguluyorum. Amatör başlıyorsun bu işe, sonra hayatını adıyorsun müziğe ve şanslıysan sonunda gelir kaynağın da o oluyor. Müzik gelir kaynağın olunca müzikten bir beklenti içine girmiş oluyorsun ister istemez. İşin içine beklenti girince müziği sevmeden yapmak durumunda mı kalıyoruz acaba? Olabildiğince özgürleşip eski amatör hissimle, hiçbir beklenti içine girmeden üretebilmek istiyorum. Ama hayatını da devam ettirmek lazım… İşte o matematiği kurmak istiyorum.
Son albümün “Rengarenk” bu amaca hizmet edecek mi?
Büyük bir şans benim için “Rengarenk”… Bundan önce bir tek “Sertab Gibi” albümümde bunu hissetmiştim. Şans, çünkü albüm yapmak son derece sinir bozucu bir süreç. O kısa zaman diliminde bir iş çıkartmak zorundasın. Kimya tutacak ve ortaya iyi bir iş çıkacak. Bu her zaman olmayabilir. Bu albümde işler tıkırında gittiği için şanslı hissediyorum kendimi.
Internetin dayatmasıyla birlikte aslolan artık şarkı değil mi? Neden albüm yapmakta direniyorsun?
Ortada duran bir yapı var, o direniyor. Aslında müziği üretenler de müziği satın alanlar da bu değişime hazır. Şarkıya odaklanmak gerekiyor. Bir albümü en az 10 şarkı ile yapmak gerekiyor gibi klişeler değişiyor, değişmek zorunda. Niye 10 şarkı yahu? Eskiden bir oyun vardı ve bunu oynuyorduk. Ama bu oyun bozuldu. Sistem de direnemeyecek sanıyorum daha fazla.
Albüme adını veren “Rengarenk”in; “Poşet”, “Sopa”, “Sevdanın Vuruşu” gibi yaz şarkıları arasında şansı nedir, bir şansı olması gerekir mi?
“Rengarenk” yaz şarkısı olur mu bilmiyorum. Çıkışım farklı bir şarkı biliyorsun; “Koparılan Çiçekler”. Demir’le “Slumdog Millionnaire”e gitmiştik, o filmin müziklerinden “Ringa Ringa” çok hoşumuzu gitti. Kafamda bir yere attım bunu. Sonra albümü yaparken birden aklıma geldi. Bundan bir pop şarkısı çıkar mı dedim. Üzerinde epey çalıştık Mustafa Ceceli’yle. Sonra nakarattaki “Ringa Ringa” yerine hangi sözü yazmalıyım diye kara kara düşünürken aklıma Nil’i (Karaibrahimgil) aramak geldi. Nil her zamanki yaratıcılığıyla “Rengarenk”in sözlerini yazdı. Benim yaptığım işler açısından “Kumsalda”, “Zor Kadın” kulvarında. Ama ben bunu insanlar Reina’da, beach’lerde eller havaya dans etsin diye yapmadım.
Demir Demirkan’la müzikal birlikteliğiniz iki prodüktör ortak olarak istediğiniz noktaya geldi mi?
Biz bambaşka müzikal geçmişlerden geliyoruz. O rock’ n roll yaparken ben Maria Callas dinliyordum. Müzikal yolculuğumuz; farklı gelişmiş olmasına rağmen; “Sertab Gibi” de aşkla, özgürce yaşadığımız şey, bu iki geçmişin aynı potada erimesiydi. Ve o zaman fark ettik ki ikimizden enteresan bir kimya çıkıyor. Kimya falan derken şirketimizin adını da Simya koyduk. Şirket bunun ilk aşamasıydı. Şimdi yurtdışında “Painted On Water” projesiyle ikinci aşamaya taşımaya çalışıyoruz bu kimyayı.
Nedir Painted On Water?
Çok emek ve para harcadık bu işe. Elinde sihirli bir değneğin yok ki; bir anda dünya müzisyeni olamıyorsun. Kendi kimliklerimizi yok etmeden grup mantığıyla yurtdışında konser yapabilmek için uğraşıyoruz.
Eurovision’da kazandığınız başarı birçok insanın zihnindeki önyargıyı yıktı. Birinci olduktan sonra dünya kariyerini doğru yönetebildiğini düşünüyor musun? Belki maNga da feyz alır…
Bana bu soruyu iki yıl önce sorsaydın çok farklı bir cevap verirdim. Ama şimdiki aklımla cevabım farklı olacak. Eurovision çok büyük bir ritüel. 150 milyon insanın izlediği popülerliğini yitirmeyen önemli bir platform. Ayrıca çok da eğlenceli bir hadise; bu keyfi çıkararak yarışmak lazım, bu bir dünya oyunu. Ben öyle bakmayı becerememiştim. Buna bir Sertab başarısı olarak baktım, kişisel gördüm. Şunu da diyemedim: “arkadaşlar benden MTV karakteri olmaz bu saatten sonra”. Benden; kendi dilinde dünya müziği kategorisinde şarkılar söyleyecek bir kadın yaratmak mümkün olsaydı o zaman; her şey bambaşka olabilirdi. Aradan yedi yıl geçti şimdi kendimden emin biçimde bunu hayal ediyorum…
Internette sosyal medya ortamlarında da varsın. Oradaki duruşundan memnun musun?
Sosyal medya çok zorlu bir mesele. Orada olduğun zaman son derece şeffaf da olmalısın. Ama insanlar bir garip. İçinden geleni söyleyemiyorsun, herkes başka yöne çekiyor. Ben mesela farkında olmadan Twitter kraliçesi olmuşum. 52 bin civarı takipçim varmış ve çok önemli bir şeymiş. Ben bunun için bir şey yapmadım. Neredeyse bütün sosyal medya alanlarında varım ama nasıl yöneteceğimi bilmiyorum. Fan’ları örgütlemek çok önemli, tüm dünyada bu böyle. Şu an Twitter ile müziği nasıl buluştururum diye kafa patlatıyorum ve albümün ilk konserinde bu anlamda bir sürprizim olacak.
Söz konserden açılmışken, konser takvimi nedir?
Tahmin edebileceğin gibi temmuz boyunca sahil şeridindeyiz. Görüşmeler sürüyor. Öte yandan iyi bir konser prodüksiyonu çok pahalı bir şey. Bu sponsor kapısı çalma meselesi beni o kadar yoruyor ki… Herkes sponsor arıyor, çünkü iyi bir konser yapabilmek için sponsor şart. Belediyeler, sağ olsunlar insanları halk konserlerine alıştırdılar. İnsanlar, konseri çekirdek çiterek bedava izlenecek bir şey sanmaya başladılar. Ama dünya standartlarında konserler yapabilmek için finansmana ihtiyaç var.
Yarın piyasaya çıkacak “Rengarenk”i, dinleyici Sertab da beğendi mi?
Albümün içinde tek bir dil yok, değişik ruh halleri var. Bu albümün farkı da bu olacaktır. Adı o yüzden “Rengarenk”. Birazcık “Sertab Gibi” tadında birazcık “Kumsalda” tadında, biraz Sezen tadında… Her albümde bir şeyi “tekrar edeyim” istiyorum o anlamda “İkimiz Bir Fidanın” var. Elimin kolumun uzandığı ne kadar yer varsa onların toplamı gibi “Rengarenk”…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



