30 Kasım 2011 Çarşamba

Aşk ve hayvanlar alemi

Bu yazı; 46 Dergisi'nin Kasım-Aralık 2011 Hayvanlar Sayısı'nda (Animals Edition) yeralan Tak'ıntı adlı köşe yazımın tıpkısıdır.

Sabahın körü… Elinin körü demek istiyorum çalar saate; çalma ulan, biraz daha uyuyacağım. Ben biliyorum ne zaman kalkacağımı. 5 dakika daha işte… Lan bi sus! Zaten terk edildim…

Kedi nerde ki acaba? Alarmı duymaması mümkün değil. Pavlov’un İranlı kedisi… Çünkü bu alarm çaldığında maması, suyu geliyor önüne. Çoktan yanıma gelmiş olmalıydı, tuhaf şey…

Akşam çok mu mama verdim? Karnı tok sırtı pek mi? Nerdesin İran prensesi, nerdesin sevgilim; yemek vakti… Sevgilim? Sevgilim yok ki artık benim…

Kettle’a bastım. Çok su koymuşum, uzun sürdü kaynaması. Nesi var, hasta mı, bir yerde kapalı mı kaldı? Kediyi bulup sonra yeniden depresyona girmem lazım, acelem var.

Kızım nerdesin? Hadi çık ortaya… Uğraştırma beni kargaların kahvaltı saatinde. Yok! Hiçbir yerde yok. Evin içinde kendini kaybettirmek istediğinde kaçtığı tüm sığınaklara baktım, yok. Ses yok, seda yok, miv yok, miyav yok. Büyük bir sessizlik…

Pencereler kapalı. Hasta olsa, ölse evin içinde bulamamam mümkün değil. Sır mı oldun prenses? Sen de beni terk eden o kızın yanına mı gittin?

Ben fark etmeden apartmana mı kaçtın? Bir komşu eve aldı belki… Kapıları çalan benim komşular, benim kızı gören var mı? Görmemişler...

Yahu nerdesin? Bana bozulduysan, bir yanlışım olduysa kusura bakma; bugünlerde kafam karışık biraz. İşler pek iyi gitmiyor. Biliyorsun sevgilim de terk etti beni.

Hem sevinmen lazım senin bunlara… İşsiz kalırsam hep senin yanında olacağım. Beni kız arkadaşımla paylaşmak zorunda da kalmayacaksın, sadece senin olacağım. Mamanı geciktirmeyeceğim. Kakanı, çişini daha sık temizleyeceğim bundan sonra. Her sabah tarayacağım seni. Ama çık artık ortaya, korkmaya başladım. 
İnsan daha çok yalnız kalabilir mi?

Aşıktım ben o kıza… Terk etti gitti beni. En yakın şahidi sensin olanların. Ne suçum vardı benim?

“Öküz geldin öküz gideceksin, kibar ol biraz” dedi. Ne kabalığımı gördün sen söyle. Biraz kilo aldım, “ayı gibi oldun, rejim yap” dedi. Söylesene o kadar şişko muyum ben? Kavga ettik, iş uzamasın diye evden gidecek oldum; arkamdan “köpek gibi döneceksin!” diye bağırdı. Onu güldürmek istedim, şakalar yaptım; “maymunluk yapma bana, hiç havamda değilim” dedi, bozdu fiyakamı. 

Geceleri içim kazındı ekmeğin köşesine peynir koyup yiyecek oldum; “boğazına hakim ol mutfak faresi” diye fırça attı yattığı yerden. Gitarı alıp iki tıngırdattım; “senin karga sesini dinlemek zorunda mıyım, dizi seyrediyorum” dedi, susturdu. Habire vıdı vıdı konuştu, söylediklerini dinlemedim. Sonra hatırlamayınca “balık hafızası var sende, hiçbir şeyi aklında tutamıyorsun” diye çıkıştı. Eski sevgilimin fotoğrafını gördü; “nerden buldun bu at gibi karıyı” diyip kahkahayı bastı. Eve erkek arkadaşlarım gelecek oldu maç seyretmek için “söyle o eşek heriflere ayakkabılarıyla girmesinler, yeni temizlik oldu, böcek gibi ezerim hepinizi” diye uyardı.

Bir tek yatakta… “Hayvansın!” diyordu. Belki de ondan terk etmiyordu beni. Ama o kadar kalbimi kırdı ki sonunda yatakta da kedi gibi oldum, heyecanımı kaybettim. Ve arkasını dönüp çıktı. Kedimle kaldım. İranlı prensesimle…

Şimdi o da gitti. Buhar olup bulutlara karıştı. Bulut olup başka iklimlere bulaştı.

Günler günleri kovaladı. Prenses dönmedi. Bizim şehre yağmurlar yağdı. Ortalık buz kesti. Boğaz Köprüsü’nün pavyon ışıkları yanıp yanıp söndü defalarca. Çöp arabaları, hurdacılar, kalaycılar, eskiciler, hırsızlar geçti mahalleden. Üst katlardan bakkala sepetler sarkıtıldı. Uçaklar geçti şehrin üstünden. 

Adını Jonathan koyduğum sürü lideri martı benim balkonun üstünde çığlık çığlığa konuştu. Senden bir haber getirdi bana. “Dönecek…” dedi, “prenses dönecek biraz daha sabır”.

Bir gün geldin balkon kapısından. Akşam saati babası eve gelmeden minyatür kale maç yapmış; pencereden annesi “yemek hazır” diye bağırdığında kös kös eve dönen bir çocuğun suratıyla döndün evine. 
Biraz su içtin. Sevdim saçlarından. Sevdim, sevdim, sevdim…

Sonra telefon çaldı. Arayan O’ydu. “Çok pişmanım, yeniden deneyebiliriz” dedi.

Sana baktım onay almak için, gözlerinle “hayır” dedin sanki. Hiçbir şey söylemeden telefonu kapattım. Hayvanlar gibi ağladım.

11 Kasım 2011 Cuma

HAKAN, BEN VE BİZİM ÇOCUKLAR...

Bir gün Hakan için böyle bir yazı yazmaktan hep korktum. Hakan'ın hızlı yaşantısının, taviz vermez "serseriliğinin" yaşı ilerledikçe başına bela olduğunu, bünyesinin kaldırmadığını gördükçe kaygılarım arttı.
Hakan'la iki iyi arkadaşın en derinlerde paylaştığı samimiyeti, yakınlığı paylaştık... Şimdi bugün Hakan'la hikayemize bakınca 20 yılı doldurmuşuz neredeyse. Bu kadarmış... Bundan sonrası benim zihnimde ve onun ruhunda birikecek...

20 yılın son 6-7 yılı uzak düştük birbirimizden... Ben ondan uzak kalmak istemezdim. Ama bir gün, neden öyle olduğunu bilmiyorum, çok canımı acıttı benim.Söylemek istemediğine emin olduğum sözler söyledi. Bir başkası söylese affederdim. Hakan'ı affedemedim. Birlikte geçirdiğimiz o deli dolu yıllar; eğlenerek yaptığımız onca derginin heyecanlı tarihi boyunca bana tek bir kötü söz söylememiş, çok sevdiğim ağabeyim Hakan'ın bu hoyratlığını kaldıramadım. Ben de zor zamanlar geçiriyordum... Kırıldım. Tarifi mümkün olmayan bir biçimde gücendim Hakan'a...

Ondan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Zaten birçok eski dostu teker teker uzaklaşmıştı Hakan'dan. Her şeye rağmen onun yanında kalan Tolga; son kalesi Tolga'yı da kırdığı için kendine mi kızdı; ben kırıldığım için bana mı bozuldu bilmiyorum. Ama kendine kızmış olması daha kuvvetli bir ihtimal. Öyle olmasa araya ortak arkadaşlarımızı sokmaz, yeniden bir araya gelmek için çaba göstermezdi. Peki neden düzelmedi aramız?

Dediğim gibi mesele aramızdaki sevgi bağının derinliği ile ilgili... Sonra kendisi de çok üzüldü ama ben o kırgınlığı bir türlü atamadım üstümden. Bir gün bir yerde karşılaşıp kaldığımız yerden devam edeceğimize emindim. Karşılaşmadık. Sonra etrafı iyice tenhalaştı Hakan'ın... Birkaç kişi belki... Onlardan da haber gelmedi hiç... Bir ses, bir nefes duyuyordum; biliyordum orada bir yerlerde yaşıyor Hakan. Bir gün bir yerde karşılaşacağız, hiçbir şey söylemeden kucaklayacağız birbirimizi; kaldığımız yerden devam edeceğiz hayata... Olmadı.

Onca ortak arkadaşa rağmen ne Hakan'ın hastalandığını, kanserle mücadele etmeye çalıştığını; ne de yenik düştüğünü duydum. Ne acı... Cenazesi kalktıktan sonra haber geldi. Bak bir varmış, bir yokmuş...
Pişman mıyım? Evet. İçimdeki o kırgınlığı yenemediğim için, her şeyi unutup yanına gitmediğim için, ona son bir kez "seni seviyorum Öneş; ben çoktan unuttum olanları" diyemediğim için; sarılıp veda edemediğim için, hastalığından haberdar olmadığım için, benim ondan vazgeçtiğimi düşünerek bu dünyadan gittiği için çok pişmanım. Bu yazdıklarımı okuması mümkün olursa; eğer gittiği yerde buna izin veriyorlarsa okumasını rica ediyorum. Öneş... Seni çok seviyorum, hep sevdim...

Seni çok seven birçok eski dostunun hiç haberi olmadı... Son yıllarında çok uzak düştün bizden... Kırgınlığın bize değildi; kendineydi, başına gelen ve seçme şansın olmayan kimi insanlaraydı; biliyorum. Belki bizi çok sevdiğin için o kızgın, kırgın, küskün halini saklamak istedin... Ama ben, en çok ben eksik kaldım bu dünyada sen gidince... Eskisi kadar yakın olmasak da, dertleşemesek de, karşılıklı rakılar içmesek de; yazılar, şiirler yazıp birbirimize okuyamasak da, yeni dergi projeleri yapıp heyecanlanamasak da, Galatasaray maçlarına gidemesek de; şarkılardan, filmlerden konuşamasak da; biliyordum sen oralarda bir yerlerde yaşıyordun. Soluk alıp veriyordun. Ve kaldığımız yerden devam etmek bir gün; ihtimal dahilindeydi...

Şimdi o dünyevi ihtimal yok. Hayatımın sonuna kadar saklayacağım yüzlerce güzel anımız; senin onca serseriliğine rağmen çocuk olan ve artık hiç yaşlanmayacak yüzün kaldı elimde, içimde... Ben de ölene kadar bir mıh gibi aklımda tutacağım* onları...

Boğaziçi Üniversitesi'nin en yakışıklısı Hakan Öneş... Okulun futbol takımının golcüsü... Vakit buldukça Bodrum'a kaçan serseri... Yüzünden gülücük eksik olmayan, o pırıl pırıl zekası nedeniyle gözlerinden ışık saçan, yardımsever, duygusal Hakan... Tatlı dilliyle, yakışıklılığıyla istediği her kızın kalbine giren; derdi sadece çapkınlık bile olsa hiçbir kadını kırmamayı beceren; ama defalarca kırılan naif zampara...

İlk aşkı Elif'i hiçbir zaman unutmayan; "her şey Elif'le başlar" diyip her kadında Elif'i arayan romantik... Öyle ya her şey Elif'le başlar... Elif, be, te, se...*

Hakan'la tanışmamız 1992 yılına denk gelir. Kanat (Atkaya)* Hürriyet'teki muhabirlik görevinden ayrılmış Interpress'e çağrılmıştı. Bir gençlik dergisi istemişlerdi Kanat'tan... O güne kadar yapılan dergilerden farklı; düşünen ama ahkam kesmeyen bir gençlik dergisi olacaktı. Komik olacaktı, zeki olacaktı, fırlama olacaktı, cesur olacaktı. Yeni bir şey söyleyecekti...

Kanat beni çağırdı. Laneth adlı fanziniyle ve samimiyetiyle müthiş bir iş başarmış Çağlan Tekil'i* çağırdı. Moda'dan kadim dostu sıkı gazeteci Demiray Oral'ı* çağırdı. Sonra Elif Key* geldi, Esra Okutan* geldi... Fotoğrafları Enis Tayman* çekiyordu. Sayfaları Ergün Gündüz çiziyordu. Derginin yazarları arasında Atilla Atalay, Hasan Kaçan, Özdemir İnce, Kerem Atabeyoğlu, Sevin Okyay, Kutlukhan Kutlu gibi isimler vardı. Yeto yazıyordu (Yetvard Danzigyan)*, Dünya Raporu adlı köşeyi Cem Aydın* kaleme alıyordu.

Dergimizin adı GO (Genç Olmak) oldu... Müzik, sinema, gece gezmeleri, dünya meseleleri, memleket meseleleri, aşk, siyaset, moda; içimizden ne geçiyorsa yazıyorduk. "Tarih kitapları çöpe!" dedik, "Gerçek tarihi istiyoruz!", "Yılmaz Güney filmlerine özgürlük!" dedik. Atatürk'ün Bursa Nutku'nu poster olarak yayınladık. Bir motokros yarışı izlenimi yazısında aşktan söz edebiliyorduk. Türkiye'nin gerçek anlamda ilk gece gezmeleri yazıları GO'da yayınlandı. İlk kez sokaktan insanlarla moda çekimini de GO Dergisi yaptı. Yeri geldi Tarkan'la Kenan Doğulu'yu aynı karede bir araya getirdi GO. Kenan'ın Tarkan'a eşek kulağı yaptığı pozu poster olarak veren dergi yine GO'ydu... Henüz Cartel ortada yokken Karakan'ı, Cinai Şebeke'yi Almanya'da keşfeden, röportaj yapan dergiydi... Türk filmi repliklerini derlemeyi ilk akıl eden dergi de GO'ydu, astrolojiyle ilk dalga geçen dergi de. 5 Nisan krizinde bağlı bulunduğu dergi grubu darbe alana kadar da efsane olarak devam etti. Çok sattı, çok sevildi.

Biz GO'yu çıkartmak üzere Interpress'e gittiğimizde Hakan oradaydı. Yayın Koordinatörü olarak aramıza katıldı. Hepimiz benzer bir ruh halini paylaşıyorduk sanki.  Yolumuz, hayata bakışımız aynıydı. Her gün sabahlara kadar çalışır hiç şikayet etmezdik. Şikayet ne demek, çok mutluyduk. Maaşlarımızı bile ortak kullanırdık. Birinin parası biterse diğerinin parası harcanırdı.

Hakan'ın herkesle arası iyiydi belki. Ama ben ve Hakan bir başka yakın hisseettik birbirimizi. Çok kısa sürede çok yakın dost olduk. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmedi, aramızda hiçbir sır kalmadı.
O zaman yazdığımız gece gezmesi yazıları çok ses getirmişti. Çağlan'la mekanları paylaşırdık. Çağlan rock mekanları yazardı, ben de o günlerde moda olmuş tabiriyle tiki mekanları. Mekan sahiplerine haber vermeden gider; içer, sapıtır, eğlenir, kavga eder; her ne yaşarsak yazardık. Bir keresinde ismi lazım değil ünlü bir mekanın kapısında body guard'lardan temiz bir sopa yemiştim; onu da yazmıştım. Bir meyhanede toplu bir kavgaya karışmış onu da yazmıştık. Çağlan headbang yaparken kafasını bira bardağına çarpıp kan revan içinde kalmıştı, hastanelik olmuştu onu da yazmıştı. Bir kızla tanışırdık sonra isim vermeden o gece tüm yaşadıklarımızı bile yazmaktan geri kalmazdık.
İnsanlar bu gerçeklik duygusunu, samimiyeti seviyordu sanıyorum. Konuşur gibi yazıyorduk. Internetin olmadığı o yıllarda kullandığımız dergi dili bugünkü internet üslubuna çok yakındı. Bunda hepimizin fanzincilik geleneğinden gelme ve/veya sokak çocuğu olmasının etkisi büyüktü...

İşte o tiki mekan gezmelerine Hakan da gelirdi benimle... Kimbilir kaç mekanda kaç anımız var... Hele sabaha karşı işten çıkıp rahmetli Ceylan Çaplı'nın 2019'una gidişlerimiz dün gibi aklımda... Bir keresinde mekanda Hakan ve ben bir takım, rahmetli Uzay Heparı ve bir arkadaşı öbür takım; tek pota basket maçı yapmıştık gece vakti. Fena yenmişti Uzay ve arkadaşı bizi. İkisi de zımba gibiydi. Biz Hakan'la sarhoştuk...
Kış gelince de bu kez Talimhane'ye 19'a 20'ye giderdik. Hakan sarhoş olunca dili dolaşır "Twenty'ye gidelim" diyemezdi. "Tiventidelim" diyince ben mesajı alırdım. Hakan Öneş hemen hemen bütün gece mekanlarında tanınırdı, büyük itibar görürdü. O yıllarda birlikte ne kadar eğlendiğimizi anlatmam mümkün değil.

GO Dergisi'nden sonra kopmadık Hakan'la... Akşam Gazetesi'nin kuruluş döneminde Hakan'a gazetenin pazar ekinin yayın yönetmenliği teklif edildi. O da hemen GO ekibinden çekirdek bir kadroyu toparladı. Gazete yayınlanmadan 4-5 ay boyunca Pazarca adlı bu ek üzerinde çalıştık. Bana soracak olursanız şahane bir pazar eki oldu. Gazetenin yayınlandığı ilk pazar günü ilk sayımız piyasaya çıktı. Arkasından da bize yol verdiler :) Mehmet Ali Ilıcak ve kurmayları fazla "entel" bulmuş pazar ekimizi, aynen böyle dediler :) Kime göre entel? Mehmet Ali Ilıcak ve kurmaylarına göre entel :) Olur böyle şeyler; güldük, geçtik. O güne kadar aldığımız maaşları birleştirdik ve işsiz kaldığımız dönemde hep birlikte yedik.

Hakan'la birlikte bir sonraki durağımız Boyut Yayın Grubu oldu. O dönemde Boyut, farklı bir şirket üzerinden süreli ve çeviri yayınlar çıkarıyordu. Bu "enteresan" dergileri hafiften gizli kapalı biz çeviriyorduk. Ben, Hakan ve Demiray... Aslında çevirmiyor, "resimlerine" bakarak yeniden yazıyorduk. Hayatımda en eğlenerek çalıştığım dönemlerden biridir.
Yeri gelmişken; Boyut Yayın Grubu'ndan söz etmek isterim. Boyut, Hakan'ın ben tanışmadan önce; yani Interpress'ten önce çalıştığı şirketti. Sonradan öğrendim ki hastalığı ortaya çıkana kadar da yine Boyut'ta editörlük yapmaktaymış Hakan. Yani Boyut'la başladı, Boyut'la veda etti. Boyut'un sahibi Bülent Özükan baba adamdır. Ne zaman zora düşse destek olmuştur Hakan'a...

Derken Sportif Yayıncılık dönemimiz başladı. Bu kez eski dostumuz görsel yönetmen Hatice'nin aracılığıyla Health and Shape Dergisi'nin yazıişleri ekibi olarak Şişli'deki yeni ofisimizde çalışmaya başladık Öneş'le... Yine çok eğleniyorduk. Aslında işin en komik yanı, bizim gibi iki sokak çocuğunun, serseri mayının Health and Shape gibi bir derginin içeriğini üretiyor olmasıydı. Ama ikimiz de işine çok saygılı, profesyonel dergicilerdik. Kendi aramızda şakalaşırdık: "her türlü dergi itinayla yapılır, yeter ki işimize karışmasınlar!"

Health and Shape iyi gidiyordu. Patronlar, reklam potansiyeli olan yeni bir dergi çıkarmaya karar verdiler: "Anne ve Çocuk"... Onu da çıkarttık. Hem de pek güzel çıkarttık. Anne ve Çocuk için editör olarak yine eski GO'cu Esra Okutan katıldı aramıza. Hatice gitti yerine Gülçin geldi görsel yönetmen olarak. Reklamlarımızı dönemin ünlü mankeni Neslihan Yavuzcan alıyordu. Neslihan da çok kafa kızdır... Ofisboyumuz şahane insan Yaver'di. Yaver şimdi İstanbul'un gözde mekanlarında baş barmen olarak çalışıyor. Patronlarımız dediğim de Deniz Berdan'la Kerem Zorlu'ydu. Hiç haklarını yiyemem, çok iyi patronlardı. İşimize karışmadılar hiç, saygılıydılar. Neticeye bakıyorlardı.

Derken Hakan'la bir sürtüşmeleri oldu patronların. Hakan böyle durumlarda pek alttan almazdı. Yollar ayrılma noktasına geldi. Hakan gitsin siz kalın dediler. Dediğim gibi seviyordum Deniz Hanım ve Kerem Bey'i. Ama ne yazık ki biz ekip ruhuyla hareket eden ve bununla gurur duyan adamlardık. Esra'yla birlikte, anca beraber kanca beraber dedik ve Sportif Yayıncılık'ı geride bıraktık.

Sportif, Hakan'la aynı çatı altında çalıştığımız son işyeri oldu. Sonraki dönemde de hiç kopmadık. Yine birlikte gezdik, tozduk, dertleştik, yazılar yazdık, çapkınlık yaptık, ağladık, güldük, birbirimize koltuk çıktık. Bilardo oynadık, rakı içtik, bira içtik, maç yaptık, maç izledik...
Bir ara; Hakan'ın Ulus'ta hep oturduğu, bizim için bir mabed olan o meşhur evi kiraya verdiler. Hakan da kısa bir dönem Küçük Bebek'te bir evde kirada oturdu. Hiç unutamadığım bir evdir. Evin ortasında kocaman bir bar vardı ve ev neredeyse birebir bir tekne gibi dekore edilmişti... Hey gidi...

Rahmetli babamı da çok severdi Hakan. Baba gibi severdi. Babam da onu... Erhan Abi der başka birşey demezdi. 98'de babam aramızdan ayrıldığında kendi babası ölmüş kadar üzülmüştür... Ve dilerim şimdi orada babamı bulmuştur...

2000'lerin başında evlendiğimde düğünüme geldi Hakan... Yakın bir silah arkadaşını kaybetmiş gibi mahsundu. Yine de benim için çok sevindi, mutlu olmamı diledi... Evli olduğum dönemde sık görüşemedik Hakan'la... Telefonla konuştuk, sohbetler ettik. Boşandıktan sonra da bir gün size yazının başında söz ettiğim ve beni çok kıran o olay gerçekleşti. Hem benim hem de Hakan'ın duygusal olarak kötü bir dönemimizdi... Ama ne yazık ki o olay bizim için büyük bir kopuşun başlangıcı oldu... Bugün artık aramızda olmayan ve hayatta olduğu dönemde de arkadaşlığını çok özlediğim Hakan'la sonsuzluğa uzanacak bir ayrılığın başlangıcı...

Hakan Öneş, delikanlı adamdı. Öyle olur olmaz satmazdı insanı. Elinde 5 lirası varsa 4 lirasını sana verir, o 1 lirayla idare eder, sana da çaktırmazdı. Büyük bir gönlü, kocaman bir kalbi vardı. Sevdikleri için en önemli işini, gerekirse sevgilisini yatakta bırakır yardıma koşardı. Hakan Öneş nesli tükenmiş adamlardandı.
Biz; birkaç kırılgan adam, kimsenin kötülüğünü istemeden, kimsenin üstüne basmadan bir süre omuz omuza savaştık bu hayatla. Kafamızı kızdırdılar mı ceketimizi alıp çıktık. Birimize bir numara yaptılar mı  hepimize yapılmış saydık. Nefis bir hayatımız vardı. Çünkü birbirimize inanıyorduk, güveniyorduk. Elimizde ne varsa paylaşıyor, şu iki paralık hayatla dalga geçiyorduk... Bir daha yaşamak için neler vermezdim o günleri...

O günleri bir daha yaşayamayacağız. Ben hayatımın geri kalanını Hakan'sız yaşayacağım. Ona, son bir kez sarılmamış olmamın, ben sana küsemem oğlum, gel kaldığımız yerden devam edelim diyememiş olmamın acısıyla yaşayacağım. Onunla konuşacağım rüyalarımda beni duyması için bağıracağım buradan oralara...
Ben artık Hakan'sız yaşayacağım. Bir yanım eksik...

KİM VE NE
* Kanat Atkaya/Hürriyet Gazetesi Köşe Yazarı/TRT Futbol Yorumcusu
*"...bir mıh gibi aklımda tutacağım..."/Attila İlhan (Ben Sana Mecburum)
* "Elif, Be,Te, Se..."/Hakan Öneş (Rapsodi in Blue Dergisi/Interpress/1993) Köşe Yazısı/disiplin başlık
* Çağlan Tekil/Blue Jean Dergisi Yayın Yönetmeni/Radyo Program Yapımcısı
* Demiray Oral/Taraf Gazetesi Köşe Yazarı
* Elif Key/Habertürk Gazetesi Köşe Yazarı
* Esra Okutan/ Serbest gazeteci/Kitap editörü
* Enis Tayman/Radikal Gazetesi Muhabiri-Yazarı
* Yeto (Yetvard Danzigyan)/CNBC-e Editör
* Cem Aydın/Doğuş Medya CEO

10 Kasım 2011 Perşembe

Yaşsız adamın vedası...

Hakan Öneş... Neler neler paylaştık seninle... Şimdi çok acı çekiyorum ama seninle bu acıyı paylaşmam mümkün değil. Uzak düşmüştük ama bu dünyada olduğunu biliyordum en azından... Şimdi uzaklardasın; bir ihtimal bile değilsin artık... Belki bir gün o ihtimallerin bulut olduğu bir gökyüzünde yine bira içer bilardo oynarız, birbirimize yazılarımızı okur, çaktırmadan ağlarız... Yağmur olur yağarız... 
Bari orada rahat et Hakan; seni hep özleyeceğim...

7 Ekim 2011 Cuma

ne supersiniz ne de kahraman! tak'inti.....(46)


Süpermen’in aslında insanüstü bir canlı olarak adında “insan” göndermesi olması başlı başına bir çelişki; Süperadam! Yani, önce adamsın Süpermen… Ama süpersin. Bir kere uçuyorsun. Çağırdığımızda nerede olsan duyuyor, yardıma koşuyorsun. Aslında sadece insan olsan; böyle her çağırdığımızda yardıma koşan, insanın iyiliğinden başka bir şey düşünmeyen; karşılıksız iyilik eden sıradan bir adam olsan bu kadar sevilmezdin diğer insanlar tarafından. Enayi derlerdi sana. “Ensesine vur lokmasını al” derlerdi, şapşal derlerdi; en iyi ihtimalle de saf…
Sen de gayet iyi biliyorsun ki, ne kadar iyi yürekli bir kahraman olsan da sevilme nedenin bu değil. Süper olduğun için seviyorlar seni. Onlardan daha güçlü olduğun için “iyi geçinelim” diyorlar, “neme lazım; yarın tersine denk gelir; biz de sakata gelmeyelim” diyorlar. Aslında senden korkuyorlar. Hele bir kriptonitsiz kal, elden ayaktan düş; bak nasıl muamele ediyor bu insanoğlu sana…
Quentin Tarantino; Kill Bill’in bir sahnesinde Bill karakterini Süpermen üzerine konuşturur. Bill, tam karşısında oturan; delice aşık olduğu ve aşık olduğu için onu güçsüz, aciz bırakmış Beatrix Kiddo’yu az sonra yok etmeyi tasarlarken anlatır…
Süper kahraman mitolojisine göre bir süper kahraman ve bir alt kimlik vardır. Batman aslında Bruce Wayne, Örümcek Adam aslında Peter Parker'dır. O karakter sabah uyandığında Peter Parker'dır. Örümcek olmak için bir kostüm giyer. İşte Süpermen bu noktada diğerlerinden ayrılır. Çünkü Süpermen, Süpermen olarak doğmuştur. Üzerindeki büyük "S" harfli kıyafeti, Kent ailesi onu bir bebek olarak bulduğunda içinde sarılı olduğu battaniyedir.  Clark Kent'in kıyafetleri ise - gözlükleri, takım elbisesi - asıl kostümdür.  Süpermen'in aramıza karışabilmek için giydiği kostümdür. ‘Clark Kent’, Süpermen'in gözlerindeki ‘insan’ yansımasıdır. Peki Clark Kent'in özellikleri neler? O güçsüz... Kendinden emin değil... Korkak... Clark Kent, Süpermen'in gözünden insanlığın bir eleştirisidir…
Süper olmak… Kimin kimi süper gördüğüne göre değişir. Çıkarcı, içten pazarlıklı, kendinden zayıfları hakir gören, kendi gibi olmayanları yargılayan, insanı insan olduğu için sevme mertebesine gelmemiş insanoğlu için “süper” itaat edilmesi gereken bir şeydir. Birinden ne kadar korkuyorsa onu o kadar yüceltir. Biri kendisinden ne kadar zayıfsa o kadar ezer. İnsan özü itibariyle hiç “süper” bir şey değildir. Bu yüzden kanunlar, yönetmelikler, anayasalar, dinler vardır. İnsanı insandan korumak gerekir. Süper kahramanlar kanunun gücü yetmediği yerde devreye girer. Adaleti sağlar, zayıfı korur. Süper kahramanların dini, ırkı yoktur. Çünkü süper kahraman insanüstü olmak durumunda kalmıştır insanın acizliği ve nefreti karşısında.
Bilinçaltınızdaki en “süper” imge Tanrı’dır. Yobazlar korkar Tanrı’dan; yaratılanı yaratandan ötürü sevdiğiniz gün ancak siz de yaratıcının bir parçası olursunuz. Clark Kent gider, Süpermen gelir. Ama bu ezbere okunan bir dua değildir; süper mesai ister.
Kendini insanlığın mutluluğuna adamış Kriptonlu Süpermen ve iyi yürekli E.T.’den sonra gelen uzaylıların iyi olanına denk geldiniz mi hiç? Hep dünyayı ele geçirmeye çalışırlar, savaşçıdırlar, yok ederler. Uzaylıya, yani diğer bir deyişle insanüstü olarak tasavvur edilen canlılara karşı duyulan korkunun temelinde insanın yetersizliği vardır. İnsan ne olursa olsun yaşamaya, güçü yetiyorsa yaşamak için öldürmeye kodlanmış zavallı bir yaratıktır. Bu nedenle süper de olamaz, kahraman da…
Ya biz Türkler… Neden tam manasıyla Türk süper kahraman yok, hiç düşündünüz mü? Kara Murat, Karaoğlan, Battal Gazi, Malkoçoğlu, Tarkan; hatta Dünyayı Kurtaran Adam… Hepsi insandır, hepsi ölümlüdür. Daha kötüsü hepsi savaşçıdır. İnsanüstüymüş gibi gösterilen kimi özelliklerine; mesela bir zıplayışta surların üstüne konmalarına, bir kılıç darbesiyle 20 Bizans askerini yere sermelerine güler geçeriz; çünkü onlar insandır. Biliriz ki bir insan bunu yapamaz. Ama milletçe kahramanızdır hepimiz. Bu nedenle tarihimizde yaptığımız hatalarla yüzleşemez, gerçek kahramanlarımıza da sahip çıkamayız. Bize, uygarlığın kralını getirse uzaylı kafasına taş atarız. Ama daha mutlu bir ülkede yaşamak için taşın altına elimizi sokmak yerine biri gelsin bizi kurtarsın isteriz. Bir süper kahraman!
Tıpkı cennet ve cehennem gibi süper kahraman da bu dünyadadır evet! Ama onurludur, sözünün eridir, dürüsttür, yardımseverdir, ilkelidir, gücün karşısında eğilip bükülmez, zayıfın üstüne basıp geçmez, doğru bildiğinden şaşmaz, savaşmaz, öldürmez… Her sabah kalkar; aynaya bakar ve gördüğü yüze tükürmeyi göze almak yerine kaybetmeyi tercih eder ve işte o zaman insan olur. Süper olur!

2 Eylül 2011 Cuma

Kafadan konular

Teoman'ın Babylon Aya Yorgi'de son Türkiye konseri vardı bu gece... Baya tribüt gibi olmuş. Ben yoktum. Gazeteler "Teo n'olur müziği bırakma, bu bir başlangıç olsun" gibisinden haberler geçtiler kendi internet sitelerine... Ya, ben anlamıyorum bu işi; sonunda fatura yine Teo'ya kesilecek; "madem bırakıyorsun, adam gibi bırak git işte medyayı aldın yanına popülist mopülist" diyecekler...
Oysa, bin yıldır Teo'nun temel sorunu bu. Samimi olduğundan şüphe eden varsa ben o kişinin samimiyetinden şüphe ederim de; samimiyet de öyle saldım çayıra mevlam kayıra bir his değil işte maalesef... Kim o sahneye çıkıp, o ilgiyi görünce coşmaz ki? Peki kim, Teo ilgiden coştukça, bir boşluk buldum buradan çakayım demez? Ben demem, ama diyecek olan çok...

Yalçın Çınar... Babamın; çok eski yıllardan, Bab-ı Ali yıllarından, Cağaloğlu'ndan silah arkadaşı... Silah? Adam öldürmeyen cinsten. Gazeteciliğin gazetecilik olduğu yıllardan, bir haber fotoğrafının ajans işi olmadığı yıllardan kalan temiz bir isim zihnimde; Yalçın Çınar... Kanser belasına yenik düştü, dün uğurladık. Babam orda ilgilenir kendisiyle diye tahmin ediyorum. Tek sıkıntım görememiştim uzun zamandır, babama bir selam yollayamadım vesilesiyle... Milliyet koridorlarında büyümüş biri olarak Yalçın Ağabey gibi birini kaybetmek nedir bilirim Türk basını açısından (medyası değil basını)...

Sertab Erener bizim gazeteye verdiği röportajda demiş ki "Fazıl Say, doğumgünü için çağırdığında yaptığı gibi telefon açıp, yüzüme söyleseydi söyleyeceğini keşke; Twitter'dan şakımasaydı". Haklı Sertab! Hikayeyi biliyorsunuz. Somali'ye AKP ile gittiği için eleştirdi Mösyö Say, Sertab'ı...
Partizanlıktır dedi, bakın bana CHP'den teklif geldi bana partizan demesinler diye onu da reddettim dedi. Ama hala gitmedin oraya? Bu saldırganlık beni sıkıyor artık. Gitmen de gerekmiyor zaten. Ama oturduğun yerden saldır; kafanı toplamadan, kıçını kaldıramadan saldıroğlusaldır... Hic gerek yok bunlara... Sen yaz usta... Bin diyezlere bemollere, uç git; biz anlarız. Politik olmak için, tepkini göstermek için ne hacet çirkinleşmeye...

Ahmet Hakan, Şahan'a "durum komedisisin kendine gel" demiş, Şahan da "sen sincapsın Ahmet, seni anime edeceğim, ele güne rezil edeceğim, yeni filmimde sincap rolü vereceğim" demiş. İki "ters kompleks" bir köprüde karşılaşmış... Ahmet Hakan, Cem Yılmaz ligini belirlemek ister, "ben o ligteyim" demek ister. Öbürü Bentley'ini park edecek yer bulamamış çünkü sitede oturuyor o kadar paranın içinde... Sadece 1 araba parkına izin varmış. Çok arabası var, gerisini sokağa park etmek zorunda kalıyormuş. Sitede oturmak, ama lüks sitede oturmak önemli Şahan için. Ahmet Hakan için de, "Cem Yılmaz daha iyi" demek önemli. Herkes kendini bir şekilde belirliyor. Cem, bize fazla bu arada. Nal toplamak da bu arkadaşlara düşüyor.

Ben Doktorlar dizisinin çılgın tekrarları devam etsin istiyorum. İlk yayınlar sırasında bu kadar sevmemiştim. Günde 8 saat Doktorlar seyrettim, Toraks BT falan, kardiyovasküler bişey bişey hepsini öğrendim. Twitter'daki etkin arkadaşlar gibi dalga da geçmiyorum. Grey's Anatomy'den sıkılıyordum bunu böyle hep seyrediyorum, terapik bişey...  @CuneytTurel başhekimse ben izlerim arkadaş :) Günde 8 tekrara rağmen AB'de, Türkiye genelinde ilk 10'da Doktorlar... Memleket doktora meraklı, ister gerçek ister yalan olsun; yeter ki doktor olsun :)

Facebook futursuzca siliyor grupları. Benim PopVirus grubumu sildiler, cengaverce saldırdık, geri geldi. Ama pek yakında yeni formata geçiyorlar. Grupları tutacaklar ama üyeleri silecekler. Eğer önemliyse sizin için o grup, derhal Fan Page'e geçirin şimdiden.

Bloomberg'de Kelime Oyunu yerine o tuhaf yarışma geldi diye çok mutsuzum. Yeni format, soru kalıpları, yaklaşım pek kötü... Oysa Kelime Oyunu, içinde zeka barındıran, mizah barındıran, ulan bu memlekette kelimelerle doğru ilişki kuran insanlar da varmış diye düşündüren bir yarışmaydı. Format yaratıcısı, Türkçe dostu İhsan Bey de hiç mutlu görünmüyor sunarken...

Lady Gaga, "Amy Winehouse'un hayatı filme çekilecekse başrolü ben oynamalıyım" demiş. Amy yattığı yerden kalksa bi saç saça girse ya bunlar... Şimdi Amy adına konuşmayayım ben... :)

8-12 Eylül arası Bodrum Karnavalı var. Son gün Mazhar Fuat Özkan çıkacak. Gitmeyi düşünüyorum. Bir keresinde Özkan Uğur abimizle bir muhabbet sırasında bana dedi ki kendisi: "Mor ve Ötesi öyle anti emperyalist takılıyo arkasında büyük sponsorlar falan var". Ben de dedim ki cevaben, "e siz de kendinize emefö diyorsunuz, bi sürü reklamda oynuyorsunuz", cok bozuldu. Bozulacak bisey yok. Din kardeşiyiz birbirimizi yemeyelim :) Mazhar Fuat Özkan'ın hastasıyız. Hepimize geçmiş olsun.

Fida Film, TNT için Hababam Sınıfı'nı dizi yapmış. Yeni yayın döneminde yayınlanacak. Felsefeci Akil Hoca'yı (Akil Öztuna) Nihat Doğan, Bedenci Badi Ekrem'i (Şener Şen) Yılmaz Morgül oynayacakmış.
Felsefe bugün Türkiye'de; Nihat Doğan'ın oradan buradan arakladığı özlü sözler, beden eğitimi de işte Yılmaz Morgül'ün ağlamaklı kırıtması...
Rıfat Ilgaz'ın İnek Şaban'ı, çalışkandı belki. Kemal Sunal'ın çizdiği Şaban karakteri gibi değildi. Ancak yönetmen olarak ne Ertem Eğilmez, ne Kartal Tibet böyle bir küstahlığa cüret etti... Fida Film, sana bişey demiyorum. Hababam, güm güm güm diyorum sadece...

* Daha çok konu var aslında ama şimdilik burada kesiyorum. Uykum geldi.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Uçuyoruz ne güzel, kamikaze...

Melike'ye yazdığım yazının üzerinden bir asır geçmiş gibi... Aslına bakarsanız buradan kız olan arkadaşlarını evlendiren adamın ağıtı gibi yazılar da yazmak istemiyorum ama Melike'nin hemen arkasından yine cancaazim bi kiz arkadaşım evlendi.
Durum, arkadan gelmesiyle ilgili değil. Ama ben mecburen bunu açıklamak durumunda kaldım.

Düğününe gidemedim. Diyeceksiniz ki, madem canın ciğerin niye gitmedin? Ben galiba yaşlanıyorum. Melike'nin düğününden dönerken de Beşiktaş'ta indim Cihangir diye, sonra yiğitliğe bok sürdürmemek için; tamam burası tamam dedim. :)

Reyhan....
"Kamikaze" diye bi şarkı yapmıştı Nil (Karaibrahimgil)... Biz o şarkıyı Baykuş'un Baykuş olduğu yıllarda marş bellemiştik. Yonca Evcimik'in "abone" şarkısına yaptığı gibi kimi jestler eklemiştik şarkıya... Hohoyt :)
Mesela "uçuyoruz ne güzel yekpare" ise laf, ben Reyhan'a bakardım; o anlardı.... (negzel)
Sanki onca kalabalık içinde bi tek ikimiz uçabiliyormuşuz gibi bi aşk vardı aramızda.... Bildiğiniz aşk değil. Keşke öylesini bilseniz.... (bu baska bi tartısma konusu)
Neler neler konuştuk... Bütün dünya küçüldü; birbirimize yekpare aşklar diledik. Hiç kanka manka muhabbeti yapmadık. Ama iki dost kaybolduk işte kimi cıvıkların arasında, kamikaze... (ölmedik ama)

Yemekler yedik, kızdık, sevindik, koltuk çıktık, birbirimizi kızdırdık... (çok da kızmadık)
Yollar yürüdük, resimler çektirdik. Ama hiç eksilmedi sevgi, nedense.... Nedensesi ikimizin arası, sizin sevdiğiniz bir arkadaşınıza ne kadar sevginiz var ki? İşte o ne kadarsa ondan fazlaydı... (matematik)

Reyhan, dağlar kızı şakasına sığınmadan, nil karabibikligilin reklamcı kafasıyla sığıştığı çok powerpoint'ten, pek bağımsız bir özgür kız çocuğuydu... Özgürlük, dünyanın dötüne koymak değildir. Nerde işte bir soluk alacaksan orda durabiliyorsan, o kadar özgürsündür diye düşündürtmüştür bana... Reyhan düşündürtmüştür, dürtmüştür... (facebook'tan bile önce)

Bi de çok yetenekli... Sanatçı bir karakter. Maalesef alla baba ona bi vicdan koyup öyle yollamis bu dünyaya... Yaşadığı tüm sıkıntılar hep o vicdandan ötürü... (aman n'olur onu hep sakla)

Bizim kız, evet şimdi şakasını yapıyorum; dağlar kızını da everdim. Hem de sevdiği adamla...
Demin de söyledim, bu herif kız olan arkadaşları evlendikçe bu platformdan ağıt yakacak sanmayın.
Bilakis size örnek olmaya çalışıyorum. (yalan bu kendime faydam yok)
Zaten pek bekar olanı da kalmadı. Adam olun ulen diycem ama hic umudum yok... Reyhan, bi el at da anlasınlar... Seni çok seviyorum. (mukabele et)

Düğüne niye gidemedim? Kıyafet bile aldım ona özel... Bi de DJ'lik yapacaktım, Kamikaze çalacaktım...
Ne oldu... Deftere 16 yazmışım, meğer 6'ymış...
Nası bi parantez açsak... 

15 Temmuz 2011 Cuma

Seda Sayan 86

Daha önce bir yazımda uzun uzun anlatmıştım... Ben mesleğe küçük yaşta Hey Dergisi'nde başladım. Kanat (Atkaya), Afşin (Akın), İbrahim (Seten), Hulusi Tunca, Ramiz Dağlı, Erdal Gökkaya, Muzaffer Kantarcıoğlu... O yılların efsane bir ekibiydik. Yıllardan 1986, ben henüz on üç yaşındayım. Abilerden, ablalardan çok şey öğreniyorum. Azıcık ofisboy azıcık çevirmenim, azıcık gazeteci olma sevdalısıyım.
Günlerden bir gün, kardeş dergi Müzik Magazin'e röportaj için Seda Sayan geldi. Seda Sayan o yıllarda 20 li yaşlarında, tırmalıyor.
Milliyet Dergi Grubu'nun fotoğraf başkanı Muzaffer Abi dedi ki bugün asistanımsın, gel stüdyoya inelim. İndik. En alt kat. Seda Sayan çekimi... Bir kanka olduk ki Seda Ablam'la sormayın :) Beni çok sevdi, ben de onu sevdim. Ahan da bu da delili... Şimdi bir araya gelince öyle konuşamıyoruz şerefsizim :)))