09 Haziran 2010 Çarşamba
BEKLENTİ MÜZİĞİ ÖLDÜRÜR
Türkiye’nin birçok önemli kadın vokalinin nostalji albümleri yaptığı şu dönemde kendi bestelerini de söylediğin yepyeni bir albüm yaptın... Müzik piyasası bu durumdayken, senin cesaretin nerden geliyor?
Müzik zorda. Bir darboğazdan geçiyoruz, ciddi değişimler yaşanıyor ve bu maalesef bize denk geldi. Müzik tarihçileri buna bir isim koyacaklar bir süre sonra. Ama bu; global MTV anlayışının sonudur! Büyük şirketler küçüldü, işler daha bireysel bir noktaya geldi. Herkes “ben evimde kendi başıma müzik üretebilirim” gibi yanlış bir kanıya kapıldı ki bence müziği öldüren de bu. Müzik, insanların gözündeki değerini yitirdi. Bu nereye gidecek onu bilmiyorum. Durum her ne olursa olsun işini iyi yapanların ayakta kalacağını düşünüyorum, cesaretim bundan.
Sence İzel’in, Işın Karaca’nın, Göksel’in yaptığı gibi sektörün beklentileri doğrultusunda nostalji albümleri yapmak müzisyen olarak onlara uzun vadede fayda sağlayacak mı?
Sağlamayacak belki… Ama Ajda’ya bakıyorsun; onun da arabesk şarkılar söylediği bir dönem var. Sektörün beklentisi farklı olabiliyor. Bu insanları “yorumcu” gibi de değerlendirmek lazım. O insanlar sadece şarkı söylemek isteyebilir, arada nefes almak isteyebilir. Kendi ürettiğin şeyden de bir süre sonra sıkılabilirsin.
Sen öyle yapmadın. Kabul etmiyorsun ama bence kendi albümlerinin prodüktörü olmak istemenin nedeni de bu…
Doğru söylüyorsun, kendi şarkılarımı söylemek istedim. Bunları ben de sorguluyorum. Amatör başlıyorsun bu işe, sonra hayatını adıyorsun müziğe ve şanslıysan sonunda gelir kaynağın da o oluyor. Müzik gelir kaynağın olunca müzikten bir beklenti içine girmiş oluyorsun ister istemez. İşin içine beklenti girince müziği sevmeden yapmak durumunda mı kalıyoruz acaba? Olabildiğince özgürleşip eski amatör hissimle, hiçbir beklenti içine girmeden üretebilmek istiyorum. Ama hayatını da devam ettirmek lazım… İşte o matematiği kurmak istiyorum.
Son albümün “Rengarenk” bu amaca hizmet edecek mi?
Büyük bir şans benim için “Rengarenk”… Bundan önce bir tek “Sertab Gibi” albümümde bunu hissetmiştim. Şans, çünkü albüm yapmak son derece sinir bozucu bir süreç. O kısa zaman diliminde bir iş çıkartmak zorundasın. Kimya tutacak ve ortaya iyi bir iş çıkacak. Bu her zaman olmayabilir. Bu albümde işler tıkırında gittiği için şanslı hissediyorum kendimi.
Internetin dayatmasıyla birlikte aslolan artık şarkı değil mi? Neden albüm yapmakta direniyorsun?
Ortada duran bir yapı var, o direniyor. Aslında müziği üretenler de müziği satın alanlar da bu değişime hazır. Şarkıya odaklanmak gerekiyor. Bir albümü en az 10 şarkı ile yapmak gerekiyor gibi klişeler değişiyor, değişmek zorunda. Niye 10 şarkı yahu? Eskiden bir oyun vardı ve bunu oynuyorduk. Ama bu oyun bozuldu. Sistem de direnemeyecek sanıyorum daha fazla.
Albüme adını veren “Rengarenk”in; “Poşet”, “Sopa”, “Sevdanın Vuruşu” gibi yaz şarkıları arasında şansı nedir, bir şansı olması gerekir mi?
“Rengarenk” yaz şarkısı olur mu bilmiyorum. Çıkışım farklı bir şarkı biliyorsun; “Koparılan Çiçekler”. Demir’le “Slumdog Millionnaire”e gitmiştik, o filmin müziklerinden “Ringa Ringa” çok hoşumuzu gitti. Kafamda bir yere attım bunu. Sonra albümü yaparken birden aklıma geldi. Bundan bir pop şarkısı çıkar mı dedim. Üzerinde epey çalıştık Mustafa Ceceli’yle. Sonra nakarattaki “Ringa Ringa” yerine hangi sözü yazmalıyım diye kara kara düşünürken aklıma Nil’i (Karaibrahimgil) aramak geldi. Nil her zamanki yaratıcılığıyla “Rengarenk”in sözlerini yazdı. Benim yaptığım işler açısından “Kumsalda”, “Zor Kadın” kulvarında. Ama ben bunu insanlar Reina’da, beach’lerde eller havaya dans etsin diye yapmadım.
Demir Demirkan’la müzikal birlikteliğiniz iki prodüktör ortak olarak istediğiniz noktaya geldi mi?
Biz bambaşka müzikal geçmişlerden geliyoruz. O rock’ n roll yaparken ben Maria Callas dinliyordum. Müzikal yolculuğumuz; farklı gelişmiş olmasına rağmen; “Sertab Gibi” de aşkla, özgürce yaşadığımız şey, bu iki geçmişin aynı potada erimesiydi. Ve o zaman fark ettik ki ikimizden enteresan bir kimya çıkıyor. Kimya falan derken şirketimizin adını da Simya koyduk. Şirket bunun ilk aşamasıydı. Şimdi yurtdışında “Painted On Water” projesiyle ikinci aşamaya taşımaya çalışıyoruz bu kimyayı.
Nedir Painted On Water?
Çok emek ve para harcadık bu işe. Elinde sihirli bir değneğin yok ki; bir anda dünya müzisyeni olamıyorsun. Kendi kimliklerimizi yok etmeden grup mantığıyla yurtdışında konser yapabilmek için uğraşıyoruz.
Eurovision’da kazandığınız başarı birçok insanın zihnindeki önyargıyı yıktı. Birinci olduktan sonra dünya kariyerini doğru yönetebildiğini düşünüyor musun? Belki maNga da feyz alır…
Bana bu soruyu iki yıl önce sorsaydın çok farklı bir cevap verirdim. Ama şimdiki aklımla cevabım farklı olacak. Eurovision çok büyük bir ritüel. 150 milyon insanın izlediği popülerliğini yitirmeyen önemli bir platform. Ayrıca çok da eğlenceli bir hadise; bu keyfi çıkararak yarışmak lazım, bu bir dünya oyunu. Ben öyle bakmayı becerememiştim. Buna bir Sertab başarısı olarak baktım, kişisel gördüm. Şunu da diyemedim: “arkadaşlar benden MTV karakteri olmaz bu saatten sonra”. Benden; kendi dilinde dünya müziği kategorisinde şarkılar söyleyecek bir kadın yaratmak mümkün olsaydı o zaman; her şey bambaşka olabilirdi. Aradan yedi yıl geçti şimdi kendimden emin biçimde bunu hayal ediyorum…
Internette sosyal medya ortamlarında da varsın. Oradaki duruşundan memnun musun?
Sosyal medya çok zorlu bir mesele. Orada olduğun zaman son derece şeffaf da olmalısın. Ama insanlar bir garip. İçinden geleni söyleyemiyorsun, herkes başka yöne çekiyor. Ben mesela farkında olmadan Twitter kraliçesi olmuşum. 52 bin civarı takipçim varmış ve çok önemli bir şeymiş. Ben bunun için bir şey yapmadım. Neredeyse bütün sosyal medya alanlarında varım ama nasıl yöneteceğimi bilmiyorum. Fan’ları örgütlemek çok önemli, tüm dünyada bu böyle. Şu an Twitter ile müziği nasıl buluştururum diye kafa patlatıyorum ve albümün ilk konserinde bu anlamda bir sürprizim olacak.
Söz konserden açılmışken, konser takvimi nedir?
Tahmin edebileceğin gibi temmuz boyunca sahil şeridindeyiz. Görüşmeler sürüyor. Öte yandan iyi bir konser prodüksiyonu çok pahalı bir şey. Bu sponsor kapısı çalma meselesi beni o kadar yoruyor ki… Herkes sponsor arıyor, çünkü iyi bir konser yapabilmek için sponsor şart. Belediyeler, sağ olsunlar insanları halk konserlerine alıştırdılar. İnsanlar, konseri çekirdek çiterek bedava izlenecek bir şey sanmaya başladılar. Ama dünya standartlarında konserler yapabilmek için finansmana ihtiyaç var.
Yarın piyasaya çıkacak “Rengarenk”i, dinleyici Sertab da beğendi mi?
Albümün içinde tek bir dil yok, değişik ruh halleri var. Bu albümün farkı da bu olacaktır. Adı o yüzden “Rengarenk”. Birazcık “Sertab Gibi” tadında birazcık “Kumsalda” tadında, biraz Sezen tadında… Her albümde bir şeyi “tekrar edeyim” istiyorum o anlamda “İkimiz Bir Fidanın” var. Elimin kolumun uzandığı ne kadar yer varsa onların toplamı gibi “Rengarenk”…
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
01:25:00
yaftaları demir demirkan, eurovision, koparilan cicekler, kumsalda, Manga, mustafa ceceli, painted on water, rengarenk, sertab erener, sertab gibi, sokak cocugu, tolga akyildiz
27 Mayıs 2010 Perşembe
fil gibi uçan yekta kopan'la dertleştik...
Dergiyi henüz almadıysanız hemen alın bence; Mehmet Turgut'un fotoğrafları iyi yazılarla daha da güzel oluyor...
Yazar, seslendirme sanatçısı, televizyoncu, radyocu, senarist, blogger, e kitap yayıncısı... Ama hepsinden ziyade içten, güleryüzlü, her muhabbetinden doymadan kalktığım, adam gibi bir adam Yekta Kopan. Yaptığı her işi sevdim bugüne kadar ama öykücülüğünün yeri ayrıdır gönlümde. Kendi de bilir ya; sıkı bir hayranıyımdır. Günlük koşuşturma içinde bir araya gelip uzun uzun konuşamamaktan muzdarip bir arkadaşı olarak röportaj fırsatı çıkınca hemen atladım üstüne. Ve bir sabah kahvesinde; metinlerden, Yekta’nın sesiyle can verdiği karakterlerden, televizyondan, internetten, hayatı anlamaktan konuştuk. Ve ben yine doymadan kalktım...
Gençliğin, eğitim hayatın Ankara’da geçti; o dönemde birçok öykü yazdın, sinema ve müzik dergilerinde yazıların yayınlandı. O yıllardan bugünlere baktığında işlerin böyle gelişeceğini umuyor muydun?
Beklediğimden çok daha iyi bir yere gitti. Yazmak ilkokulda yazıyla tanıştığım andan itibaren kafamda olan bir şeydi. Bazı şeyleri hissedersin ya çocuklukta, ben gerçekten elimde kalem olsun yazayım istiyordum. Ama bir bilinç noktasına geldiğimde yazmakla ilgili; bir gün kitaplarım çıkacak, bu kitapların okurları olacak diye hesapladığım bir an olmadı. Dolayısıyla o günden bugüne bakınca şaşırdığım bir noktadayım açıkçası.
Yazmak işten öte bir şey mi gerçekten? Okumak bu sürecin neresine düşüyor?
Günün birinde yazamayabilirim, kitaplarım çıkmayabilir; ama okumaktan vazgeçmeyeceğim. Bu ikisi benim için birbirini bütünleyen şeyler. Bu dünyayı anlayabilmek mümkün değil, bu dünyanın gerçekliğini anlayabilmek mümkün değil. Burada bir huzur nefesi alıp da yürümek mümkün değil. Bu dünyayı anlamak için; bunun kurmaca metinlere, düşünülmüş, planlanmış, kurgulanmış metinlere dönüşmesi gerekiyor benim için.
Yazmak da okumak da kendini anlamak için öyleyse..
Evet yazmak, hayatı anlamak ve anlamlandırmak için. Neden sorusunun cevabını bulabilmek, biraz daha arayabilmek için. Dolayısıyla yazmak benim için böyle, okumak bunun daha da ötesi. Okumakla bambaşka dünyalara dalıyorsun, bambaşka zihinlere girip çıkıyorsun. Gerçek hayatta temas edebiliriz, görüşebiliriz, kavga edebiliriz, sevişebiliriz, her şeyi yapabiliriz; ama birbirimizin zihnine giremeyiz. Yazmak ve yazılanı okumak, dünya üzerindeki sayısız zihinde gezinmek aslında.
Biz seni usta bir öykücü olarak tanıdık, seni roman yazmaya iten sebep neydi?
Öykü, Türkiye’de romana kıyasla daha az okunur. Roman, tüm dünyada ticari algısı daha yüksek bir türdür. Genelde de beklenti roman yazılması üzerinedir. Ben bir metni yazmaya başladığımda onun bir öykü ya da romana gideceğini bilirim. Ondan sonrası da hiç umurumda olmaz. O, bir roman olarak mı tamamlanacak yoksa öykü olarak mı, tamamlandıktan sonra onun nasıl bir yolculuğu olacak, evdeki çekmecede kalacak mı, yoksa basılacak mı; hiç düşünmem…
Basılmayan öykülerin ya da romanların da var o zaman...
Evdeki çekmecede kalan çok metnim vardır. Ben hepsine metin diyorum. O metinleri yazarken ne yayınevi, ne okur; hiçbir şey umrumda olmuyor. Hiçbir şeyi hedeflemiyorum, benim için o metnin yazılması önemli. Tabii ki basılması mutlu ediyor, okunması daha da mutlu ediyor. Bunları saklayacak değilim. Bundan sonra romanlar da yazacağım, yine öykü yazacağım, anlatılar yazacağım. Yazmaya devam edeceğim yani; meselem bu...
Yazarlık kariyerinde önemli bir dönemeç olan Hayalet Gemi Dergisi var. O dönem bir Şizofrengi’yi bir de Hayalet Gemi’yi takip ederdik deli gibi...
İlk kitabım Fildişi Karası’ndaki öykülerin biri hariç hepsi Hayalet Gemi (www.hayaletgemi.com ) öyküleridir. Sait Faik Öykü Ödülü alan ikinci kitabım Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri’nin yarısından fazlası da Hayalet Gemi’dendir. Ben de Hayalet Gemi’nin okuruydum. Sonra yazılarımı yollamaya başladım. Sonra Hayalet Gemi’nin yazarı oldum, sonra sürekli yazarı oldum ve en son döneminde Hayalet Gemi’nin yayın kurulundaydım. Bu süreç derginin nasıl bir dergi olduğunu anlatan bir süreç aslında. Yani okurunu yayın kuruluna kadar yükselten, bu kadar sarıp sarmalayan bir süreç.
Neydi Hayalet Gemi’nin en önemli farkı?
Hayalet Gemi, bir imza dergisi değildi. Yazılar “imzasız” olarak okunurdu. Yani yazının içeriği önemliydi. Daha sonraları; metnin içeriğine odaklanmak, imzayı unutmak yaptığımız bütün işlerde özlediğim ve hissettiğim birşey oldu; hala yeri dolmamıştır, hala o zihniyette bir dergi yoktur. Bence gerçekten bir mihenk taşıdır. Şizofrengi de öyle. Var mı öyle dergi artık? Twitter’dan (www.twitter.com/yektakopan ) da sordum okurlara; arşivlediğiniz, çıkmasını beklediğiniz dergi var mı diye. Roll, Şizofrengi, Hayalet Gemi ve eski Milliyet Sanat ciltleri gibi şeyler söylediler.
Ödüllü iki öykü kitabın vardı. Son kitabın “Bir de Baktım Yoksun” da Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü aldı geçtiğimiz günlerde. Edebiyat ödülleri ya da genel olarak ödüller hakkında ne düşünüyorsun?
Dünya üzerinde verilen hiçbir ödül “ bu, bu alanın en iyisidir” demez. Çok net bir fikir var kafamda ödülle ilgili. Bir jüri vardır ve bu jürinin bir algısı vardır. “Bu yarışmaya başvuran ya da değerlendirdiği alan içerisinde bu, biraz daha iyidir” der jüri. Hiçbir zaman ödüllerle böbürlenmedim. O senenin en iyi kitabını yazdım gibi bir bakış açım hiçbir zaman olmadı. Ama ödül görünürlüğün çok kısıtlı olduğu bir alanda yazarın görünmesini sağlar. Bak böyle de bir insan varmış, bu insanın böyle bir özelliği varmış diyenler olur. Evet, ödül destekleyicidir; ama bir yandan da gerilim desteklidir. Alırsınız evde bir yere koyarsınız ve karşınızda durup ‘Sen bu ödülü aldın; ama seneye ne yapacaksın’ der size o ödül.
Ödülün yaratıcılığı beslediğine inanıyor musun?
Eğer sen bunun yükünü taşıyabilir ve bununla kendini kaybetmezsen sonra yapacağın işler için bir umut yeşertir. Bu yüzden de besleyici olabilir..
Altzine ve Altkitap’tan söz etmek isterim; her ikisi de zamanın önünde yaratıcı işler ve devam ediyorlar. ..
Altzine (www.altzine.net) ; 80060’ın (bir Özen Yula, Murat Daltaban projesi, tiyatro oyunu) doğal bir uzantısı olarak başladı. Oyun için gerekiyordu böyle bir internet sitesi. Sen yapar mısın dediler, kabul ettim. Daha sonra biz bunu niye bir internet neşriyatı olarak sürdürmüyoruz diye düşündük. 98 Yılı’nın internet teknolojisinden söz ediyorum. Bir süre devam ettim Altzine yolculuğuma...
Sonra ne oldu da nokta koydun?
Türkiye’de internet ağırlıklı işler hala yeterince ciddiye alınmıyor; hala “takılmak” olarak algılanabiliyor. O takılmak başlığında artık çok yalnız kalmaya başlamıştım. Tek başıma uğraşırken içeriğinin istediğim gibi olmamaya, içinin boşalmaya başladığını hissettiğim bir dönemde artık bunu durdurmakta fayda var dedim.
Şimdi Altzine’i okurlarına teslim ettin yanılmıyorsam...
Çok mutluyum. Bütün bunlar da çok hoşuma gidiyor. Hikaye şuna dönüyor aslında ben okurken Hayalet Gemi Yayın Kurulu’na nasıl girdiysem öyle oldu. Altzine’in okuru olan çok iyi yazarlar şu anda onu yayınlıyor.
Türkiye’nin ilk online kitapevi Altkitap’ın da kurucuları arasındasın. Altkitap’ın geleceğini nasıl görüyorsun?
Altkitap’la (www.altkitap.com) ilgili çok net bir örnek vereceğim. 2000’de yayın hayatına başladı. Telif eserler basar, tam içerik basar. Bu içeriği bilgisayarınıza indirip isterseniz e-kitap formunda okuyabilirsiniz. Altkitap gündeme geldiğinde bir kısım basın bana şunu sordu: “Sizce bilgisayardan kitap okunabilir mi?”. Ben de dedim ki “Elbette, ben de fiziksel kitap çıkartan bir insanım; kokusu, dokusu vs. bizim için çok önemli. Ama bu olanla beraber alternatif bir uygulamadır. İsteyen buradan da okuyabilir.”
İkna oldular mı?
Kimsenin içine sinmedi. “Ama ben deniz kenarında okuyabilir miyim”, “Ama ben dokusunu severim”…. 2001’de bunu konuştuk. 2010’da yine bir basın ilgisi vardı. Bir gazetenin internet versiyonu için yapılan röportajda şöyle sordular: “Peki kitap sizce internetten okunabilir mi?” Gerçekten çok gülünç. Çünkü bir gazete internetten okunabiliyor ve orada bu röportaj yapılıyorsa… Ne yazık ki Altkitap’ın okuma alanları bir süre daha algılanamayacak. Ama zamanımız da sabrımız da var. Ayrıca büyük değişimler ve kabullenmeler bir kuşakta bitmeyebilir, kuşaklar içine yayılabilir. Önemli olan bir kuşağın bu konuda ısrarcı olmasıdır.
Matbu edebiyat ürünlerinin geleceği hakkında düşüncen ne yönde?
“İnternet geldi matbuyu kovacak mı şimdi” demek şeye benziyor: “aaa daktilo keşfedildi, kalemi atın”. Böyle bir şey yok. Kitap bu kadar var olduysa bundan sonra da var olacaktır. Bu cevap şemsiyesi altında her şeye bakmak lazım. İnşallah şu zaman içerisinde algılanır, Altkitap çıktığından beri bunu söylüyor. İnternet ya da benzeri ortamlarda okunabilen bir şey; ama bir taraftan da şunu söylüyor sana tamamen ekolojik bir şey. Kağıdın yok olmasını azaltabilecek bir formül söylüyor.
İnsanlar kitap fiyatlarını pahalı buluyorlar, korsana yöneliyorlar; bu anlamda da bir seçenek sunmuyor mu e kitap?
Kesinlikle! Okuduğumuz kitapların üzerindeki fiyatta dağıtım ve depolama giderleri nedeniyle ekstra bir yük var. E kitaplar parayla satılsa bile yine de matbu kitaplardan çok daha ucuz olacaktır her zaman.
Bir gün Altkitap yazarlarının e kitaplarından para kazanacaklarını hayal ediyor musun?
Evet “hayal ediyorum!”. Bütün bunlar; kapitalist bir düzen içinde onun vahşetine ne kadar direnmek istiyorsun ve o sana ne kadar saldırmak istiyor konusuyla ilgili. Eğer sermayeye üstün gelirsen para kazanman mümkün olabilir. Biz 10 senedir oraya tek bir reklam almama noktasında dirençliyiz. Elbette reklam almak dışında bir yöntem de geliştirilebilir. Her zaman copyright değil copyleft diye birşey de var! Bazen sol yumruğu da havaya kaldırmak gerekir.
Pek yakın geçmişte blog yazmaya da başladın. Fil Uçuşu ve blog yazarlığı senin için ne ifade ediyor?
Blog okumayı ve yazmayı seviyorum. Ocakta başladım. Çok özgürlükçü bir ortam. Büyük değişimler istiyorsak biraz daha rahat olmalıyız diye düşünüyorum. Internet bana dürüst ve çok sesli geliyor (www.yektakopan.com ). Fil Uçuşu da bu noktadan hareketle doğdu. Ayda 15 yazı gibi bir hedefim var. Kendim olmaya çalışıyorum Fil Uçuşu’nda. (http://filucusu.blogspot.com/)
Seslendirme sanatçısı ve televizyoncu kimliğinle ilgili konuşmaktan hoşlanmıyor musun?
Konuşmaktan hoşlanmıyor değilim. Zaman içinde bu konuda kendime daha dürüst olmak için rahat olmaya karar verdim. Yazarlık yapan bir diş hekimine, bir bankacıya “ortodonti konferansına gittiniz mi” ya da “Türk lirasına yatırım yapalım mı” gibi sorular sormayız. Ama benim gibi seslendirme yapan ya da televizyon figürü olan biri söz konusu olduğunda iş biraz karışıyor. Benim ordaki temel tedirginliğim; okurların benim yazı yazarken yarattığım dünyamı diğer dünyayla; yani para kazanmak için yaptığım işlerle karıştırma ihtimalleridir.
Hem televizyonda yaptığın işler hem de seslendirme aleminin efsanelerinden biri olman itibariyle bu kadar tedirgin olman şaşırtıcı. Çetin Tekindor, Sezai Aydın, Sungun Babacan, Alev Sezer, Toprak Sergen, Tolga Garipoğlu ve sen gibi isimlerin sesleri bir kuşak için çok güzel şeyler ifade ediyor...
İlk stüdyoya girişim 4 yaşında. 37 senedir seslendirme yapıyorum. Dediğin gibi o Devlet Tiyatrosu ya da radyoculuk geleneğinden gelme seslendirme sanatçıları farklı. Bizden öncekilerden çok şey öğrendik. Daha sonra onların daha resmi olan seslendirme üsluplarını yumuşattık. Bunun üzerine çok düşündüm, ilk kez de sana söylüyorum; Semih Sergenlerden, Macide Tanırlardan devraldık bu işi. Ama onların üslubunda çok mesafeli ve soğuk bir tavır vardı. Nasıl yumuşatabilirim bunu diye çok düşündüm.
Neydi işin püf noktası? Nasıl becerdi sizin kuşak bunu?
Seslendirme yaptığın oyuncunun oyunculuğunun üstüne çıkmadan, filmin nasıl bir coğrafyanın filmi olduğunu unutmadan ama karakterin bize yakın tonlamalarla konuşmasına da özen göstererek yaptık işi. O karakteri seyirciyle yakınlaştırdık. Seslendireceğim karakterin nasıl konuşması gerektiği üzerine çok uzun mesailer harcamışımdır. 90’lı yıllarda özel televizyonlar açılınca ucuza çalışan çevirmenlerin çevirileri üzerine prova bile yapmadan konuşmak zorunda kaldığımız oldu. Sonra bundan çok rahatsız olduk ve bu noktaya geldik.
Televizyon senin için bir kariyer hedefi üretti mi? Bir ara NTV’nin bir sanat kanalı açacağı senin de yayın direktörü olacağınına dair duyumlar almıştık...
İlk defa senden duyuyorum (kahkahalar). Keşke böyle birşey olsa. O zaman şöyle cevap vereyim; hiç kariyer hedefim olmayan bir alanda şu anda bir hedef oluştu (kahkahalar devam ediyor). İlk kez bir röportajın bir vizyon belirlediğini görüyorum, süpersin... (kahkahalar kontrol edilemiyor). Çok yorucu olurdu ama çok güzel olurdu... Son cevabım budur.
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
23:15:00
yaftaları gece gunduz, hayalet gemi, ntv, seslendirme, sizofrengi, tolga akyildiz, yekta kopan
21 Mayıs 2010 Cuma
Yaz şarkısı neye denir..
Türkiye’de “yaz şarkısı” dediğimiz şey; aslında kapı gıcırtısında oynama eğiliminde olan kimi insanlara kapı gıcırtısından biraz daha iyi bir seçenek sunma çabası. Yani yaz şarkısı gerçekten bu yaz çıkan “en iyi şarkı”ya işaret etmiyor maalesef. Bir kategori açacak olsam yabancılar da anlasın diye şöyle derdim: “oriental disco trash”.
Tarkan/Sevdanın Vuruşu: Kötü bir şarkı değil ama asla Tarkan’ın ihtiyacı olan sihirli değnek de değil. Tarkan’ın taklitlerinin bile daha iyi yaz şarkısı adayları var. Tarkan da kendini taklit ediyor zaten ama olmuyor.
Demet Akalın/Tecrübe: Pek de tecrübe konuşuyormuş gibi gelmedi bana. Daha da kolayına kaçsın isterse; sadece sözlerini değiştirsin şarkıların, nasıl olsa dinliyoruz.
Serdar Ortaç/Poşet: Serdar Ortaç’a hakkını teslim etmek lazım, bu ülkenin hit fabrikasıdır. Zamanında iyi şarkılar da yazmıştır ama Poşet gerçekten fabrikasyon; iyi bir Serdar Ortaç şarkısı bile değil.
Hande Yener/Sopa: Şarkı olarak baktığımızda 4 aday arasında en iyisi. Hande Yener elektro pop semalarından yere inerken biraz olsun müzik getirebilmiş yanında.
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
18:25:00
yaftaları demet akalin, hande yener, milliyet cadde, serdar ortac, tarkan, tolga akyildiz, yaz sarkisi, yazin sarkisi
18 Mayıs 2010 Salı
Kral Gecesi
Doğruca diyorum ama gugıldan birtakım haritalara bakmama rağmen algılayamadığım, neresi bu kongre merkezi diye soracak bir vatan evladı bulamadığım için azıcık panik atak halinde gittiğimiz yolun; aslında doğru yol olduğunu elinde KRAL TV Ödül Töreni yazan tabelalar tutan görevlileri görünce anlayabildim.
Arabayı valebeylerden birine teslim edip içeri girmek üzere yeltendik. Yeltenirken bende başka bir panik atak baş gösterdi; kırmızı halı...
Bir şekilde oradan yürümek zorundasınız ve emin olabilirsiniz ki en kötü şey kameraların arkasındaki kişilerin size dikkatlice bakıp sonra "mühim biri diilmiş" şeklinde bir ifadeyle bakmaktan vazgeçmeleri... Ben kameralar tarafından mühim biri olarak algılanmak falan istemiyorum zaten, ama işte tam olarak da bunu anlatmaya çalışıyorum; madem mühim biri değilim o zaman neden kırmızı halıda yürüyorum...
Neyse ki önümüzde çok sevdiğim Volkan Konak yürüyor. Bir ara neredeyse Melike'yi unutuyor ve Volkan Konak'ın arkasına saklanarak girme planları yapıyordum ki fotoğraf çektiren Ayça Tekindor engeli ile karşılaştım. Neyse, kırmızı halıyı kazasız belasız atlattıktan sonra kokteyl alanına ulaşıyoruz.
Hakkını vermek gerekir Haliç Kongre Merkezi son derece güzel bir mekan. Hele oranın daha önce Sütlüce Mezbahası olduğu düşünülünce... O bölge iyi oldu; Feshane, Miniaturk, Santral İstanbul, Dolphinarium falan...
Melike ile derhal içecek birşeyler tedarik edip sigara içilen bölüme çıkıyoruz ve başlıyorum not almaya ...
* Jehan Barbur ilk selam verdiğim kişi. Onun yanındaki kişi de Melike'nin ilkokul arkadaşıymış. Melike övünerek bütün ilkokul arkadaşlarını bir çırpıda tanıyabildiğini söylüyor. Ben, Facebook'tandır o diyorum, o kabul etmiyor.
* Melike gördüğü her enteresan insanı bana göstererek "bu kim" diye soruyor. Ben de hiç sıkılmadan "bilmiyorum, tanımıyorum" gibi sıkıcı cevaplar veriyorum.
* Derken Sıla ve menajeri Yasemin geliyor. Yasemin çok eski dostum. Meğer turne sırasında enfeksiyon kapmış tüm ekip... "İyi görünüyorsunuz ama" diyorum Sıla'ya; Yasemin "serum süper birşey" diyor; "tabii makyaj sağolsun" diye de ekliyor. Ben aynı fikirde değilim. Özellikle Sıla'nın daha hafif bir makyajla daha daha güzel göründüğüne iyice emin oluyorum o akşam. Melike de benle aynı fikirde...
* Bir süre sonra Ali Rıza Binboğa ile sohbete dalıyoruz. Ali Rıza Ağabey'imiz benim rahmetli babamın iyi dostuydu. Ama benim onun oğlu olduğumu bilmemekteydi. Eski yıllardan koyu bir sohbet açıyor. Benim içimde durdurulamayacak şekilde "kim öğretti alfabeyi Aaaa, Beeee, Ceee" deme arzusu var. Ama tutuyorum kendimi. Sonradan sohbete katılan Cahit Berkay'la da vedalaşarak dolaşmaya devam ediyoruz.
* Kral Ödül Törenleri'nde davetliler arasında artık neredeyse hiç sanatçı olmuyor. Bu iyi bir şey mi bilmiyorum. Genelde eline davetiye, üzerine gece kıyafeti geçirmiş bazı tanımadık simalar olarak özetleyebilirim kalabalığı.
* Gazeteci milletinden görev yapan dostlarımı saymazsak magazin ağırlıklı bir kısım medya var. O medyadan en sevdiğim iki ağabeyim Nurcan Sabur ve Ali Çınar'ı görüyorum, sohbet ediyoruz.
* Dışarda sigara içerek sohbet ederken zaman akıp gidiyor. En son Jolly Joker Balans'ın işletmecilerinden İbrahim Sayın'la sohbet ederken organizasyonun başladığını fark ederek salona geçiyoruz.
* Bizi bir yere oturtuyorlar. Sahneyi sol önden gören iyi bir yer hem de sıra başı... Hani bir panik atak daha olursa acil terk etmek için ortamı... Ama hiç sıkılmıyoruz Melike'yle... Ben sürekli bıdı bıdı dalga geçiyorum herkesle, Melike de kıkır kıkır gülüyor. Bir yandan da çarşamba günü yayınlanacak yazısı için habire not alıyor Bilekberi telefonuna... Bunları da yaz gazeteci hanımkızım...
* Gecenin 3 performansı İbrahim Tatlıses, Ajda Pekkan ve Sıla... Ekrandan iyi gözüktüğüne eminim çünkü sahne çok başarılı, keza led ekranlar, ışıklandırma da öyle... (bu arada dekorasyonu yapan manken görünümlü arkadaşım :) Nil Uzun'u tebrik etmek isterim. Yeri gelmişken benim bu organizasyona ille de katılmam konusunda ısrarcı olan bir diğer eski dostum Rekta Medya Yönetmeni Seval Atanur'a da selamlar)...
* Ekrandan iyi gözüküyor olabilir ama bu tip organizasyonların canlı yayın odaklı olmasının temel sıkıntısı performansların playback olması. Hadi İbrahim Tatlıses ve Sıla birer şarkı okudu ve orkestra yoktu zaten ama Ajda'ya ne demeli? Arkasında koskoca ENBE Orkestrası, vokallistleri falan var; Ajda dahil herkes miş gibi yapıyor. Gümbür gümbür dıptıs dıptıs... O performansın tartışmasız en güzel yanı dansçılar. Kendilerini tebrik ederim.
* Gecenin en güzel aksiyonlarından biri de Denizli'de konser vermekte olan maNga ile yapılan canlı bağlantı.
* Ben jüri üyesiydim ve bana sunulan aday adayları arasından seçim yapıp 5 adaya indirilmesi konusunda katkıda bulundum. Ancak hem kategoriler hem de adaylar konusunda ciddi sıkıntılarım var.
* Ödül alan sanatçıların bazıları geceye katılmadığı gibi; kategori adayı olan sanatçıların da büyük bölümü geceye katılmadı. Önceden haber vermelerine rağmen insanlar ödül almaya dahi gelmiyorsa bu çok kötü. Yok haber vermiyorlarsa bu ilgisizlik gene kötü.
* Geceyle ilgili en güzel şey ise akışın aksamaması ve tıkır tıkır sıkmadan akıp gitmesidir. Gecenin sonunda Melike ile arabada son dedikoduları yapıp evlere dağıldık. Lamb of God Konseri nasıldı acaba?
SONUÇLAR
YORUMLAR
http://www.hurriyet.com.tr/magazin/yazarlar/14768091.asp
http://www.yazarx.com/FYasamMagazin/ali-eyuboglu/19-05-2010/bana-odul-yoksa-kral-ini-tanimam/228761.aspx
http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ozyilmazel/2010/05/19/kral_tv_gecesinden_notlar
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
17:11:00
yaftaları ajda pekkan, ali cinar, habitus, ibrahim sayin, ibrahim tatlises, jehan barbur, KRAL TV, Kral Tv Video Muzik Odulleri, melike karakartal, nurcan sabur, sıla, sila, tolga akyildiz
17 Mayıs 2010 Pazartesi
leonard cohen yeniden istanbul'da
Bu arada bu akşamın iki önemli müzik olayı: Lamb of God Konseri (ki dilerim konser öncesinde Dio'yu anarlar kısa da olsa) ve Kral TV Video Müzik Ödülleri Töreni. Ben ödül töreninde olacağım büyük olasılık.
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
13:44:00
yaftaları KRAL TV, Kral Tv Video Muzik Odulleri, lamb of god, leonard cohen, ronnie dio
16 Mayıs 2010 Pazar
Melis Danişmend'ten farklı bir albüm

Her şeyden önce çok iyi bir arkadaşım, dünya güzeli bir insan Melis. Gazetecilikten gelen hukukumuzun da ötesinde sevdiğim iyi bir kalp. Spitney Bears'ta, Üçnoktabir'de; Bronx'ta, Mojo'da dinlemeye doyamadığımız ve içimizi açan insan. Bir süre önce Mehmet Demirdelen ve Malt'tan da tanıdığınız Cenk ve Barış'la birlikte Üçnoktabir albümünü çıkardı Melis. Benim çok sevdiğim bir albümdü. Ama hiçbir zaman Melis'in bir rock vokalisti olabileceğini düşünmedim. Birincisi kendisinin buna gönlü yok. İkincisi sesinin ve vokal üslubunun yatkınlığı yok. O da benimle aynı fikirde olduğunu söyledi defalarca. Sonra da benden gizli :) kaydettiği yeni albümünü dinledik birlikte. Çok fazla detaya girmeyeceğim, erken daha çünkü. Ama şu kadar bilgi vereyim; söz yazarlığı açısından hikaye anlatıcılık formuna daha yakın, kadının içsel meselelerinden belirgin biçimde söz eden şarkılar. Akustik bir sound, son derece yumuşak ve piyanonun ya da gitarın liderlik ettiği düzenlemeler. Düzenlemeler birden fazla aranjörün elinden çıkma. Şarkılar tamamen Melis'e ait. Birşeye benzeterek tanımlamak istemiyorum. Ama kadın, yumuşak bir vokal, piyano ağırlıklı bir müzik. Şimdi şirket belirleme aşamasında, ardından klip gelecek umuyoruz. Ben dinledim ve bana çok iyi hissettirdi şarkılar. Ticari olur olmaz bilmiyorum ama Melis o albümün şarkılarını bir yerde çalıp söylerse eminim ki ben sık sık orada olacağım...
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
18:55:00
yaftaları baris ertunc, bronx pi, bronx productions, cenk turanli, dediler ki, mehmet demirdelen, melis danismend, mojo, spitney bears, ucnoktabir
13 Mayıs 2010 Perşembe
Sonisphere'den beklenen...

Az önce aldığımız bir habere göre...(ilk ağızdan) Sonisphere'in Türkiyeli grupları arasına Murder King ve Gren de katıldı... Bu arada Sonispehere'de izleme hayalleri kurduğumuz Dio'yu da kaybettik maalesef...
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
02:13:00
yaftaları fırat öz, gren, murder king, onur akça, siyabend suvari, sonisphere festivali, sonisphere istanbul, özgür özkan, özhan deneç
11 Mayıs 2010 Salı
mor ve ötesi'nin yeni albümü

Uzun süredir albüme konsantre olmuştu mor ve ötesi... Yeni albüm tüm grubun kafasının son derece aydınlık, içlerinin huzurlu olduğu bir dönemde ortaya çıktı. Bunun etkilerini tüm albümü dinleyince hissedeceksiniz zaten. Albüm sound olarak "Dünya Yalan Söylüyor"la "Büyük Düşler" arasında bir yerde konumlanıyor diyebiliriz. Ama elbette kayıtlar ikisinden de iyi olmuş bana göre. Şimdi "Bir Derdim Var", "Cambaz" gibi şarkılar hakikaten çok az gelir. Yeni albümden öyle bir beklentiniz var mı bilmiyorum ama bütünlük içinde değerlendirdiğinizde çok seveceğiniz şarkılar mevcut. Öte yandan ben "Büyük Düşler"i de çok beğenmiştim. Birçok insan için fazla avant garde bir albümdü. Şimdi yeni albümün daha kitlesel olacağına, MVÖ'nün genç hayran sayısını artıracağına kesin gözüyle bakıyorum. Bu akşam çekirdek bir ekip toplanıp tekrar dinleyeceğiz tüm albümü... Klip de 10 numara olmuş bu arada.
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
14:52:00
yaftaları buyuk dusler, cambaz, can sertoglu, dunya yalan soyluyor, gul kendine, harun tekin, kerem kabadayi, kerem ozyegen, mor ve otesi
05 Mayıs 2010 Çarşamba
Ferman panik atak geçirdi

Gece vakti internet ortamında tatsız bir dedikodu dolaşmaya başladı. Önce sözlüğe düştü arkasından bazı siteler haber yaptı. maNga'nın solisti Ferman Akgül'ün prova sırasında kalp krizi geçirdiğine dair bu haber bende gece 01.20 sularında şok etkisi yaptı. Birkaç yerden teyid ettikten sonra birinci ağızdan, Engin Akıncı'dan öğrendiğim kadarıyla Ferman panik atak geçirmiş. Durumu iyi, önlem olarak yarın sabaha kadar gözetim altında tutulacak. Sanıyorum daha sonra onlar da bir açıklama yaparlar. Ama merak edenlerin içi rahat olsun Engin Akıncı'nın söylediğine göre kaygılanacak bir durum yok...
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
01:43:00
25 Nisan 2010 Pazar
Türkiye'de online gazetecilik
Ragıp Duran, Can Dündar, Bilge Eser, Tuluhan Tekelioğlu, Melih Bayram Dede, Özgür Gürbüz, Yaprak Aras Şahinbaş ve bendeniz gibi gazetecilerle yapılan görüşmelere de referans veren ve International Symposium of Online Journalism kapsamında Teksas Üniversitesi bünyesinde yayınlanan bir makale...
Pinar Gurleyen- PhD. Student in Simon Fraser University -Canada
Perrin Ogun Emre, PhD. Candidate,Marmara University, -Turkey also Lecturer in Kadir Has University-Istanbul,
Turkey
Exploring new journalistic platforms: experiences of Turkish journalist bloggers.
Abstract
This paper examines how weblogs, as new platforms of journalism, contribute to the
transformation of professional journalism in theory and in practice. Drawing on the previous arguments that suggest the necessity of a reform and even a paradigm shift in journalism, this research focuses on a specific type of blog; those produced by the professional journalists outside media organizations. We look in particular at how journalist bloggers negotiate traditional norms of journalism such as objectivity or practices like gate-keeping with intrinsic characteristics of
the blog format such as subjectivity and audience participation.
Okumak ve pdf olarak indirmek için; http://online.journalism.utexas.edu/2010/papers/PinarPerrin10.pdf
Gönderen
TAKSTAR
zaman:
03:22:00
yaftaları online journalism, texas university, tolga akyildiz





