19 Mayıs 2012 Cumartesi

Anlayin da sonra neye inanirsaniz inanin...

Bugun Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumgünü... Kendisi öyle istemiş. Benim doğduğum gündür demiş 19 Mayıs. Neredeyse tüm hayatını bağımsızlık ideali için harcamış bir lider. Sadece asker değil; bir sanat, matematik ve gönül adamı..
Ben Atatürkçü değilim demek pek moda oldu ya... Emin olun Atatürk de istemezdi kendi fikirlerinin takım tutar gibi tutulmasını. O nedenle ilkeleri arasında "devrimcilik" vardır. O nedenle "beni aşmayanlar, Atatürkçü olamaz" gibi bana göre manası epeyce derin bir laf etmiştir. Atatürkçülük din değildir. Atatürkçülük, Marksizm gibi devlet yönetimine talip değildir. Atatürkçülük darbecilik değildir.
Atatürkçülük; bagimsizliktir. Ataturkculuk antiemperyalizmdir, Ataturkculuk insan sevgisidir, bilime inanmaktir. Herkesin inancina, gorusune, durusuna, tercihine saygi duymaktir. Baristir... Adalettir...
Tum bu saydiklarim da evrensel degerlerdir. Ataturk Turkiye Cumhuriyeti'ni kurarken bugunlere bakarak bu hedefleri gostermistir Turk milletine. "Bana tapin, ne dediysem Allah kelami kabul edin" dememis, bilakis halkinin ufkunu acmaya calismistir.
İste bu sebeplerle bugun Turkiye Cumhuriyeti topraklari uzerinde soluk alip veren herkesin Mustafa Kemal Atatürk'e gonul borcu vardir. Odenmesi kolay bir borc degildir.
Kendinizi Ataturkcu, Kemalist olarak tanimlamak istemiyorsaniz, tanimlamayin. Dedigim gibi yasasaydi o da istemezdi. Ama biraz okuyun ve bu adami anlayin. Yuzyilda bir gelen bir liderin Turkiye Cumhuriyeti'ne denk gelmis olmasinin ne buyuk sans oldugunu idrak edin. Ondan sonra neye inanirsaniz inanin...

13 Nisan 2012 Cuma

Kadinin dibi Şebo... Eski

dun sebo'nun (ferah) dogumgununu kutladik birkac yakin arkadas... hakikaten birkac kisiydik. mekana girince anladim ki kendi dogumgunum olsa o insanlari cagirirdim. ben o nedenle sebo'yu bu kadar cok seviyorum, seboistim diyorum kimseler inanmiyor. icimiz disimiz ayni sebo'yla... benim icin en onemlisi, cok kapali ve ozel bir bulusma olmasina ragmen hic kimse cep telefonunu cikartip twitter'a birsey yazmadi, foto cekip "ben de burdayim" havalari atmadi. Şebo niye ozel biri biliyor musunuz? Arkadaşlarını da gerçekten arkadaşı olanlar arasından seçiyor. Yoksa, oraya kimler kimler gelirdi; neler neler olurdu...
Kendime pay cikarmak icin degil ama şu yazimi hatirlatmak istedim.  http://takyildiz.blogspot.com/2011/07/volvox-zamanndan-beri-tansrz-sebnemle.html

9 Nisan 2012 Pazartesi

huysuz ve tatlı kadın




Bizimkiler'i bilirsiniz, Yaman Okay'la Yavuzer Çetinkaya orda iki iyi dost "sanatci"yi oynadi cok kisa bir donem.
Hani is adami kardeslerdi iki ana karakter; biri Erdal Özyağcılar (Şükrü), abisi once Cihat Tamer (Sevket) sonra Engin Şenkan ... Sonra Erdal Ozyagcilar'in rolunu de Savas Dincel (nurlar icinde yatsin) aldi.
O kadar iyi bir isti ki; iki ana karakter cikti, baska iki ana karakter girdi diziye; hic yadirgamadik. Nasil seviyorsak, aynen sevmeye devam ettik. Ama girene cikana bakar misiniz ote yandan yadirgasan ne kadar yadigarsin oyle iyi oyuncular hepsi... TRT de TRT yani o yillar..
Yaman Okay (Meral Okay'in hayat arkadasi) dizideki Nazan rolunu ustlenen Ayse Sarıkaya'nın (Şukru karakterinin eşi) erkek kardesi Nazım rolunde "deli dolu sanatci"... Bir de onun ekürisi Yavuzer Çetinkaya (dizideki adıyla "doktor") -ki sinema doktorası vardı kendisinin; cok ilerleyen zamanlarda ayni diziye eklemlenmeye calisilan Cenap Bey (Rutkay Aziz) ve İbrikçi (Cezmi Baskin) karakterlerinin orijinalleriydiler. Rutkay ve Cezmi Usta'nın hakkını teslim etmekle birlikte; ikisi de arka arkaya bu dünyayi terk etmeseydi belki (Yaman ve Yavuzer Usta yani gitmeselerdi) hiç oynamayabilirlerdi o dizide... Erken gittiler Yaman ve Yavuzer Usta....
Bizimkiler'in onca yıl aynı heyecanla seyredilmiş olmasının üzerine tez yazilir... Belki ben bir gün birşeyler yazarim bilimsel değeri olmasa da ama bu sabah yitirdiğimiz Meral Okay; seneler seneler evvel kaybettiğimiz Yaman Okay'ın biricik sevgilisiydi. O kocaman sesli, İkinci Bahar'ın kasabı, Sezen Aksu'nun dert ortağı; esti mi gürleyen; sustu mu nazik mi nazik bir kadindi Meral Okay... Ha nerden biliyorsun diyeceksiniz... Benden çok daha iyi bilenler vardır. Ben hasbelkader 2002 senesinde onun da içinde bulunduğu bir işin içinde bulundum, bir nevi patronum oldu. Defne Joy'la, Kadir Copdemir'le, canim arkadasim Simten Danisman'la birlikte (Kadir Copdemir bile daha bu kadar unlu degilken, Defnecim aramizdayken) ATV'de pek de tutturamadgimiz bir programdi "Altinci His"...
Sadece merhabam vardi Meral Abla'yla, mesafeliydi... Ben de zaten daha 28dim; o kocaman sesiyle bi mudahale etti mi cast seyirci dahi tırsardı.
Sanki saygı sevgi öyle ısmarlama gelmiyor. Bir duruştur...
Daha çok tanimak isterdim.
Benim o yarismadaki misyonum "tahmin etmek"; ünlülerin alisveris sepeti geliyor onume yani sembolik ama soruyorlar standart bir alisveriste ne alirsiniz ona bakarak ben tahmin ediyorum. Bir de astrolog var Kemal Milar; o da haritaya gore nasil biri soyluyor. Defne'cim de diyor ki kesin budur. Özü buydu yarismanin. Biz Defne Joy, Kemal Milar ve ben öyle bir ekip olduk ki Kadir Çöpdemir'in ekibini devamlı yeniyoruz. Ama habire yeniyoruz. :)
Meral Abla bir gün dayanamadı sete geldi (ANS) "lan bu herife siz kim oldugunu soyluyor musunuz nasil bu kadar iyi tahmin ediyor hep buluyor cevabı biz soyluyoruz sanacaklar" dedi. :) Nasil gurur duydum anlatamam kendimle...
Bu anlattigim hikayenin uzerinden 10 sene gecti, bir daha hic karsilasmadik... Kendimi begendirememisim ki bir daha bana is de teklif etmedi yani :) Ama ben hep uzaktan sevdim kendisini.... Yaman Abi'yle Yavuzer Abi'yi babam uzerinden taniyordum, cok hayrandim ikisine de ama bir kere de Meral Abla'ya soylemedim bunu... Hosuna gitmezdi soylesem, oyle tanidik manidik torpil sevmezdi...
Hayatimda uzaktan sevdigim en delikanli kadindi. Bir baska hayatta, akranim olsaydi da eminim asik olurdum.
Orda artik okeye mi oturdular, lan sirat koprusu dediler bi cirpida gectik mi dediler bilmem ama Yavuzer Abi, Yaman Abi, Babam, simdi Meral Abla mahşerin 4 atlısı artık. Gidince ben kendimi hatirlaticam kendisine, bu dunyada nasip olmadi... Bu dunyada oldugu gibi orada da ışıklar içinde olacağı için de bir bakışta tanıyacağım... Simdi bir hüznüm de Meral Çetinkaya'yadir. Yavuzer Çetinkaya'nin bu dunyadaki eşi Bizimkiler'deki yönetici Sabri Bey'in kaçık eşi... (Yine aramızda olmayan Mehmet Akan da nurlar icinde yatsin) Sen kal bizim için biraz daha Meral Abla, öbür Meral Abla... Gideriz bir gün biz de elbet okeye döneriz.
Çok hüzünlü bir yazi oldu biliyorum ama şu anda içimden başka birşey çıkmıyor....

Adi bende sakli'lar, Masum degiliz hicbirimiz'ler ancak boyle kocaman kalpli bir kadindan cikardi. Yaman Abi'ye Yavuzer Abi'ye... İste sen bilirsin kimlere selam soyleyecegini...
 

5 Nisan 2012 Perşembe

46, Esquire, Touch İstanbul ve Marie Claire yeni sayılar

Takstar Galaktika'nın birçok okuru benim aynı zamanda kimi dergilerde köşeler yazdığımı da biliyor. Bunlardan ilki Esquire. Esquire'da "CheckIn" adlı 4 sayfalık bir köşe hazırlıyorum. Tamamen popüler kültür ve onun uzantıları üzerine eğlenceli bir köşe. Yazarken ben de eğleniyorum.
Touch İstanbul'daki "MultiTouch" adlı köşemde İstanbul üzerine "sevdiğim ünlü"lerle :) yaptığım röportajlarımın yanı sıra gece hayatı üzerine yeniliklerden unutulmuş güzelliklerden söz ediyorum.
Yine çok severek yazdığım bir diğer dergim de 46. Fotoğraf sanatçısı ve çok sevdiğim kardeşim Mehmet Turgut'un yaratıcı yönetmenliğinde her sayının bir konsepti oluyor. Ben de o konseptle ilgili bir başyazı yazıyorum. Bu derginin yayın yönetmeni Ali Deniz Uslu'nun yazdığı editör yazısından farklı. Tamamen o sayının konsepti üzerine kaleme almaya çalışıyorum yazıları. Oradaki köşenin adı da "Tak'ıntı"
Bunların dışında Marie Claire Dergisi'nin müzik sayfasını hazırlıyorum. Marie Claire'de ayrıca farklı bir isimle yazdığım bir dizi yazi da var. Ama o gizli :)
Dergiler dışında Türkiye'nin yeni dijital radyo platformu Karnaval'da yeniden Popvirüs yazılarını yazmaya başladım. Karnaval.com üzerinden takip edebilirsiniz.
Milliyet Cadde'deki Sokak Çocuğu yazılarını biliyorsunuz zaten.... Arasıra da Radikal Gazetesi için albüm kritiklari yazıyorum.
Sizle yazdığım bazı dergilerin son sayılarının kapaklarını paylaşmak isterim...
46'nın bu sayısının konsepti, "dans". Yani Dance Edition. Esquire ise çok dolu bir spor özel sayısı hazırladı. Touch İstanbul'da ise her zamanki şehre dokunmak için gerekli anahtarlar var. Kapak da ise Emre Aydın.
Marie Claire bildiğiniz gibi; onu da kadın okurlara tavsiye ederim. Bir de farklı bir isimle yazdığım yazının hangi yazı olduğunu bulmalarını rica ederim :) Tahmininiz olursa bana yazınız. Sevgiler; dergilerle dolu bir Nisan olsun :)

29 Mart 2012 Perşembe

Seda Sayan ve "yaş"lanamayan kadınlar

Yaşları, geçen yılları insanların başına bela ettiler. Özellikle de kadınların. Oysa ben şimdi geçmişime bakıyorum da; yirmilerinde olanlar, kırklarında olanlar kime aşık olduysam hep yüzlerindeki çizgileri sevmişim. Yirmilik kızda ne çizgisi diyeceksiniz...
Öyle demeyin, yirmilik kız arkadaşında bile ağlarken belli belirsiz bir çizgi olur göz kenarında. Eğer sevgilini ağız dolusu güldürebiliyorsan dudağının yanı başında yine çıplak gözle görülemeyen belirsiz küçük çizgiler oluşur. O çizgiler, yaş aldıkça kadınlar belirginleşir. O çizgilere bakıp heyecanlanıp sevişmek isteyebilirsiniz. Ya da porno sitelere girersiniz birbirinden ayrık koca memeli, bütün çizgilerini "seksi" olmak için botokslamis kadinlara bakarak masturbasyon yaparsiniz.
Bu dusunceler, siz meyhanede erkek arkadas tayfanizla içip "karı kız" muhabbeti yapılırken anlatırsaniz çok mana ifade etmez. Herkesin masturbasyonu kendine, o da beynindeki çizgilerle ilgili birşey; ne kadar kıvrım varsa beyninde o kadar artar o çizgileri sevme ihtimalin.
Bir kadının yüzü; bir coğrafya haritasıdır. Nereye gitmiş, kimi sevmiş, kim darbesini vurmuş kapiyi carpip cikmis, o darbenin intikamını kimlerden almış; eger o cizgileri sevebiliyorsan hepsini gorursun. Bir gun bir erkek olarak o çizgilerden "heyecanlanacak" hale gelirsen de inanın dunyada sevisemeyeceginiz kadın yoktur. Kalmayacaktir...
Ama çelişki şu; siz çizgileri sevmeyi baslamanizdan itibaren "skorer" bir oyuncu olmaktan vazgeçmişsinizdir. Sevişmezsiniz olur olmaz. O kadının, sadece siz onu anladiginiz icin sizinle sevismeye karar verdigini hemen anlar, ertelersiniz. Nasılsa bir gün sevişilir. Önce konuşmak lazım. Çizgileri seven adam da tam oradan tahrik olur. Sevisirse de işte öyle güzel sevişir... Konuşarak, anlayarak.
Bugun bir haber izledim "Seda Sayan'ın gençlik sırları".... Ben onun gençliğini bilirim. O da benimkini... Burada Seda Sayan'ı örnek vermem, ona özel bir durum degil. Bir sembol Seda Hanim. Çizgilerini sevmek yerine; sanki star kalmak için çizgilerden vazgeçmek şartmış gibi her tarafını estetisyenlere elletiyor yıllardır. Sonra diyor ki her sabah bal yiyorum İsmail Türüt köyden getiriyor. :)
İsmail Türüt sana köyden biraz masumiyet getirsin. Kendisi de efendi olsun; elli tane kadını elli çeşit nikaha alıp sonra harbi delikanlıyım diye dolaşmasın ortada.
Ne diyorduk; bir kadın coğrafya haritasıdır. Öyle bir harita olduğunu fark edene kadar çok kaybolursun içinde, karmaşık dersin, vıdıvıdıcı dersin; havaya sıkarsın senelerce boşuna. Ama bir de buldun mu haritayı .... Seda Sayan'a bile veresin gelir, geç de olsa yolunu bulsun diye :) İsmail Türüt de Allah'a havale...

28 Mart 2012 Çarşamba

gazanfer ustadan "tolga"ya sevgilerle...

Yine eskilere gidiyoruz :) Gazanfer Ozcan Usta; Türk tiyatrosunun çok önemli "hammal"larından biriydi. Hayatı boyunca tiyatroyu dusundu, her ne is yaparsa yapsin hayatinin merkezinde hep tiyatro vardi. Bu devlet abuk subuk vergi borclari ve onun abuk faizlerini ust uste bindirerek omrunun son yillarinda Gazanfer Usta'yi ordan oraya kosturdu. Hastayken bile; onurlu bir adam oldugu icin "borclu gitmemek" niyetiyle borcunu odemeye calisti. Oysa bu devletin ona cok borcu vardi. Neyse ki bu halk; bu devletin yonetmeye calistigi ve kavradigini sandigi halk Gazanfer Ozcan'a neler borclu oldugunu cok iyi biliyor.
Gulse Birsel'i, is anlayisini, birlikte calismayi tercih ettigi ekipleri bu nedenle seviyorum. Avrupa Yakasi mesela yazilirken Gulse o rolu Gazanfer Baba'yi hayal ederek yazdi, Husnu Kuruntu karakterinden esinlenerek. Bugun Yalan Dunya'da Cihangir'de olmayan bir sokak tabelasi var "Gazanfer Özcan Sokak"... Keske gercekten olsa... Gazanfer Abi'nin buyuk aski, esi Gonul Ulku yine "Gazanfer Abi'ye bir vefa borcu gibi tercih edilmis" gibi gozukse de anneanne karakteriyle goz dolduruyor Yalan Dunya'da. Absurd komik nedir Gulse'nin tekstiyle birlikte herkese ders veriyor oyunculuguyla.
Bu resim "Tolga Kardeş'e Sevgilerimle" diye imzalanmış bir resim olsa da bana imzalanmadı. Daha enteresan bir husus var, onu paylasmak istedim:
Yine erken kaybettigimiz buyuk oyunculardan Tolga Aşkıner'in cok eski yıllarda Gazanfer Usta'sindan aldigi imzali bir resim. Vefat etmeden once bir dostuna veriyor. O dostu benim de dostum. Benim ne kadar buyuk bir Gazanfer Ozcan hayrani oldugumu bildigi icin dogumgunumde bana hediye ediyor. İki ustadan gecmis, sonra benim hak ettigim dusunulen imzali bir resim. Bana imzalanmis sayiyorum ve gururla sakliyorum. Siz de gorun istedim... Gecmis Dunya Tiyatrolar Gunu'nuz kutlu olsun...

21 Mart 2012 Çarşamba

Yetenek, siz kimsiniz?

"Atı alan Survivor'ı geçti, sen hala oralarda mısın" demeyin sakın. Buralardayım. Aslında tam da zamanıdır yazmanın.
Ben en başından beri bu "Yetenek Sizsiniz"i içime sindiremedim. Hoş; "O Ses Türkiye"yi hiç sindiremedim ya, o başka bir yazının konusu. Hele bir ikinci sezonunu görelim de...
Yetenek Sizsiniz'de 3. sezonu bitirdik. İlk sezon birinci olan "popping"çi elemanlar Bilal Avcı ve Uğur Karameşe'yi görünce çok hoşuma gitmişti. Ne de olsa Acun sokaktan gelen elemandır. Hani hiphop ve break dance'e de uzak biri değildir. Rap müzik sever falan. Bu kadar reyting alan programda birçok sokak dansçısı, müzisyen, enteresan işler çeviren bir dolu sanatçı kendini gösterme fırsatı bulur diye sevinmiştim.
Ama sevincim kursağımda kaldı. İkinci sezonun birincisi Sefa Doğanay oldu. Sefa bir taklitçiydi. Kulakta kötü tınlıyor ama Türkçesi bu. Taklit tek başına bir sanat mıdır, bir kariyer vaad eder mi; orası biraz şüpheli. Ama bir "yetenek" olduğu kesin. Yani adında "yetenek" geçen bir yarışma için kağıt üzerinde yanlış olmayan bir seçim. Ancak Sefa Doğanay; her ne kadar elmalar ve armutlar karşılaştırılıyor olsa da "halk oyları"yla birinci seçilmiş bir kişi. Öte yandan bu konuda bir yeteneği olmasına; eğilip bükülecek kadar da genç olmasına karşın sadece bir taklitçi olarak bile çok yetenekli diyemeyiz kendisine. Daha çok "taklitçilerin" taklitçisi gibiydi Sefa. Ata Demirer'den çok etkilenmişti. Yavuz Seçkin'den ve diğerlerinden... Sözün kısası taklidini yaptığı kişiden değil; o kişinin taklidini yapan kişiden feyiz alıyordu. Sırf bu bile benim için olumsuz puandır.
Ama sahnesi iyiydi Sefa'nın. Yazdığı metinler vaziyeti kurtarır nitelikteydi. Sempatik ve kibar bir adamdı. Halkı arkasına aldı, seyirciyi eğlendirdi; birinci oldu (Bu halkı arkasına alma meselesine daha sonra ayrıca değineceğim)...
Üçüncü sezonda yarışmacılar iyice olgunlaşmıştı artık. Reyting olsun diye birkaç şaklabana, kendini bilmeze prim verildi yine ama genel itibariyle çıta ilk iki yarışmadan çok daha yüksekti.
Ve fakat; bu sefer de Max adında şirin bir köpek ve sahibi Ali Bey birinci oldular.

 GOT TALENT'IN KÖPEKLERİ
Yetenek Sizsiniz Türkiye; "Got Talent" adlı Amerika çıkışlı ve İngiltere üzerinden devam eden en yaygın uluslararası formatlardan birinin Türkiye ayağı. Amerika ve İngiltere hariç 39 ülkede yayınlanıyor "Got Talent" değişik isimler altında. Format belli. Yetenek kategorileri aşağı yukarı belli.
Üşenmedim küçük bir araştırma yaptım; bu formatın anavatanları diyebileceğimiz Amerika ve İngiltere de dahil olmak üzere toplam 41 ülkeyi inceledim. Tüm ülkeler ve tüm sezonları gözeterek gördüm ki bizim dışımızda bir köpek ve eğitimcisinin birinci olmayı başardığı tek ülke Almanya.
Almanya'daki yarışmanın üçüncü sezonunda Yuo Antoni ve Primadonna adlı köpek şovlarıyla birinci olmayı başarmışlar.
Şimdi bu köpek ve eğitimcisi meselesine niye taktım?
Başka ülkelerde de bu kategoride yarışanlar olmuş, elenenler olmuş; sadece bize ve Almanya'ya özel bir durum değil. Fakat o ülkelerde de bu konuda tartışmalar olmuş. (Ayrıca ben Almanya'da da Antoni ve Primadonna'ya Türklerin oy verdiğinden ciddi ciddi şüphe ediyorum :))
Şimdi bu Got Talent formatı tüm dünyada aşağı yukarı aynı. Ama tabii seyircinin oy verme kriteri, jürinin yaklaşımı kültürel olarak farklılık gösteriyor.
Genelde ilgi müzisyenlerden yana... Sonra dansçılar, akrobatlar, operacılar var ilgi gören...  Yetenekli çocuklar her daim ön planda. 41 ülke; değerlendirmek için güzel bir zemin. Yine de kategorik olarak; başarılı olanlar büyük farklılık göstermiyor.

ALMANYA'DA DA TÜRKLER Mİ ?
Samimiyetle söylüyorum; Almanya gibi bir ülkede köpek ve eğitimcisinin birinci olabilmesine şaşırdım. Araştırmayı yapmadan önce neredeyse emindim bir tek bizden böyle bir birinci çıktığına (tekrar ediyorum Almanya'daki Türklerden çok şüpheleniyorum oy konusunda :))...
Bir televizyon sovudur reyting kaygılıdır, anlıyorum. Elmalarla armutları karşılaştırır; bir müzisyenle bir pantomim sanatçısını ya da bir dansçıyla  bir oyuncuyu kıyaslamak durumunda kalabiliyorsun. Hangisi daha yetenekli? Ne sebeple? Tam da bu noktada "halk oyu" devreye giriyor. Halkı en çok "eğlendiren", salonu en çok "coşturan" oyları götürüyor. Ona da eyvallah. Dedim ya bir TV işi... Gerçekten en yetenekliyi seçmelerini beklemiyorum.
Ancak şu köpek ve eğitimcisi meselesi biraz farklı.
Soruyorum: bu yarışmada birinci olan köpek Max mıdır? Eğitimcisi Ali midir? Yoksa ekip olarak mı ipi göğüslemişlerdir?
Acun Ilıcalı'ya göre "ekip" olarak... Hoş cevap ne olursa olsun bir gerçeği değiştirmiyor.

YETENEKLİ KÖPEK DİYE BİRŞEY YOKTUR!
"Yetenekli" köpek diye birşey olmaz. Bir köpek ırkı diğer bir köpek ırkına göre genetik olarak "koşullanarak öğrenmeye" daha eğilimli olabilir sadece. Hiçbir köpek "dans" etmez. Sadece müzik çalarken sahibinin verdiği komutlara koşullandırılmıştır. Hiçbir köpek iki kere hav derse "evet", üç kere derse "hayır" manasına geldiğini "düşünmez". Sadece buna bir başka şekilde koşullandırılmıştır. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Belki aynı ırk köpekler arasında da genetik mirası nedeniyle bir diğerinden daha hızlı öğrenebilen köpekler olabilir. Ama bu da bir köpeğin insanlarla karşılaştırılabilecek anlamda bir yeteneğinden söz etmemiz için yeterli değildir. Köpekler koşullu öğrenme ve ödüllendirmeyle (maalesef bir de cezalandırmayla) "eğitilebilir"; hepsi bu...
Gelelim eğitimcinin yeteneğine... Ne orada oy veren salon ne de jüri o köpek eğitimcisinin bu anlamdaki yeteneğini ölçecek yetkinliğe sahiptir. Çünkü köpek eğitimi de bir eğitim işidir. Yani köpek eğitmeni de köpek eğitmeyi öğrenir. Hiçbir köpek eğitmeni bir diğerinden daha yetenekli diye bir köpeğe fizyonomik ya da aerodinamik yapısına aykırı bir şey yaptıramaz. Sadece yaptırdığı şeyleri süsleyebilir. Tribünlere oynar. Size eskiden mahalle mahalle dolaşan ayıcıları hatırlatırım. Zavallı hayvanların nasıl "hamamdaki karılar gibi bayıldığını"...
Sözün kısası oradaki Ali arkadaşımız da yetenekli falan değildir. İyi bir köpek eğitmenidir. Hayvanları da çok sevdiğine, özellikle Max'ı; eminim.

KÖPEĞİ ISIRAN ADAMIN PEŞİNDE...
Ama bir konunun altını çizmek isterim. Bir köpek eğitimcisi ve köpeği çoğunlukla sanatsal performansların; bilemediniz fiziksel yeteneklerin yarıştığı bir platformda, insani yeteneklerin yarıştığı bir sahnede halk oyuyla birinci olmuştur. Üstelik teorik olarak yukarda saydığım sebeplerden bir köpeğin ve eğitimcisinin ayrı ayrı ya da ekip olarak "yetenekli" olduklarından söz etmemiz mümkün değildir.
Köpekleri eğitmek ayıp mı? Yanlış mı? Değil. Mesela bir K9 köpeği güvenlik kuvvetlerinin en sağlam dostudur. Koklayarak zulalanmış uyuşturucuları bulan köpek de narkotik masası şefi değildir. Sadece uyuşturucu kokusuna koşullanmıştır. Çünkü bunu bir oyun zannediyordur daha önce verilen eğitim sebebiyle... Mesela görmezlere göz olan köpekler vardır. Evdeki küçük çocuklarla mutlu mesut yaşayan evcil ve halinden memnun köpekler vardır. Madem bu dünyada birlikte yaşıyoruz birbirimize karşılıklı faydalı olalım değil mi? Biz size sevgi verelim yemek verelim, siz de bize gelişmiş duyularınızla fayda sağlayın... Amenna.

SİRK HAYVANLARINA DA ÖZGÜRLÜK!
Ancak, insanlar gülüp eğlensin diye eğitilmiş köpeklere acıyorum. Sirkteki tüm hayvanlara acıyorum. Say say bitmez... Zaten konumuz da bu değil.
Son sözüm şampiyon köpek Max'a... Güzel kuçu; biliyorum sen sahibini çok seviyorsun. Bütün derdin ona kendini daha çok sevdirmek, o nedenle didinip duruyorsun. Ne müzik, ne alkış, ne birincilik... Sahibim beni sevsin, iki tane ödül maması versin... Ne b*k yemeye ordan oraya koşturulduğunun, zıp zıp zıplatıldığının farkında değilsin. "Ulan köpek alemi göz önüne alınırsa "yetenekli" bile sayılabilirim ama ne faydası var şu insanlık alemine, yaptığım şaklabanlıkların" diye geçiriyorsan aklından çok haklısın...
Ali Abi'ne söyle daha çok yormasın seni artık. Daha faydalı işlerde kullanın ortak enerjinizi. Acun Abi'ne de bir daha söyle belki anlar; "Abi bak benimkisi yetenek değil, genlerim böyle benim; beni lütfen insanlarla yarıştırıp daha fazla mahçub etme. Sanatçılar sanatçılarla, sporcular sporcularla, köpekler köpeklerle; doğrusu bu Acun Abi..."

dipnot: Acun Ilıcalı şimdi yeni bir TV programı hazırlıklarında... Programın adı öyle olur mu bilmem ama konsepti "Yetenekler Sirki" olacakmış. Yetenek Sizsiniz'in etkileyici performansları bir araya gelerek turneye çıkacak bütün Türkiye'yi birebir eğlendireceklermiş. Biz sirk hayvanlarına özgürlük diyoruz onlar yeni sirk fikirleriyle geliyor :)) Yine de "Yetenek Sizsiniz" yerine "Yetenekler Sirki" ismi sanki niyetini daha net belli ediyor, daha samimi....

                                             Antoni ve Primadonna...