5 Ağustos 2014 Salı
TAKYILDIZ VINTAGE
http://www.youtube.com/watch?v=CcvRH5I6FyM
9 Nisan 2012 Pazartesi
huysuz ve tatlı kadın
Hani is adami kardeslerdi iki ana karakter; biri Erdal Özyağcılar (Şükrü), abisi once Cihat Tamer (Sevket) sonra Engin Şenkan ... Sonra Erdal Ozyagcilar'in rolunu de Savas Dincel (nurlar icinde yatsin) aldi.
O kadar iyi bir isti ki; iki ana karakter cikti, baska iki ana karakter girdi diziye; hic yadirgamadik. Nasil seviyorsak, aynen sevmeye devam ettik. Ama girene cikana bakar misiniz ote yandan yadirgasan ne kadar yadigarsin oyle iyi oyuncular hepsi... TRT de TRT yani o yillar..
Yaman Okay (Meral Okay'in hayat arkadasi) dizideki Nazan rolunu ustlenen Ayse Sarıkaya'nın (Şukru karakterinin eşi) erkek kardesi Nazım rolunde "deli dolu sanatci"... Bir de onun ekürisi Yavuzer Çetinkaya (dizideki adıyla "doktor") -ki sinema doktorası vardı kendisinin; cok ilerleyen zamanlarda ayni diziye eklemlenmeye calisilan Cenap Bey (Rutkay Aziz) ve İbrikçi (Cezmi Baskin) karakterlerinin orijinalleriydiler. Rutkay ve Cezmi Usta'nın hakkını teslim etmekle birlikte; ikisi de arka arkaya bu dünyayi terk etmeseydi belki (Yaman ve Yavuzer Usta yani gitmeselerdi) hiç oynamayabilirlerdi o dizide... Erken gittiler Yaman ve Yavuzer Usta....
Bizimkiler'in onca yıl aynı heyecanla seyredilmiş olmasının üzerine tez yazilir... Belki ben bir gün birşeyler yazarim bilimsel değeri olmasa da ama bu sabah yitirdiğimiz Meral Okay; seneler seneler evvel kaybettiğimiz Yaman Okay'ın biricik sevgilisiydi. O kocaman sesli, İkinci Bahar'ın kasabı, Sezen Aksu'nun dert ortağı; esti mi gürleyen; sustu mu nazik mi nazik bir kadindi Meral Okay... Ha nerden biliyorsun diyeceksiniz... Benden çok daha iyi bilenler vardır. Ben hasbelkader 2002 senesinde onun da içinde bulunduğu bir işin içinde bulundum, bir nevi patronum oldu. Defne Joy'la, Kadir Copdemir'le, canim arkadasim Simten Danisman'la birlikte (Kadir Copdemir bile daha bu kadar unlu degilken, Defnecim aramizdayken) ATV'de pek de tutturamadgimiz bir programdi "Altinci His"...
Sadece merhabam vardi Meral Abla'yla, mesafeliydi... Ben de zaten daha 28dim; o kocaman sesiyle bi mudahale etti mi cast seyirci dahi tırsardı.
Sanki saygı sevgi öyle ısmarlama gelmiyor. Bir duruştur...
Daha çok tanimak isterdim.
Benim o yarismadaki misyonum "tahmin etmek"; ünlülerin alisveris sepeti geliyor onume yani sembolik ama soruyorlar standart bir alisveriste ne alirsiniz ona bakarak ben tahmin ediyorum. Bir de astrolog var Kemal Milar; o da haritaya gore nasil biri soyluyor. Defne'cim de diyor ki kesin budur. Özü buydu yarismanin. Biz Defne Joy, Kemal Milar ve ben öyle bir ekip olduk ki Kadir Çöpdemir'in ekibini devamlı yeniyoruz. Ama habire yeniyoruz. :)
Meral Abla bir gün dayanamadı sete geldi (ANS) "lan bu herife siz kim oldugunu soyluyor musunuz nasil bu kadar iyi tahmin ediyor hep buluyor cevabı biz soyluyoruz sanacaklar" dedi. :) Nasil gurur duydum anlatamam kendimle...
Bu anlattigim hikayenin uzerinden 10 sene gecti, bir daha hic karsilasmadik... Kendimi begendirememisim ki bir daha bana is de teklif etmedi yani :) Ama ben hep uzaktan sevdim kendisini.... Yaman Abi'yle Yavuzer Abi'yi babam uzerinden taniyordum, cok hayrandim ikisine de ama bir kere de Meral Abla'ya soylemedim bunu... Hosuna gitmezdi soylesem, oyle tanidik manidik torpil sevmezdi...
Hayatimda uzaktan sevdigim en delikanli kadindi. Bir baska hayatta, akranim olsaydi da eminim asik olurdum.
Orda artik okeye mi oturdular, lan sirat koprusu dediler bi cirpida gectik mi dediler bilmem ama Yavuzer Abi, Yaman Abi, Babam, simdi Meral Abla mahşerin 4 atlısı artık. Gidince ben kendimi hatirlaticam kendisine, bu dunyada nasip olmadi... Bu dunyada oldugu gibi orada da ışıklar içinde olacağı için de bir bakışta tanıyacağım... Simdi bir hüznüm de Meral Çetinkaya'yadir. Yavuzer Çetinkaya'nin bu dunyadaki eşi Bizimkiler'deki yönetici Sabri Bey'in kaçık eşi... (Yine aramızda olmayan Mehmet Akan da nurlar icinde yatsin) Sen kal bizim için biraz daha Meral Abla, öbür Meral Abla... Gideriz bir gün biz de elbet okeye döneriz.
Çok hüzünlü bir yazi oldu biliyorum ama şu anda içimden başka birşey çıkmıyor....
Adi bende sakli'lar, Masum degiliz hicbirimiz'ler ancak boyle kocaman kalpli bir kadindan cikardi. Yaman Abi'ye Yavuzer Abi'ye... İste sen bilirsin kimlere selam soyleyecegini...
21 Şubat 2011 Pazartesi
EUROVISION’DAN SON HABERLER
Alışık olduğumuz bir konu var. Kimin ismi açıklanırsa açıklansın derhal bir coşma oluyor bu memlekette. Yüksek Sadakat için de bu kural değişmedi. “Neden kadınlar gönderilmiyor bir süredir?”, “Neden hep rock’çılar gidiyor?”, “Yüksek Sadakat rock’çı değil ki zaten”, “Ama popçular yine de isyanlarda”, “Daha genç bir grup gitse olmaz mıydı?”, “TRT, son dakikada karar vermiş ondanmış”.
Neyse ki İngilizce, Türkçe muhabbetini kısmen aştık.
Tüm bunlar olup biterken; grup, olması gerektiği gibi sessizliğini korudu. Sadece; sessiz sedasız bir basın toplantısı yaptı ve işlerine yoğunlaştı.
Bir de şöyle tuhaf bir inanış var: Eurovision’a gitmenin bir ‘rant’ı olduğu düşünülüyor. Elbette müzisyen olarak Türkiye’yi temsil etmek güzel bir kariyer hedefi. Elbette Eurovision bir Avrupa platformu. Sertab Erener’in birinciliğinden beri, o sahneye çıkıp başarılı olmak daha da önemli elbette.
Ama rant? Yani katılan tüm isimlerin, TRT’nin bu iş için ayırdığı bütçenin peşinde koştuğunu düşünmek? O bir miktar cahillik işte.
Belki bunu bir ülke tanıtımı olarak görüp büyük bütçeler ayıran bazı ülkeler için konuşuyor olsak haklı görülebilir bu görüş. Ama TRT’nin ayırdığı bütçeler belli.
Eğer Türkiye’nin hak ettiği, doğru dürüst bir iş çıkarmak istiyorsanız ortaya, ancak ucu ucuna yeter o para. En önemlisi; o dönemde kendi konseriniz, turneniz, albümünüz varsa ertelemek durumunda kalırsınız. Sağlığınızı kaybedersiniz. Üç kazanıyorsanız, o süreçte bir kazanırsınız... Ha, bir de başarılı olmama riski var. Siz Eurovision’a katılarak, aslında onu da göze alırsınız.
Yüksek Sadakat bir süredir sessiz. Acaba ne yapıyor, işler ne alemde diye merak edenler için kulağıma gelenleri anlatayım sizlere. Çünkü şarkıyı şimdiden dinlemek mümkün değil.
Grup, yarışma için hazırladığı üç şarkıyı TRT’yle paylaştı. Parçamız seçildi. İngilizce... En net tanımıyla ‘pop-rock’ diyebiliriz şarkının sound’uyla ilgili. Dinleyenleri fazlasıyla şaşırtacak. Bir yandan cayır cayır bir rock parçası; öte yandan Eurovision sahnesini zıp zıp zıplatacak bir pop şarkısı. Sahne şovu için çok değişik fikirleri var. Şarkı, bir Avrupa hiti olmaya aday.
Şarkının müzikal prodüktörüyse; Peter Gabriel, Velvet Underground, A-Ha, Genesis, Marillion, New Model Army gibi gruplarla çalışmış olan Nick Davis. Bu işi, Babajim Stüdyoları’nda Reuben de Latour’la birlikte kotardılar. Nick Davis’in Grammy adaylığı var. Ayrıca ‘5.1 Surround’ sisteminin dünyadaki en önemli uzmanlarından biri.
Çünkü Eurovision’da ülkeni temsil edeceksen; işini layıkıyla yapmak önemli.
27 Ekim 2010 Çarşamba
Benim anket Atiye dedi...
Bu aralar her yerde bir Eurovision anketi var... Mevsimidir. Pek yakında TRT'nin kimi seçeceği de belli olacak zaten. Bu blogun anketine tamamen kendi arzularıyla ve aşağı yukarı 120 kişi katıldı (biri de benim). Katılan herkes tıpkı benim gibi sadece 1 tek oy kullandı. Süreç içinde herkesin girip oyunu değiştirme hakkı vardı elbet.Bu anketin temel meselesi de şuydu aslında: çok sevdiğimiz Erol Evgin'in "Süper Aile" Yarışması vardı eskiden belki hatırlarsınız. Hani şu "100 kişiye sorduk lafını meşhur eden ve "en popüler cevabı" arayan.
İşte bu anketin en popüler cevabı %38'le "Atiye Yakışır" oldu. İkinci popüler cevap %26 ile "Hayko Cepkin kana bular"; ve üçüncüsü %20 ile "Hande Yener kopartır" olarak sıralandı. Şaka olsun diye koyduğum seçenek "Fazıl Say utanır" ise hiç de popüler olmayan bir cevaptı ki, tersi çıksa ben utanırdım :))) 15 Aralık 2007 Cumartesi
TEOMAN'IN KROŞESİ VE MVÖ
Teoman, gece dışarı çıkmayan bir adam olsaydı; daha doğrusu çıktığı yerlerde paparazzi ekiplerine yakalanıyor olmasaydı, siz bu kadarına tanık olmayacaktınız belki. Öte yandan, magazinci arkadaşların alkol konusunda Teoman’ın üzerine özellikle gittikleri de bir gerçek. Evet, Teoman da sütten çıkmış ak kaşık değil; alkol, güzel kadınlar ve eğlence ekseninde yaşamayı seviyor ve bol bol malzeme veriyor magazincilere.
Güneşli bir Pazar sabahı Boğaz hattında bir kafede kahvaltı edip gazetesini okurken yakalama olasılığınız düşüktür Teoman’ı. Gündüz uyur çünkü. Gece hayatını sever. İçerek eğlenir, içti mi de çok içer; durumunun özeti bu.
Benzer bir muameleyi Engin Günaydın’a da yapıyorlar magazin muhabirleri. Günaydın, artık nasıl kaçacağını bilemiyor. Takıyor kapüşonunu; önüne bakmadan, konuşmadan yürüyor. Geçen gün böyle bodoslama giderken yolda duran bir kamyona çarptı.
Şimdi bir insanı bu duruma mecbur ederek haber çıkartmak ne kadar ahlaklı bir davranıştır? Gece çıkmış, eğlenmiş evine doğru ilerleyen ünlü birinin yürümesini engelleyebilir misiniz? Bir barın önünde nöbet tutup, sabahın 5’inde içerden çıkan ünlü insanlara “alkol var mı efendim?” diye sormak akıllı işi midir; o insanların alkollü hallerinden faydalanıp üzerlerine giderek haber çıkarmaya çalışmak ayıp mıdır yoksa mubah mı?
Magazin kameraları silah mıdır yoksa amaç halka mal olmuş kişilerin hayatını haber yapmaktan mı ibarettir gerçekten,,,
İnsanlar ne kadar kontrollü olmaya çalışırlarsa çalışsınlar herkesin bir kendini kaybetme noktası var. Hele bir de alkol varsa işin içinde.
Geçtiğimiz hafta televizyonlarda Teoman’ın o can sıkıcı görüntülerini izledim. Taksiye binmek üzere hızlı adımlarla yürürken nasıl hiddetle dönüp muhabir arkadaşı yumrukladığını, sonra hırsını alamayıp iki tane daha salladığını eminim sizler de görmüşsünüzdür.
Gördüğüm kadarıyla oradaki hiçbir muhabirin payı yok olayda. Yani bir kışkırtma, damara basma da söz konusu değil. Teoman da o bildiğiniz halleri kadar alkollü değil. Sadece, bir yanlış anlaşma oluyor ve aşırı öfkeleniyor Teoman; vuruyor yumruğu.
Yaptığı ayıp; o hareketin affedilecek bir tarafı yok, orası kesin. Profesyonel anlamda da hiç doğru değil. Ancak magazincilerin, kimi ünlülerin hoşgörü çıtalarını ne kadar aşağı çektikleri de kolayca görülüyor bu olayla.
Şimdi diyeceksiniz ki “Teoman’ın yumruk atmasından ala magazin malzemesi mi olur?” İşin kilitlendiği nokta da burası bence… Magazinci arkadaşlar, gözlerinin üzerine yumruğu yiyip, içten içe seviniyorlar şahane bir haber yakaladık diye. Olayın mağduru olmalarının da pek bir değeri kalmıyor o zaman. Tıpkı, aslında yakalanmak isteyen; yakalanınca olay çıkartan magazin güllerinin yaptığı gibi…
Çok kısa bir süre sonra, Teoman müthiş bir projeyle hayranlarının karşısına çıkacak. Dillere pelesenk olmuş Teoman şarkılarını ünlülerle birlikte yorumluyor, düet yapıyor Teoman yeni albümünde. 2008’in iddialı projelerinden biri. O zaman belki bu yumruklar reklam maksatlıdır. Öyle biri olsaydı; hanlar hamamlar dikerdi Teoman; planlı, programlı, oyunu kuralına göre oynayan… Zaten öyle biri olmadığı için bu kadar öfkeli olan bitene. Şimdi attığı yumruk nedeniyle de içtenlikle üzülüyordur, eminim.
MOR VE ÖTESİ EUROVISION’DA
Söylenenlere göre TRT; Mor Ve Ötesi ile Eurovision için prensipte anlaşmış. Ancak şarkının dilini belirleme inisiyatifi grubun elindeymiş. Gene başlamayalım lütfen bu İngilizce mi Türkçe mi meselesine… Hiç ayrıntıya girmeden birkaç şey söyleyip kapatayım konuyu. Evet, Mor ve Ötesi doğru seçimdir. Çünkü son iki albümle yarattıkları Türkiyeli ve modern sound orada da ilgi görecektir. Bana sorarsanız grubun potansiyel Avrupa kariyeri açısından şarkının İngilizce söylenmesi daha doğrudur. Artık TRT ile el ele verip, ne karar verirler bilmiyorum.
11 Kasım 2007 Pazar
dergi yaprakları
HÜRRİYET/2007
Türkiye’de müzik dergiciliğinin tarihi çok da eskilere dayanmıyor aslında. Televizyon, magazin ve sosyal hayat boyutlarını işin içine katarak müzikle de haşır neşir olan Ses, Hayat gibi dergileri kategori dışı bırakacak olursak gerçek anlamda müzik dergisi olma çabası gösteren bir Hey Dergisi geliyor aklıma. O zamanın Polis Radyosu’nun, TRT 3’ünün program listelerini yayınlayan Hey; teybimiz elimizde, parmağımız kayıt tuşunun üzerinde kendimize özel karışık kasetler oluşturmak maksadıyla nöbet tutmamıza vesile olmuş bir efsanedir. Haftalık olarak yayınladığı Billboard müzik listeleri, röportajları, sıkı sıkıya takip ettiğimiz haberleri ile sevgilimizden, işimizden, okulumuzdan daha öncelikli bir hal almıştır hayatımızda. Yıllar yılı biriktirilir, evlerden taşınılırken atmaya kıyılamaz; sayfalarını çevirdikçe mis gibi üçüncü hamur kağıt kokusu gelir burnunuza.
Bakın bir de Hey’le aynı dönemlerde yayınlanan Onyedi vardır. Onyedi’nin zihnimizde bıraktığı derin iz; on yedi yaşında olmanın ne kadar önemli olduğuna dairdir. On yedi yaşında olmak büyümek demektir; önemsenmek demektir. Belki Türkiye’ye gelen bir grubun konserine tek başına gidebilmek için evden izin koparabilmektir; on yedi olmak önemlidir.
Gençliğini seksenlerde yaşayan müzik delileri için bir saplantı da Alman gençlik ve müzik dergisi Bravo olmuştur. Tek kelime Almanca bilmiyor oluşumuza karşın gazete bayilerinin önünde dergiyi bekleyişimiz; pırıl pırıl kuşe kağıtlarla tanışmamız; o posterler, çıkartmalar... Benzer yabancı dergilere, hani madem tek kelime anlamıyoruz, en azından kağıdı, çıkartması osu busu sebebiyle de olsa ilgi göstermeyişimizin nedeni neydi bilmiyorum. O zaman internet yok, müzik televizyonu yok; bırakın müzik televizyonunu hayatında bir kez klip seyretmis insan parmakla gösteriliyor... Alman Bravo’sunu alıyor tek kelime anlamadan sayfalarına bakıyoruz; posterini, çıkartmasını yapıştırıyoruz ama okuyabildiğimiz saman kağıtlı emektar dergimiz, bir Hey’imiz var.
Derken seksenlerin sonuna yaklaşırken birileri bu boşluğu fark ediyor. Ve yaşayan efsane Blue Jean Dergisi doğuyor. Kağıt aynı Bravo’nun kağıdı, çıkartmalar, posterler desen aynen. Olan emektar Hey’e oluyor; çok dayanamıyor Hey; afili ve ziyadesiyle Avrupalı aylık rakibine. Kısa sürede havlu atıyor. Bilenler bilir belki ama bugün hala yayınlanmakta olan Hey Girl Dergisi de o yılların efsane Hey’inin bir uzantısıdır. Kendi gitti adı kaldı yadigar.
Uzun yıllar boyunca Blue Jean’e rakip olup pastadan pay almak niyetiyle sahneye çıkan rakipler birer birer tarih sayfalarına karışıyorlar. Yıllar nasıl hızlı akmış; 2007’de 20. yaşını kutlayacak Blue Jean Dergisi. Genç insanların ilgi ve beklentilerinin ne kadar dehşit verici bir hızla değiştiğini bilirsiniz. Internet’i, müzik televizyonu; etkileri ortada. Ve Türkiyeli bir marka olan Blue Jean 20 yıldır hiç geriye düşmeden ayakta.
Ama bir farkla... Artık dişli rakipleri var. Rolling Stone var örneğin. Tasarımıyla ve dünyaya bakışıyla efsane olmuş bir dergi. Bir süredir Türkiye versiyonu yayınlanıyor. Ben otuzlu yaşlarını süren bir müzik delisi olarak beğeniyorum Rolling Stone’u. Velakin kısıtlı kadro ve bütçelerle o uluslararası kaliteyi tutturmak kolay değil. Türkiye koşullarında işleri çok zor.
Sonra Billboard Türkiye var. Dünya müzik endüstrisinin en güçlü markalarından biri. Ama tüketici odaklı olmaktan çok sektör odaklı bir dergi Billboard dünyada. Bugün Türkiye’de yayınlanan versiyonu daha çok bir gençlik dergisi tadında ki; madem öyle bir dergi yapacaktınız neden Türkiyeli yeni bir marka olmayı tercih etmediniz sorusunu getiriyor akla.
Dream Dergi var söz etmeden geçemem. Haysiyetli bir müzik televizyonu olan Dream TV’nin matbu uzantısı. Daha alternatif kulvarda koşan Yuxexes var, Bant var, Basatap var.
Müzik var aslında; internetin hoyratlığına, müzik televizyonlarının güdümlemesine, prodüktörlerin at gözlüğüne inat; müzik var. Ve müzik var olduğu sürece de müzik dergileri olacak.
