4 Ağustos 2010 Çarşamba
Blue Jean yıllarından unutulmaz anılar
Bizim Ayhan hep böyle durur durur vurur. Pek bi içime işledi o laf. Ama ne kadar doğru, düşününce... Geçen onca yıl içinde hayatımızda değişmeyen tek şey o efsane ekip ruhu, o sevgi...
Bunları düşünürken birden aklıma bizim sürekli kendi aramızda konuşup güldüğümüz Blue Jean efsaneleri geldi. Geçen onca yıl içinde başımıza gelen türlü komik olay... Aklıma gelenleri yazıyorum. Lütfen eksiklerimi notun altına yorum yaparak tamamlayınız...
* Ergün'ün tadilatta olan bir sinema salonunun kapısında yazan "tadilatta" yazısını okuyarak "a ne güzel; İtalyan filmi gelmiş" diye düşünmesi ve bilet almaya çalışması.
* Dergiyi bitirmek için sabahlarken ben Barış ve Tunç'u eğlendirmeye çalışıyorum. Önce electric boogie ardından yer hareketleri falan, sabaha karşı ofiste break dance show var. Tam o sırada gelen temizlik görevlisi yerde sırtının üstünde dönmeye çalışan bir yayın direktörü görüyor. Pardon diyerek uzaklaşıyor.
* Ergün'ün neredeyse haftada iki sabah dalgınlıkla evdeki telsiz telefonu alarak ofise getirmesi ve her seferinde çantasından çıkan telefonu görüp şaşırması...
* Geceleri Show TV'de gündüzleri Blue Jean'de çalışan Tunç'u saat 16.00 sularında uyandırabilmek için ev telefonundan arayıp çıkan telesekretere "tuuuunç uyaaaan" diye ekipçe bağırmamız.
* 1 Nisan'da fotokopiyle sahte marklar yapıp (fotokopinin arka yüzüne yala pırasayı yazmak suretiyle) birbirimizi kandırmaya çalışmamız (yere atıyorduk ofiste kim alırsa makara yapıyorduk). Sonra aynı gece ekipçe pavyona gidip o sahte marklarla hesap ödememiz. Pavyoncuların bunu yemesi...
* Barış'ın macintosh kullanırken usta bir piyanist edasıyla yaptığı rutin hareketler. Bkz Fazıl Say coşkusu...
* Barış'ın bir gün dergiye bugün Evcilik Oyunu'nda oynayan Kendi'yi getirip bizle tanıştırması. Bizim Kendi'yi iplemeyip kendi haline bırakmamız.
* Kutlu'yu "Bilgi İşlem'den arıyorum, sizin bilgisayardan porno sitelere girildiğini tespit ettik" demek suretiyle işletmem. Kutlu'nun aniden hepimizi satarak, "kesin bizim çocuklar girmiştir, ben kendilerini uyayrırım" demesi.
* Kutlu'nun kendisine söylenen birşeyi anlamadığında zaman kazanmak için ".... derken" demesi. Mesela:
-Kutlu tashihleri yaptın mı, bak dergi yetismeyecek...
- Dergi derken?
:))))
* Esra'nın çekim için getirdiği kıyafetleri, şapkaları falan giyip dergi grubu içinde dolaşmamız.
* Çağlayan'la Barış'ın atışmaları. Barış'ın her seferinde Çağlayan'a küsmeye karar vermesi.
* Çağlan'ın yazı işleri müdürlüğü döneminde msn'de aynı anda 5 kişiyle yazışırken, yazı okuyor gibi görünmekteki ustalığı. Ancak konuştuğu kişilerin yazdıkları şeylere verdiği gülümseme tepkileriyle habire kendini ele vermesi. Ne gülüyorsun diyince yazıya gülüyorum demesi.
* Ekipçe gittiğimiz Bodrum tatilinden önce Ergün'ün saçlarını sarıya Kerem'in de maviye boyatması. Daha sonra mavi saçtan sıkılah Kerem'in saçlarını leopar desenli boyatmaya karar vermesi ve onu da yapması.
* Zeynep'in günün belirli anlarında girdiği sebepsiz gülme krizleri. Kriz sırasında konuşamaması, benim suratımı gördükçe daha çok gülmesi...
* Özlem'le yaptığım iş görüşmesi sırasında kendisiyle kanka olmamız sonra bir yerde dans ederken kendisini yere düşürmem, kafasının armut gibi şişmesi. Benim bu hareketimin insan kaynakları tarihine geçmesi.
* Ayhan'la ilk iş görüşmemi Captain Hook barda yapmam. Kendisiyle orada tanışıp iş teklif etmem. Bu teklifi kabul etmesinin 1 yıl sürmesi.
* Doğu'yla irc'de yaptığımız iş görüşmesi. Doğu'nun enteresan sorularıyla beni kitlemesi.
* Yeni çıkartacağımız rock ve heavy metal eki için isim ararken onca saçma sapan isim bulduktan sonra bir anda "Headbang"in aklımıza gelmesi. O kadar zaman düşünüp nasıl bulamadığımıza dair büyük şaşkınlık.
* Kaan ve Barış'ın Rami jargonuyla yaptığı yorumlar.Mesela "arzular şelale" lafı tv dizilerinde ünlü olmadan yıllar önce biz biliyorduk Barış ve Kaan sayesinde...
* Doğu'nun konu toplantılarındaki aykırı çıkışları; müzmin muhalefeti; Kutlu'nun ağabey kıvamındaki ara buluculukları.
* Büyük Marillion fanı olan Ergün'ü işletmek için "Marillion İstanbul'da" diye bir faks hazırlayıp diğer faksların arasına koymamız. Ergün'ün faksı görünce sevinçten deliye dönmesi ve faks üzerindeki numarayı araması. Karşısına çıkan kişinin de mavradan haberdar olması ve devam ettirmesinden ötürü duruma iyice inanması ve birkaç gün mutluluk içinde dolaşması.
* Aynı faks mavrasını daha sonra Ayhan'a "Brit Attack" şeklinde yapmamız. Brit Attack'ın headliner'ı olarak Placebo yazmamız. Brian Molko diyince ağlayacak kadar duyarlı olan Ayhan'ın tabii ki bu mavrayı yemesi.
.Tak Yildiz Bakın bi de şu efsane var yine telefonda geçiyor. Benim numaramdan arıyor kişi ve diyor ki:
- İyi günler efendim Aydın Doğan'la görüşebilir miyim?
- Ee kendisi pek uğramaz Blue Jean'e evden çalışıyor...
ahahah
about an hour ago · LikeUnlike · .Zeynep Okyay bu efsaneymiş!
about an hour ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz Bi de bana bi mektup gelmişti zarfın üzerinde aynen şöyle yazıyor:
Sayın Tolga Akyıldız
Blue Jean Dergisi
Hürriyet Medya Flowers İkitelli İstanbul... :))))
about an hour ago · LikeUnlike · .Tunç Dindaş Hhahahaa.. bunu bilmiyordum.. kendisi telifli :P :D
about an hour ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz Verdiğimiz ilk klip cd'sinin muvaffakatnamelerini toplarken Ogün Sanlısoy'un "Ben de Özledim"i için eser sahibi Ferdi Tayfur'un işi yokuşa sürmesi. Kendisiyle sıkı pazarlık yapmam. Sonunda Ferdi Tayfur'un "Aydın Doğan'ın parası yok mu atsı...n bi viski parası" demesi.
Benim "Ferdi Bey siz MESAM'dan almıyor musunuz telifinizi, biz oraya ödüyoruz " diyince "Ben zaten Ogün Şensoy'dan da bi para almadım" demesi. İstediği paranın Unkapanı'na bond çantayla götürülmesi. O paranın 5 kasa Chivas Regal bedeline tekabül etmesi. Derginin o ay ayın 7'sinde çıkması. Yine de rekor satış yapması... :))))See More
about an hour ago · LikeUnlike · .Idil Deniz Turkmen hayatım boyunca çalıştığım en harika yerdi Blue Jean. Serkan da evlendi ha, vay be! Ben de Serkan'ın derginin verdiği yılbaşu partilerinden birinde aşırı sarhos olması sonra kendisini masalardan birinin altında bulmanız, akabinde de eve d...önüş yolunda Ataköy'de bir bankta uyuyakalması gibi efsanevi bir hikaye hatırlıyorum. Bunlar ayrı zamanlarda da gerceklemiş , kafamdan uyduruyor olabilirim. Bu arada "çok para istemem , güzel de sayıırım" yazan bir cv ile beni işe alan tek kurum özelliğini de taşır Bue Jean. ahhah ne günerdi ya!See More
48 minutes ago · LikeUnlike · .Tak Yildiz e daha ne yazacaksın İdil :)))
25 minutes ago · LikeUnlike · .Neyran çınar Supersın Tolgam yıne cok guldum,ıyıkı tanımısım senı:)
22 minutes ago via Facebook Mobile · LikeUnlike · .Tak Yildiz Neyran'ın reklam departmanından ekiple gerçek bir ilişki kurabilen tek kişi olduğunu da eklemek lazım komik olaylara :)
20 minutes ago · LikeUnlike · .Neyran çınar Delııı yaaa senı sevıyorummm:)
21 Mart 2010 Pazar
Efkan Kula'yla hasbihal: müzik dergileri

Müzik yazarı Efkan Kula; geçenlerde yüksek lisans tezi için birkaç soru sordu bana... Konumuz müzik dergileriydi. Baktım sorular güzel, çenem düştü. Ortaya aşağıdaki hasbihal çıktı...
Efkan
Hey dergisinden başlayalım. Gazeteciliğe adımını bir müzik dergisinde attın. Baban da derginin kurucuları arasındaydı. Senin için nasıl bir anlamı vardı Hey'de çalışmaya başlamanın?
Ben
Hey'de çalışmak o zamanlar benim için bir hayal bile değildi. Zaten yaşım da henüz 13'tü. Sıkı bir Hey okuruydum. Aynı anda tek kelime Almanca bilmeden Bravo Dergisi'ni de okumaya çalışıyordum. Daha doğrusu o dönem Alman Bravo'sundan kes yapıştır yapan Hey Dergisi'nden Türkçe'sini okuyor, Bravo'nun kuşe kağıtlı posterlerini, çıkartmalarını da oraya buraya yapıştırıyorduk. İkisi birbirini tamamlıyordu aslında.
Derken 87 yılında Sandra Kim Eurovision birincisi oldu Belçika adına. Yaşıtım ve çok güzel bir kızdı. Aşık oldum ... Babama sordum ne yapmam gerek diye. Sağolsun dalga geçmek yerine bana bir öneride bulundu: "Fan kulüp kur!"... Ne olduğunu bilmeden fan kulubümüzü kurmuş bulunduk; "Sandra'yı Sevenler Fan Kulüp kuruldu! Sandra severleri bir araya topluyoruz" diye bir ilan metni yazıldı ve baba yönlendirmesiyle Hey Dergisi'nin yolu tutuldu. İstikamet Cağaloğlu, randevumuz dönemin yayın yönetmeni Hulusi Tunca'yla...
Fan Club işi bayağı bir ilerledi, Sandra Kim İstanbul'a geldiğinde tanışma fırsatım bile oldu. Hatta "en küçük ve de fahri muhabirimiz" sıfatıyla Hey adına bir röportaj bile yaptım... Sanıyorum o sıra kanıma girdi dergicilik. İlk yazımın yayınlanışı, röportaj yapan kişinin sanatçılarla haşır neşirliği falan çok cazip geldi bana... Yazmayı da seviyordum. Hulusi Ağabey; "sen yazları burada takılsana" dediğinde sevinçten havalara uçtum... Yarı ofis boy, yarı çevirmen, yarı mektup açacağı olarak çalıştım ama çok şey öğrendim Hey Okulu'ndan. O zamanki kadrodan Hulusi Tunca, Erdal Gökkaya, Ramiz Dağlı, Kanat Atkaya, Afşin Akın, İbrahim Seten bir çırpıda hatırladıklarım ...
(eğer bu hikayenin detaylarını okumak istersen www.tolgaakyildiz.com.tr adresinde "Hayallerim, Babam ve Sandra Kim" diye bir yazı var; okursan eğlenirsin tahmin ediyorum :))
13 yaşında Hey gibi bir dergide çalışmaya başlamak sonra da hiç ara vermeden devam etmek çok ayrıcalıklı bir durum tabii. Şansımı iyi kullanmaya çalıştım ve hep gurur duydum.
Efkan
Hey'in hikayesini Türkiye'de dergicilik ve müzik gazeteciliği açısından nasıl konumlandırıyorsun?
Ben
Hey gerçek anlamda ilk süreli müzik yayını Türkiye'nin. Yetmişlerde hareketlenen müzik piyasasına doğal bir reaksiyon olarak ortaya çıkıyor. Ben son dönemine yetiştim. Seksenlerin sonunda Blue Jean'le rekabete dayanamayıp kapanmadan az önce Hey Girl markasını çıkarttı içinden (Bravo Girl'le eş zamanlı). Bir dönem yayın direktörlüğünü de yaptığım Hey Girl hala yayınlanıyor bugün. Hey Girl'ün kurucuları arasında da ben yer aldım babamdan yaklaşık 20 yıl sonra... O da Türkiye'de genç kız dergileri macerasının başlangıcıdır.
Hey'in sıkıntısı o dönemde finansal anlamda rekabet gücünün yeterli olmamasıydı. Milliyet'in bir uzantısı olan Milliyet Yayınları kendi yağında kavrulan küçük bir yapıydı son dönemlerinde. Ve değişime ayak uyduramıyordu. Çocuk, müzik ve magazin yayınlarına odaklanmıştı; kağıt maliyetlerini düşük tutmak için kağıt kalitesini saman kağıt düzeyinde tutmayı da kurum politikası haline getirmişti. Bu anlamda bir boşluk olduğunu gören Hürriyet Dergi grubu bir anlamda Alman Bravo'suyla aynı kağıt kalitesinde, posterli, çıkartmalı bir yayın çıkartınca; diğer bir deyişle Blue Jean ortaya çıkınca Hey fazla direnemedi. Önce aylık oldu sonra da yok oldu.
Hey; magazin ve aktüalite dergilerinin arasından sıyrılıp müziğe odaklanan; içerik anlamında kademeli olarak dünyaya açılan, sadık bir cemaat yaratmış saygın bir dergidir. Yetmişleri yakaladığı gibi seksenlerin müzikal damarlarını da gayet iyi yakalamıştır. Yabancı haberlerde imkansızlıklar nedeniyle kes yapıştırı tercih etmiş olmasına rağmen genel itibariyle Türkiyeli bir müzik dergisi olmayı becermiştir. Başta Doğan Şener olmak üzere Erdoğan Sevgin, Hulusi Tunca gibi yayın yönetmenleri ayrı ayrı değer katmıştır dergiye... 90'lara girerken yaşaması gereken dönüşümü yaşayamamış ve tarih sayfalarındaki yerini almıştır. Ama bunun temel nedeni içerikteki sorunlar değil kağıt kalitesi ve promosyonlarla ilgili hedef kitlesinin beklentilerini doğru okuyamamasıdır.
Efkan
Türkiye'nin müzik basını geçmişine baktığımızda kapanan dergileri ve mutsuz sonları görüyoruz. Stüdyo İmge, Boom, Çalıntı, Rolling Stone, Dream ilk akla gelenler... Dergilerin uzun ömürlü olmamasını nasıl açıklıyorsun?
Ben
Genellemek istemem ama müzik dergilerinin iki temel sorunu oldu bana göre. Birincisi bağlı bulundukları yayın gruplarının gerektiğince arkalarında durmamaları; gençlik ve müzik dergiciliğini fasulyeden bir uğraş olarak görmeleridir yıllarca. Oradaki reklam potansiyelini de, o sırada çok ciddi sayıda potansiyel dergi okuru yetiştirdiklerini de fark etmeleri çok zaman almıştır. Hatta büyük çoğunluğunun halen tam olarak anladıklarını da düşünmüyorum. Bu teşhisi Hey, Pop Corn, Walkman, Dream, NR1, Rolling Stone, Top Pop, Popsi hatta Delikanlı gibi büyük yayın grupları bünyesinde çıkan birçok dergi için koymak mümkün.
Çalıntı, İmge, Boom hatta Roll gibi kendi yağında kavrulan ve bağımsız bir duruşu olan dergiler için durum daha farklıydı. Kimilerinde lafa gelince mangalda kül bırakmayan okurun yeterince desteği olmadı. Reklam alanları reklamverenlere doğru bir telaffuzla anlatamadı meramını; bu da çok önemli. Yine büyük bir çoğunluğu işin "işletmeciliğinden" çok sanatçılık tarafına yakındı. Bu içerik olarak okura yakın ve haysiyetli bir duruş da olsa, günün sonunda zarar olarak döndüğünde o bünyelerin çökmesi kaçınılmaz oldu. İşin sırrı belki ideallerinden ödün vermeden, içeriğinde zaafiyet göstermeden birer işletme gibi yönetebilmekti o dergileri; bunu beceremedik sanıyorum. Örnek vermek gerekirse mizah dergileri arasında bu dengeyi tutturmuş dergiler var.
İkincisi dergilerin uzun ömürlü olmasına dair... Eğer az önce sözünü ettiğim sorunlar aşılmışsa tek bir şey kalıyor geriye o da olabildiğince büyük ve sadık bir cemaat yaratmakla ilgili sorunlar. Bunu küçücük bütcelerle yapmak, okurun gibi düşünmek ama ondan her zaman bir adım önde olmak. Bir şey öğretmeye çalışmak değil ama okurun senden birşey öğrenmeye can atmasını sağlamak. Dergileri o ayki konular, posterler ya da hediyeler için değil; başka türlüsü mümkün olmadığı için satın alan bir okur yaratmak. Bu da ancak inançlı cemaatlerde söz konusu olabilecek bir tüketici davranışı.
Efkan
Roll kapandığında ne düşündün? Derginin düzenli bir okuru muydun?
Roll'un çıktığı dönemde İstanbul'da ne bu kadar konser olurdu ne de bu çeşitlilikte albüm yayınlanırdı. O kısırlıkta Roll, pek çok müziksever için başucu dergisi oldu. Dergi senin için ne ifade ediyordu?
Sen de "Yine mi Nick Cave'i kapak yapmışlar" diye eleştirir miydin Roll'u? Veya eleştirdiğin yanları nelerdi?
Roll'un politik duruşuna mesafeli miydin yoksa hemfikir mi?
Ben
Roll bana hiç kapanmayacak gibi gelirdi. İçten içe de korkardım ya kapanırsa diye. Her sayısını değil ama birçok sayısını satın alarak okudum. Bazen internetten okudum. Kapandığında inanamadım. Birçok insan da benim gibi inanmakta güçlük çekti ve çok üzüldü. Bu da Roll'un misyonunu yerine getirdiğinin ve inançlı bir cemaat oluşturduğunun kanıtı. Sayımız mı azdı? Yeterince destek olamadık da mı Roll kapanmak zorunda kaldı? Bu noktada okurları olarak kendimizi sorgulamalıyız. Önce derginin 3 aylık olduğu lafı çıktı, sonra Derya'nın Bodrum'a yerleştiğini duyduk. Sonra da veda yazısı geldi. O yazıyı kendi blogumda yayınladım. Çok güzel bir veda yazısıydı ve çok şey anlatıyordu... Defalarca okudum... Hala okuduğumda boğazıma birşey düğümleniyor.
O kadar uzun süre o denli haysiyetli işlere imza attılar ki... Hem görsel hem de içerik anlamında benim için hep tatminkar oldu Roll. Özellikle röportajları ve albüm kritiklerini okumak çok keyifliydi benim için. Çeviri olduğunda bile bu böyle oldu hep... Çünkü o çevirileri müzik bilen insanların yapması sanıldığından daha önemlidir. Roll benim için bir ay boyunca döne döne sohbet etmekten sıkılmadığım, doya doya müzik konuştuğum bir dost gibiydi. Bir de Roll'un ilk görsel tasarımını yapan Eray Makal'a bir selam çakmak lazım...
Belirli dönemlerde belirli isimlere gereğinden fazla yoğunlaştıklarını düşündüm. Bazı isimleri sürekli dergide görmek; alttan gelen yeni okur için çok lezzetli birşey olmayabilir diye düşündüm. Bunun Roll için gizli ve büyük bir tehlike olduğunu düşündüm. Kişisel olarak Nick Cave'i kapakta görmekten sıkılmam ama dergicilik açısından problemli buldum bu durumları. Okur kimliğimle rahatsız olmadım ama dergici kimliğimle böyle yapmasalar daha iyi olur diye düşündüm.
Roll gibi bir derginin politik bir duruşu olmasaydı o Roll olmazdı zaten. Müziğe Roll'un baktığı yerden bakıyorsan politik bir duruşun da olmalı. Roll bunu doğru ve tutarlı şekilde yaptı. Katılmam katılmamam önemli değil. Tutarlılık ve tavır önemli...
Efkan
Bir soru da Rolling Stone'la ilgili. Rolling Stone Türkiye, orijinal içeriğinden biraz uzak bir formatta çıktı. Dergi seni bir okur olarak doyuruyor muydu?
Ben
Rolling Stone Türkiye çıktığında şunları düşündüm:
1) Bu dergiyi çeviri dergisi yaparsanız Rolling Stone'un orijinalini okuyanlara satamazsınız. Ağzınızla kuş tutsanız gider yine İngilizce okurlar.
2) Billboard'un yaptığı gibi bu dergiyi bir teen age müzik dergisine çeviremezsiniz. Ölü doğum olur.
3) Eğer derginin adı Rolling Stone diye edineceğiniz prestiji; satış ve reklama dönüştüremezseniz telif hakkı olarak ödediğiniz paranın altında ezilir, batarsınız.
4) Rolling Stone gibi bir dergiyi "Türkiyelileştirmek"; maliyetli bir iştir. Ve müzik dergilerinin reklam pastasından aldığı paydan RS'a düşecek maksimum pay bile bu kaliteyi sponse etmeye yetmez.
5) Rolling Stone'un Türkiye'de ulaşacağı maksimum satış rakamı reklamla desteklenemediği durumda asla çözüm üretmeyecektir.
6) Türkiye'de maalesef uzun uzun yazılara, küçük puntolara tahammül azdır.
Rolling Stone yönetici ve yazarları ile kişisel olarak iyi dosttum hala da öyleyim. Birçoğuyla Blue Jean'de birlikte çalıştım. Birçok yazarının ilk müzik yazısı Blue Jean'de yayınlanmıştır. Kendilerini RS gibi bir dergide daha iyi ifade edeceklerini düşündüğüm için hem dergiye hem de eski yazarlarıma gönülden destek verdim. Ama yukarda yazdığım 6 maddenin iyi yazarlarla iyi yazılarla, iyi röportajlarla aşılması mümkün değildi. Yine ne yaptığının çok farkında olmayan, zora gelince kapağa seksi kadın koyalım diyen büyük medya yöneticilerinin bütçe rakamları doğrultusunda dergiyi ve çalışanlarını baskı altına alması; akabinde kaliteden verilen ödün ve okur kaybı, asla ikna edilemeyen reklam veren derken hiç hak etmediği halde kapanmak zorunda kaldı dergi. Temel meselenin üst düzey yönetim anlaşıyı olduğunu düşünüyorum. Bir konumlama problemi olduğunu düşünüyorum.
Efkan
Galiba Blue Jean'i hepsinden ayırmak gerekiyor. Sen de Blue Jean'de yöneticilik yaptın. Blue Jean'i rakiplerine karşın onca yıl hangi faktörler ayakta tuttu?
Ben
Blue Jean'in ilk yayın yönetmeni bugün Doğan Burda Dergi Grubu'nun CEO'su ve köşe yazarı Mehmet Y. Yılmaz. Aradan 23 yıl geçmiş dergi hala ayakta. Onlarca rakip sapır sapır dökülmüş ama Blue Jean tek tabanca devam ediyor. Hala satışları iyi sayılır ve reklam veren nezdinde bir "mecra" olarak görülüyor. Ben 97 yılında yayın yönetmeni olduğumda 23 yaşındaydım. 2000-2007 yılları arasında yayın yönetmenliğini Kutlu Özmakinacı'ya devrederek Blue Jean'le birlikte 5 derginin yayın direktörlüğünü yaptım Doğan Burda'da. Daha sonra Kutlu Özmakinacı da yayın yönetmenliğini Çağlan Tekil'e devretti. Sözünü ettiğim isimler ben dahil 20 yıldır müzik gazeteciliği yapan isimler. Yani Blue Jean'de bir ağabeylik müessesi var. Ama o ağabeylerin gözetiminde dergiyi hazırlayan ve aynı zamanda derginin okuru olan gencecik insanlar var. Blue Jean yazarları enteresandır. En sevdikleri şeyi, bila bedel yapmaya hazırken üste para alırlar çünkü. Bazılarıyla hiç tanışmazsınız. Başka bir şehirdedir ama derginizin yazarıdır. Biriyle bir konserde tanışırsınız, öbürüyle bir müzik dükkanında. Blue Jean yazarlarının cv'sine bakılmaz. Ağaçta yetişmezler; mayası olanlar ağabeyler tarafından belirlenir ve Blue Jean okulunda öğrenir müzik yazmayı ve kriterleri. Ben de, Kutlu da; şimdi Çağlan da mesaimizin büyük bölümünü yeni yazarlara yol göstermek için ayırdık. Hiç öf demedik sıkılmadık. Çünkü Blue Jean'i ayakta tutan bu okul misyonu ve başından beri ısrarla söylediğim inançlı cemaat. Nesiller geliyor, nesiller geçiyor ama o cemaat duygusu baki kalıyorsa, yöntem doğru demek. Eğer okur ve dergi arasında bir aidiyet ilişkisi varsa, samimiyet varsa, bilgi varsa, Blue Jean'ci olmaktan gurur duyan bir okurun varsa; yayın yönetmenleri değişir, moda olan şarkılar, gruplar değişir, dergi grupları değişir ama dergi ayakta kalır. Bu anlamda 23 yıldır Blue Jean'in üzerine titreyen ve ayakta kalması için zor zamanlarda destek veren tüm üst düzey yöneticilere de hakkını teslim etmek lazım.
30 Ağustos 2009 Pazar
Müzik dergileri can çekişiyor

1980'li yılların ikinci yarısında, dönemin efsane müzik dergisi Hey'de ve çocuk yaşta başladığım müzik yazarlığı maceram halen devam ediyor. ‘80 sonrası yayınlanan neredeyse tüm gençlik ve müzik dergileri ile bir bağım oldu. Bir çoğunda çalıştım, yazılarım yayınlandı. Bu dergilerden en köklü olanı Blue Jean'de 10 yıl kadar yöneticilik yaptım. Blue Jean yayınlandığında derginin posterlerine, çıkartmalarına ve kağıt kalitesine direnemeyen Hey bir süre sonra kapandı. Sonra bir sürü gençlik ve müzik dergisi çıktı Blue Jean'e rakip: Pop Corn, Walkman ve Boom, GO gibi daha yüksek yaş grubunu hedefleyen dergiler? Fanzin kültüründen beslenen Rock Kazanı, Non Serviam, arabeskin coştuğu yıllarda Delikanlı...Türk popunun patlamasıyla birlikte Top Pop, Popsi, gazete eki olup gizliden gizliye satan Salsa, Trendy, sonra Number One, Dream Dergi, Yuxexes, Billboard, Rolling Stone, Kral... Alternatif kulvarda büyük saygı gören Roll, Basatap, Bant... Burada sayamadığım irili ufaklı başka dergiler de var.

2009 biterken Türkiye'de müzik dergiciliğinin can çekiştiğini görüyorum şimdi. Geçen hafta çok sevdiğim Roll dergisi de Kasım'a kadar yayına ara verince bu yazıyı yazmaya karar verdim. Roll belki geri dönmeyecek. Basatap ve Rolling Stone çoktan veda etti. Dream Dergi desen taş gibiyken havlu atmak zorunda kaldı. Billboard, Blue Jean, Bant bir şekilde direniyorlar ama ne kadar direnecekleri meçhul. Hemen internet falan demeyin. Internetin varlığı sanıldığı gibi bir tehdit değil, müthiş bir avantaj aslında müzik dergileri için. Yeter ki işin çatısı doğru kurulsun. Çünkü müzik okumak isteyen insanlar dergileri ile bir aidiyet ilişkisi kurmak isterler.

Müziği yazan insanlardan bir şeyler öğrenmek, usta-çırak ilişkisi kurmak isterler onlarla. Haberin, şarkı sözünün, listenin, röportajın en tazesini bulursunuz belki internette ama dergi ruhunu ve aidiyet duygusunu bulamazsınız. Zaten öyle olsaydı bugün dijital müzik dergileri ile dolu olurdu sanal alem. Ama öyle değil. Oradaki büyülü formül, matbu orijinallerle sanal uzantıların birbirini tamamladığı bir platform yaratmakta gizli. Eğer bugün müzik dergileri yayınlayan medya kuruluşları, “reklam alamıyoruz zaten, kriz de var, devir de internet devri, kapatalım dergiyi dijital olarak devam edelim” diye düşünüyorlarsa boşa heveslenmesinler. Dünyada matbu orijinali kapatılıp dijital versiyonuyla başarıya ulaşmış bir tane dergi örneği yok çünkü. Kaldı ki internet yayıncılığı da oraya doğru değil bireysel yayıncılığa doğru gidiyor. Ayrıca Roll, Basatap, Bant gibi alternatif ve iyi dergiler için lafa gelince mangalda kül bırakmayıp iş satın alıp desteklemeye gelince sus pus olanlara da söyleyecek bir söz bulamıyorum. Dilerim en azından Roll döner ve Bant, Blue Jean, Billboard gibi dergiler de doğru stratejiler geliştirerek ayakta kalmayı becerir.
20 Kasım 2007 Salı
üçnokta1 ile sallandım

Dün iki tane toplantım vardı. Üst üste... Toplam 5 saat sürdü. Yok, sızlanmak için söylemiyorum. Her ikisi de son derece verimli ve daha önemlisi eğlenceli toplantılardı. Bir baktım saat 7 buçuk olmuş. Şimdi öyle bir saat ki, eve dönmeye kalksam; trafik saati. Günlerden pazartesi; hani pek dışarda dingildeme günü değil ama bir yandan da hem keyfim, enerjim yerinde; hem de uzun zamandır Üçnokta1 dinlemeye gitmiyorum Mojo'ya. Blogların tamamını okuyanlar bilir; geçen pazartesi de mesela saha koşulları son derece elverişli olmasına karşın halim olmaması sebebiyle Mojo'ya gitmemiştim. Hani Davide Swarup vardı ya; Hang çalan sokak müzisyeni; onunla tanıştığım gece işte. Ne geveliyorum ki lafı; bugün gidesim var.
Baykuş'tayım. Ben henüz toplantı halindeyken mekana gelen Okan Cezayirli ve onun son işyerinden bir iş arkadaşıyla barda oturmuş geyik yapıyoruz. Okan, kardeşimin arkadaşı olarak daha o çok küçükken tanıdığım, en az da kardeşim kadar sevdiğim; içi dışı bir doğru dürüst bir adam. Kallavi'de bir doğumgünü varmış; herhalde eski iş yerinden birinin doomgünü, arkadaşıyla birlikte oraya gidecekler aslında. Muhabbet edip vakit dolduruyoruz. Bu arada Okan'ın notbukuna virüs girmiş galiba. Okan bu durumdan muzdarip, mekana kim gelse "bilgisayardan anlar mısın" diye sorup, yağmur yemiş kedi yavrusu gibi bakıyor yüzlerine. Ne yaparsanız yapın ama bilgisayarımızı, internetimizi elimizden almayın bizim :=)
Okan'ın arkadaşı Hami de süper bir adam çıktı. O kadar eskiden beri takip ediyormuş ki Blue Jean'i, şaşıyorum. Şubat 87'de ilk sayıyı almış. Ondan öncesi, bizim kuşak için geçerli olduğu üzere bir Hey Dergisi ve kuşe kağıt takıntısından mütevellit Alman Bravo Dergisi hayranlığından ibaret. Tek kelime Almanca bilmezdik ama, Bravo'nun yeni sayısı gelecek diye gazete bayiinin önünde nöbet tuttuğumu bilirim. Zaten Blue Jean'in çıktığı yıllardaki büyük başarısının temeli de bu; Hey'deki bilgiyle, Bravo'daki kaliteyi bir araya getirmesi.
Eleman 35 yaşında ve hala da okuyor Blue Jean'i. Diyor ki "insanlar tuhaf tuhaf bakıyorlar Blue Jean okuyorum diyince; yahu bu adamlar ciddi ciddi müzik yazıyorlar". Blue Jean tarihçisi gibi bir adam. Derginin çıktığı günden bugüne attığı her adımdan haberdar. Hülya Çebi; JC Mc Coy, Eralp Baydar, Süreyya İzgi, bendeniz ve Kutlu Özmakinacı da dahil olmak üzere derginin gelmiş geçmiş tüm yayın yönetmenlerini masaya yatırıyoruz. :))
Deniz Batuk, Ergün Arsal, Çağlayan Kent, Barış Yanargil, Kaan Yanargil, Mana Türker, Kutlu Özmakinacı, Kerem Arsal, Erhan Erpamir, Zeynep Okyay, Tunç Dindaş, Özgür Özgencer, Serkan Eldeleklioğlu, Ayhan Abayhan, Özlem Gürel, Doğu Yücel... İnanın, herkesin ismiyle soyadıyla, yazılarıyla soyunu sopunu sayıyor. Bilmemkaç yılında, falanca sayıda bir yazısı vardı diyor falancanın; inanın ezbere biliyor yazıyı. Bahsettiğim adam benden bir yaş büyük ve şu anda Ogilvy'de art direktör (ki eski Türk filmlerinin rolkepşınlarında "en français" göndermeli "ar direktör" olarak geçer) olarak (bak bu "olarak" yannız kaldı buralarda; sanıyorum bu parantez içi sebebiyle az sonra okuyacağınız "çalışıyor"un da yalnızlığına tanık olacaksınız) çalışıyor.
Şimdi bu adamın Blue Jean'le kurduğu bağı görünce ne kadar doğru bir iş yaptığımızı anlıyorum zamanında. Blue Jean bir efsanedir.
Okanları yolladıktan sonra Bade geliyor; onun arkadaşları var falan. Onlar da Mojo'ya gidicez diyince "tamam" diyorum "... bugün bir Mojo'ya bakiym :))"
Sadece Badeler mi? İki dakika sonra bizim dergi grubu Zeynep'leri teşrif ediyorlar. Tesadüf bu ya onlar da Mojo'ya niyetlenmişler. Baykuş'a bir uğrayalım Tolga'yı da alalım demişler. Hangi Zeynep'ler (mesela buradaki "ler" ayrılır kafanız karışmasın kural böyle; ama "Zeyneplere gidelim bu akşam" diyosanız ayrılmaz, çünkü o zaman ayrı ayrı iki Zeynep'ten bahsetmiyor olursunuz; Zeynepgiller manasında bir ler olur o; aynını Badeler derkenki halime de uygulayabilirsiniz :)) bunlar ("bunlar" nasıl da yalnız...). Bir tanesi bizim Okyay Zeynep, Blue Jean'den. Kendisi daha lise çağındayken "staj yapmak istiyorum Tolga Beyğ" diye gelmiş, geliş o geliş olmuştur hayatımıza. Bulucin'de geçirilen uzun müzik ve muhabbet dolu yıllar... Nası büyüdün sen be Zeynep :) Kendisi hala Blue Jean'in her bi şeyinden sorumlu devlet bakanıdır. İlerde de ayrıca çok güzel işler yapacaktır.
Öbür Zeynop, ayrı bir alem. Zeynep Yaşar. Kendisini, DB'den tatlı sert ayrılmama sebep olan son patron Mehmet Y. Yılmaz, bizim tükkana teşrif ettiğinde zat-ı muhteremin asistanı olarak tanımıştım. Billur gibi bir kızdır. İçi güzeldir, dışı güzeldir. Daha Mehmet Yılmaz'a velkam parti yapıldığı akşam tanışmıştık. Gotik yapan bir grubum var, ben de solistim demişti. O gün başladı arkadaşlığımız. Hoş, demeseydi de başlardı ya...
Mojo'da süper bir kadro oldu yani. Üçnokta1'i de özlemişim.
Melis Daaanişmend (kendisi öyle denmesini istiyor; soyadı Danişmend Beyliği'nden geliyor ve doğru okumayla o a harfi uzun söyleniyor. Bir keresinde, bir otelin barında barmen Melis'e -içkileri oda hesabına yazacak çünkü-, isim sordu, Melis; Melis Daaaanişmend dedi. Adam anlamayınca Danişmend diye düzeltti, çok komikti :) Yok biz Melis'le bi otele gitmedik. Bi basın gezisiydi; biz iki eski müzik yazarı dostuz Melis kardeşimle :) Daha önce de hiç bahsetmemiştim, şimdi içimden geldi; şarkı seçimleri doğru olduğunda dinlemeye doyum olmuyor. Bence Melis bir rock solisti değil. Ama içinde rakınrol olan bir kadın. Bazı şarkılarda bu ikisinin dengesini kuruyor ve sonuç müthiş oluyor. Bi de bu kadar güzel bir kadın var mı yaaa, elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin ...
Barış var sonra dünya tatlısı bir adam. İşini yapan, kafasının her hali güzel; süper tatlı bir kişi. Artık rutin bir solist performansı var Üçnokta1 gecelerinde. Sadece bir şarkı söylüyor; "American Idiot". Dün gece o şarkıyı söylerken bir problemler oldu mikser dolaylarından; öyle komik, öyle samimiydi ki verdiği tepkilerde; güldüm kendi kendime.
Sonracıma Cenk var. Hep severim Cenk'in basını dinlemeyi. Adam rakınrol basçı, hep mest eder beni. O koca adam, genelde sahneden ince ince takılır. Askere gidiyo aralıkta, özliycez; hayırlı tezkereler şimdiden kardeşime...
Haa bi de büyük hayranı olduğum Mehmet Demirdelen...İyi davulcu kimdir? Mesela Phil Collins iyi davulcudur. Saat gibi çalar. Ama ben davulun içinde ruh yoksa bilgisayardan dinlemeyi tercih ederim. Bilgisayar hiç ritim kaçırmaz. Mesele o diil. Mehmet, hem enstrümanına teknik anlamda hakim bir adam hem de o davulu vücuda getiriyor. Ben, o davul çalarken "davulu görüyorum". Bazen öyle bir bakıyorum ki o çalarken; etraftan hipno diycekler diye korkuyorum :) (bilgi parantezi: amiyane bir tabir evet, hipno dedim. Homofobik diilim, Lambda üyesiyim :)))
Selim Demirdelen, abisi Mehmet'in kendisi; şu hayatta en çok sevdiğim, saydığım adamlardan biridir. Bu iki kardeş, mütevazılıklarına rağmen sandığınızdan çok daha fazla adını duyacağınız adamlar önümüzdeki 5 yıl içinde...
Üçnokta1, repertuvara süper cover'lar ekledi son dönemde. Hande Yener'den, Tori Amos'tan, Rihanna'dan, Hepsi'den öyle güzel icralar yapıyorlar ki... Bence yerinde bir dinleyin; çünkü cover böyle birşey olmalıdır. O şarkı, söyleyenin icrasında bambaşka ve çok güzel birşey olur, ohaa dersin...
Üçnokta1 sahnede döktürürken; kankalar da birer birer dökülüyor. Oyunculuktan muzdarip Yunus kardeşim :), Leman'ın en güzel adamlarından Soner Günday ve tabii yanında Yüzbaşı Albırt, Ekhos Purodakşıns'ın iki güzel kızı Bülent ve Burçin; Cenk ve Erdem Beylerin Cenk'isi Malt Cenk Bey, dünya güzelimiz Simten Danışman, Baykuş'umuzun zarifesi Tuğçe Kadıoğlu, yağmurlarla gelen mahzun Özlem Demirtaş, assolist psikopat Engin Süzen ve also starring, kanber abimiz Riko... Ortamımız iyicene şenleniyor.
Malumunuz, Malt ekibiyle Üçnokta1 ekibi davul hariç ortak (Güray'a selamlar). Cenk Bey de hazır ordayken ricalara dayanamayarak sahne alıyor. Kafası hafif güzel. Bir Metallica patlatıyor, "Where ever I May Roam", arkasından da Malt'tan Deprem'i. Deprem'in sözlerinde "üç nokta bir'e bile dayanamadı tepeme yıkıldı" diyor. Bak şu tesadüfe (Melis'e sordumdu, valla tesadüf didiydi)...
Artık sabah oldu. Baktım Bade, Riko'yla sohbet ediyo. Herkes de ufaktan demir aldı. Ben de poke'unu çıkarmadan döneyim. Aaa, Bade'den söz etmişken (ki bugun feysbukta kendisinin wall'una da yazdım); biz bir mekana gittiğimizde beraber olduğumuz arkadaşlarımızın anne ve babası gibi davranıyoruz. Uzaktan böle kuul bi vaziyette kolluyoruz sanki. Bu yükümü paylaştığı için Bade'ye minnettarım. Kendisini çok seviyorum. Bi de tabi o güzel oğlunun elinden tutup merdivenlerden indirdiğim gün geliyor aklıma. Arda Bey nasılsın harbiden bu arada, özledik :)
Büyükparmakkapı Sokak'tan çıkıp İstiklal'i yararak Bekar Sokak'a giriyorum; Baykus'un ışıkları hala yanıyor, gayrı ihtiyari içeri bakıyorum; ahan da bizim Okan, Kallavi'den dönmüş; bilgisayarını açmış takılıyor. Yanında içkisi... Okan içeri girip bisiy demedim ama, iyi misin olm...
11 Kasım 2007 Pazar
dergi yaprakları
HÜRRİYET/2007
Türkiye’de müzik dergiciliğinin tarihi çok da eskilere dayanmıyor aslında. Televizyon, magazin ve sosyal hayat boyutlarını işin içine katarak müzikle de haşır neşir olan Ses, Hayat gibi dergileri kategori dışı bırakacak olursak gerçek anlamda müzik dergisi olma çabası gösteren bir Hey Dergisi geliyor aklıma. O zamanın Polis Radyosu’nun, TRT 3’ünün program listelerini yayınlayan Hey; teybimiz elimizde, parmağımız kayıt tuşunun üzerinde kendimize özel karışık kasetler oluşturmak maksadıyla nöbet tutmamıza vesile olmuş bir efsanedir. Haftalık olarak yayınladığı Billboard müzik listeleri, röportajları, sıkı sıkıya takip ettiğimiz haberleri ile sevgilimizden, işimizden, okulumuzdan daha öncelikli bir hal almıştır hayatımızda. Yıllar yılı biriktirilir, evlerden taşınılırken atmaya kıyılamaz; sayfalarını çevirdikçe mis gibi üçüncü hamur kağıt kokusu gelir burnunuza.
Bakın bir de Hey’le aynı dönemlerde yayınlanan Onyedi vardır. Onyedi’nin zihnimizde bıraktığı derin iz; on yedi yaşında olmanın ne kadar önemli olduğuna dairdir. On yedi yaşında olmak büyümek demektir; önemsenmek demektir. Belki Türkiye’ye gelen bir grubun konserine tek başına gidebilmek için evden izin koparabilmektir; on yedi olmak önemlidir.
Gençliğini seksenlerde yaşayan müzik delileri için bir saplantı da Alman gençlik ve müzik dergisi Bravo olmuştur. Tek kelime Almanca bilmiyor oluşumuza karşın gazete bayilerinin önünde dergiyi bekleyişimiz; pırıl pırıl kuşe kağıtlarla tanışmamız; o posterler, çıkartmalar... Benzer yabancı dergilere, hani madem tek kelime anlamıyoruz, en azından kağıdı, çıkartması osu busu sebebiyle de olsa ilgi göstermeyişimizin nedeni neydi bilmiyorum. O zaman internet yok, müzik televizyonu yok; bırakın müzik televizyonunu hayatında bir kez klip seyretmis insan parmakla gösteriliyor... Alman Bravo’sunu alıyor tek kelime anlamadan sayfalarına bakıyoruz; posterini, çıkartmasını yapıştırıyoruz ama okuyabildiğimiz saman kağıtlı emektar dergimiz, bir Hey’imiz var.
Derken seksenlerin sonuna yaklaşırken birileri bu boşluğu fark ediyor. Ve yaşayan efsane Blue Jean Dergisi doğuyor. Kağıt aynı Bravo’nun kağıdı, çıkartmalar, posterler desen aynen. Olan emektar Hey’e oluyor; çok dayanamıyor Hey; afili ve ziyadesiyle Avrupalı aylık rakibine. Kısa sürede havlu atıyor. Bilenler bilir belki ama bugün hala yayınlanmakta olan Hey Girl Dergisi de o yılların efsane Hey’inin bir uzantısıdır. Kendi gitti adı kaldı yadigar.
Uzun yıllar boyunca Blue Jean’e rakip olup pastadan pay almak niyetiyle sahneye çıkan rakipler birer birer tarih sayfalarına karışıyorlar. Yıllar nasıl hızlı akmış; 2007’de 20. yaşını kutlayacak Blue Jean Dergisi. Genç insanların ilgi ve beklentilerinin ne kadar dehşit verici bir hızla değiştiğini bilirsiniz. Internet’i, müzik televizyonu; etkileri ortada. Ve Türkiyeli bir marka olan Blue Jean 20 yıldır hiç geriye düşmeden ayakta.
Ama bir farkla... Artık dişli rakipleri var. Rolling Stone var örneğin. Tasarımıyla ve dünyaya bakışıyla efsane olmuş bir dergi. Bir süredir Türkiye versiyonu yayınlanıyor. Ben otuzlu yaşlarını süren bir müzik delisi olarak beğeniyorum Rolling Stone’u. Velakin kısıtlı kadro ve bütçelerle o uluslararası kaliteyi tutturmak kolay değil. Türkiye koşullarında işleri çok zor.
Sonra Billboard Türkiye var. Dünya müzik endüstrisinin en güçlü markalarından biri. Ama tüketici odaklı olmaktan çok sektör odaklı bir dergi Billboard dünyada. Bugün Türkiye’de yayınlanan versiyonu daha çok bir gençlik dergisi tadında ki; madem öyle bir dergi yapacaktınız neden Türkiyeli yeni bir marka olmayı tercih etmediniz sorusunu getiriyor akla.
Dream Dergi var söz etmeden geçemem. Haysiyetli bir müzik televizyonu olan Dream TV’nin matbu uzantısı. Daha alternatif kulvarda koşan Yuxexes var, Bant var, Basatap var.
Müzik var aslında; internetin hoyratlığına, müzik televizyonlarının güdümlemesine, prodüktörlerin at gözlüğüne inat; müzik var. Ve müzik var olduğu sürece de müzik dergileri olacak.
