Ragıp Duran, Can Dündar, Bilge Eser, Tuluhan Tekelioğlu, Melih Bayram Dede, Özgür Gürbüz, Yaprak Aras Şahinbaş ve bendeniz gibi gazetecilerle yapılan görüşmelere de referans veren ve International Symposium of Online Journalism kapsamında Teksas Üniversitesi bünyesinde yayınlanan bir makale...
Pinar Gurleyen- PhD. Student in Simon Fraser University -Canada
Perrin Ogun Emre, PhD. Candidate,Marmara University, -Turkey also Lecturer in Kadir Has University-Istanbul,
Turkey
Exploring new journalistic platforms: experiences of Turkish journalist bloggers.
Abstract
This paper examines how weblogs, as new platforms of journalism, contribute to the
transformation of professional journalism in theory and in practice. Drawing on the previous arguments that suggest the necessity of a reform and even a paradigm shift in journalism, this research focuses on a specific type of blog; those produced by the professional journalists outside media organizations. We look in particular at how journalist bloggers negotiate traditional norms of journalism such as objectivity or practices like gate-keeping with intrinsic characteristics of
the blog format such as subjectivity and audience participation.
Okumak ve pdf olarak indirmek için; http://online.journalism.utexas.edu/2010/papers/PinarPerrin10.pdf
25 Nisan 2010 Pazar
21 Mart 2010 Pazar
Efkan Kula'yla hasbihal: müzik dergileri

Müzik yazarı Efkan Kula; geçenlerde yüksek lisans tezi için birkaç soru sordu bana... Konumuz müzik dergileriydi. Baktım sorular güzel, çenem düştü. Ortaya aşağıdaki hasbihal çıktı...
Efkan
Hey dergisinden başlayalım. Gazeteciliğe adımını bir müzik dergisinde attın. Baban da derginin kurucuları arasındaydı. Senin için nasıl bir anlamı vardı Hey'de çalışmaya başlamanın?
Ben
Hey'de çalışmak o zamanlar benim için bir hayal bile değildi. Zaten yaşım da henüz 13'tü. Sıkı bir Hey okuruydum. Aynı anda tek kelime Almanca bilmeden Bravo Dergisi'ni de okumaya çalışıyordum. Daha doğrusu o dönem Alman Bravo'sundan kes yapıştır yapan Hey Dergisi'nden Türkçe'sini okuyor, Bravo'nun kuşe kağıtlı posterlerini, çıkartmalarını da oraya buraya yapıştırıyorduk. İkisi birbirini tamamlıyordu aslında.
Derken 87 yılında Sandra Kim Eurovision birincisi oldu Belçika adına. Yaşıtım ve çok güzel bir kızdı. Aşık oldum ... Babama sordum ne yapmam gerek diye. Sağolsun dalga geçmek yerine bana bir öneride bulundu: "Fan kulüp kur!"... Ne olduğunu bilmeden fan kulubümüzü kurmuş bulunduk; "Sandra'yı Sevenler Fan Kulüp kuruldu! Sandra severleri bir araya topluyoruz" diye bir ilan metni yazıldı ve baba yönlendirmesiyle Hey Dergisi'nin yolu tutuldu. İstikamet Cağaloğlu, randevumuz dönemin yayın yönetmeni Hulusi Tunca'yla...
Fan Club işi bayağı bir ilerledi, Sandra Kim İstanbul'a geldiğinde tanışma fırsatım bile oldu. Hatta "en küçük ve de fahri muhabirimiz" sıfatıyla Hey adına bir röportaj bile yaptım... Sanıyorum o sıra kanıma girdi dergicilik. İlk yazımın yayınlanışı, röportaj yapan kişinin sanatçılarla haşır neşirliği falan çok cazip geldi bana... Yazmayı da seviyordum. Hulusi Ağabey; "sen yazları burada takılsana" dediğinde sevinçten havalara uçtum... Yarı ofis boy, yarı çevirmen, yarı mektup açacağı olarak çalıştım ama çok şey öğrendim Hey Okulu'ndan. O zamanki kadrodan Hulusi Tunca, Erdal Gökkaya, Ramiz Dağlı, Kanat Atkaya, Afşin Akın, İbrahim Seten bir çırpıda hatırladıklarım ...
(eğer bu hikayenin detaylarını okumak istersen www.tolgaakyildiz.com.tr adresinde "Hayallerim, Babam ve Sandra Kim" diye bir yazı var; okursan eğlenirsin tahmin ediyorum :))
13 yaşında Hey gibi bir dergide çalışmaya başlamak sonra da hiç ara vermeden devam etmek çok ayrıcalıklı bir durum tabii. Şansımı iyi kullanmaya çalıştım ve hep gurur duydum.
Efkan
Hey'in hikayesini Türkiye'de dergicilik ve müzik gazeteciliği açısından nasıl konumlandırıyorsun?
Ben
Hey gerçek anlamda ilk süreli müzik yayını Türkiye'nin. Yetmişlerde hareketlenen müzik piyasasına doğal bir reaksiyon olarak ortaya çıkıyor. Ben son dönemine yetiştim. Seksenlerin sonunda Blue Jean'le rekabete dayanamayıp kapanmadan az önce Hey Girl markasını çıkarttı içinden (Bravo Girl'le eş zamanlı). Bir dönem yayın direktörlüğünü de yaptığım Hey Girl hala yayınlanıyor bugün. Hey Girl'ün kurucuları arasında da ben yer aldım babamdan yaklaşık 20 yıl sonra... O da Türkiye'de genç kız dergileri macerasının başlangıcıdır.
Hey'in sıkıntısı o dönemde finansal anlamda rekabet gücünün yeterli olmamasıydı. Milliyet'in bir uzantısı olan Milliyet Yayınları kendi yağında kavrulan küçük bir yapıydı son dönemlerinde. Ve değişime ayak uyduramıyordu. Çocuk, müzik ve magazin yayınlarına odaklanmıştı; kağıt maliyetlerini düşük tutmak için kağıt kalitesini saman kağıt düzeyinde tutmayı da kurum politikası haline getirmişti. Bu anlamda bir boşluk olduğunu gören Hürriyet Dergi grubu bir anlamda Alman Bravo'suyla aynı kağıt kalitesinde, posterli, çıkartmalı bir yayın çıkartınca; diğer bir deyişle Blue Jean ortaya çıkınca Hey fazla direnemedi. Önce aylık oldu sonra da yok oldu.
Hey; magazin ve aktüalite dergilerinin arasından sıyrılıp müziğe odaklanan; içerik anlamında kademeli olarak dünyaya açılan, sadık bir cemaat yaratmış saygın bir dergidir. Yetmişleri yakaladığı gibi seksenlerin müzikal damarlarını da gayet iyi yakalamıştır. Yabancı haberlerde imkansızlıklar nedeniyle kes yapıştırı tercih etmiş olmasına rağmen genel itibariyle Türkiyeli bir müzik dergisi olmayı becermiştir. Başta Doğan Şener olmak üzere Erdoğan Sevgin, Hulusi Tunca gibi yayın yönetmenleri ayrı ayrı değer katmıştır dergiye... 90'lara girerken yaşaması gereken dönüşümü yaşayamamış ve tarih sayfalarındaki yerini almıştır. Ama bunun temel nedeni içerikteki sorunlar değil kağıt kalitesi ve promosyonlarla ilgili hedef kitlesinin beklentilerini doğru okuyamamasıdır.
Efkan
Türkiye'nin müzik basını geçmişine baktığımızda kapanan dergileri ve mutsuz sonları görüyoruz. Stüdyo İmge, Boom, Çalıntı, Rolling Stone, Dream ilk akla gelenler... Dergilerin uzun ömürlü olmamasını nasıl açıklıyorsun?
Ben
Genellemek istemem ama müzik dergilerinin iki temel sorunu oldu bana göre. Birincisi bağlı bulundukları yayın gruplarının gerektiğince arkalarında durmamaları; gençlik ve müzik dergiciliğini fasulyeden bir uğraş olarak görmeleridir yıllarca. Oradaki reklam potansiyelini de, o sırada çok ciddi sayıda potansiyel dergi okuru yetiştirdiklerini de fark etmeleri çok zaman almıştır. Hatta büyük çoğunluğunun halen tam olarak anladıklarını da düşünmüyorum. Bu teşhisi Hey, Pop Corn, Walkman, Dream, NR1, Rolling Stone, Top Pop, Popsi hatta Delikanlı gibi büyük yayın grupları bünyesinde çıkan birçok dergi için koymak mümkün.
Çalıntı, İmge, Boom hatta Roll gibi kendi yağında kavrulan ve bağımsız bir duruşu olan dergiler için durum daha farklıydı. Kimilerinde lafa gelince mangalda kül bırakmayan okurun yeterince desteği olmadı. Reklam alanları reklamverenlere doğru bir telaffuzla anlatamadı meramını; bu da çok önemli. Yine büyük bir çoğunluğu işin "işletmeciliğinden" çok sanatçılık tarafına yakındı. Bu içerik olarak okura yakın ve haysiyetli bir duruş da olsa, günün sonunda zarar olarak döndüğünde o bünyelerin çökmesi kaçınılmaz oldu. İşin sırrı belki ideallerinden ödün vermeden, içeriğinde zaafiyet göstermeden birer işletme gibi yönetebilmekti o dergileri; bunu beceremedik sanıyorum. Örnek vermek gerekirse mizah dergileri arasında bu dengeyi tutturmuş dergiler var.
İkincisi dergilerin uzun ömürlü olmasına dair... Eğer az önce sözünü ettiğim sorunlar aşılmışsa tek bir şey kalıyor geriye o da olabildiğince büyük ve sadık bir cemaat yaratmakla ilgili sorunlar. Bunu küçücük bütcelerle yapmak, okurun gibi düşünmek ama ondan her zaman bir adım önde olmak. Bir şey öğretmeye çalışmak değil ama okurun senden birşey öğrenmeye can atmasını sağlamak. Dergileri o ayki konular, posterler ya da hediyeler için değil; başka türlüsü mümkün olmadığı için satın alan bir okur yaratmak. Bu da ancak inançlı cemaatlerde söz konusu olabilecek bir tüketici davranışı.
Efkan
Roll kapandığında ne düşündün? Derginin düzenli bir okuru muydun?
Roll'un çıktığı dönemde İstanbul'da ne bu kadar konser olurdu ne de bu çeşitlilikte albüm yayınlanırdı. O kısırlıkta Roll, pek çok müziksever için başucu dergisi oldu. Dergi senin için ne ifade ediyordu?
Sen de "Yine mi Nick Cave'i kapak yapmışlar" diye eleştirir miydin Roll'u? Veya eleştirdiğin yanları nelerdi?
Roll'un politik duruşuna mesafeli miydin yoksa hemfikir mi?
Ben
Roll bana hiç kapanmayacak gibi gelirdi. İçten içe de korkardım ya kapanırsa diye. Her sayısını değil ama birçok sayısını satın alarak okudum. Bazen internetten okudum. Kapandığında inanamadım. Birçok insan da benim gibi inanmakta güçlük çekti ve çok üzüldü. Bu da Roll'un misyonunu yerine getirdiğinin ve inançlı bir cemaat oluşturduğunun kanıtı. Sayımız mı azdı? Yeterince destek olamadık da mı Roll kapanmak zorunda kaldı? Bu noktada okurları olarak kendimizi sorgulamalıyız. Önce derginin 3 aylık olduğu lafı çıktı, sonra Derya'nın Bodrum'a yerleştiğini duyduk. Sonra da veda yazısı geldi. O yazıyı kendi blogumda yayınladım. Çok güzel bir veda yazısıydı ve çok şey anlatıyordu... Defalarca okudum... Hala okuduğumda boğazıma birşey düğümleniyor.
O kadar uzun süre o denli haysiyetli işlere imza attılar ki... Hem görsel hem de içerik anlamında benim için hep tatminkar oldu Roll. Özellikle röportajları ve albüm kritiklerini okumak çok keyifliydi benim için. Çeviri olduğunda bile bu böyle oldu hep... Çünkü o çevirileri müzik bilen insanların yapması sanıldığından daha önemlidir. Roll benim için bir ay boyunca döne döne sohbet etmekten sıkılmadığım, doya doya müzik konuştuğum bir dost gibiydi. Bir de Roll'un ilk görsel tasarımını yapan Eray Makal'a bir selam çakmak lazım...
Belirli dönemlerde belirli isimlere gereğinden fazla yoğunlaştıklarını düşündüm. Bazı isimleri sürekli dergide görmek; alttan gelen yeni okur için çok lezzetli birşey olmayabilir diye düşündüm. Bunun Roll için gizli ve büyük bir tehlike olduğunu düşündüm. Kişisel olarak Nick Cave'i kapakta görmekten sıkılmam ama dergicilik açısından problemli buldum bu durumları. Okur kimliğimle rahatsız olmadım ama dergici kimliğimle böyle yapmasalar daha iyi olur diye düşündüm.
Roll gibi bir derginin politik bir duruşu olmasaydı o Roll olmazdı zaten. Müziğe Roll'un baktığı yerden bakıyorsan politik bir duruşun da olmalı. Roll bunu doğru ve tutarlı şekilde yaptı. Katılmam katılmamam önemli değil. Tutarlılık ve tavır önemli...
Efkan
Bir soru da Rolling Stone'la ilgili. Rolling Stone Türkiye, orijinal içeriğinden biraz uzak bir formatta çıktı. Dergi seni bir okur olarak doyuruyor muydu?
Ben
Rolling Stone Türkiye çıktığında şunları düşündüm:
1) Bu dergiyi çeviri dergisi yaparsanız Rolling Stone'un orijinalini okuyanlara satamazsınız. Ağzınızla kuş tutsanız gider yine İngilizce okurlar.
2) Billboard'un yaptığı gibi bu dergiyi bir teen age müzik dergisine çeviremezsiniz. Ölü doğum olur.
3) Eğer derginin adı Rolling Stone diye edineceğiniz prestiji; satış ve reklama dönüştüremezseniz telif hakkı olarak ödediğiniz paranın altında ezilir, batarsınız.
4) Rolling Stone gibi bir dergiyi "Türkiyelileştirmek"; maliyetli bir iştir. Ve müzik dergilerinin reklam pastasından aldığı paydan RS'a düşecek maksimum pay bile bu kaliteyi sponse etmeye yetmez.
5) Rolling Stone'un Türkiye'de ulaşacağı maksimum satış rakamı reklamla desteklenemediği durumda asla çözüm üretmeyecektir.
6) Türkiye'de maalesef uzun uzun yazılara, küçük puntolara tahammül azdır.
Rolling Stone yönetici ve yazarları ile kişisel olarak iyi dosttum hala da öyleyim. Birçoğuyla Blue Jean'de birlikte çalıştım. Birçok yazarının ilk müzik yazısı Blue Jean'de yayınlanmıştır. Kendilerini RS gibi bir dergide daha iyi ifade edeceklerini düşündüğüm için hem dergiye hem de eski yazarlarıma gönülden destek verdim. Ama yukarda yazdığım 6 maddenin iyi yazarlarla iyi yazılarla, iyi röportajlarla aşılması mümkün değildi. Yine ne yaptığının çok farkında olmayan, zora gelince kapağa seksi kadın koyalım diyen büyük medya yöneticilerinin bütçe rakamları doğrultusunda dergiyi ve çalışanlarını baskı altına alması; akabinde kaliteden verilen ödün ve okur kaybı, asla ikna edilemeyen reklam veren derken hiç hak etmediği halde kapanmak zorunda kaldı dergi. Temel meselenin üst düzey yönetim anlaşıyı olduğunu düşünüyorum. Bir konumlama problemi olduğunu düşünüyorum.
Efkan
Galiba Blue Jean'i hepsinden ayırmak gerekiyor. Sen de Blue Jean'de yöneticilik yaptın. Blue Jean'i rakiplerine karşın onca yıl hangi faktörler ayakta tuttu?
Ben
Blue Jean'in ilk yayın yönetmeni bugün Doğan Burda Dergi Grubu'nun CEO'su ve köşe yazarı Mehmet Y. Yılmaz. Aradan 23 yıl geçmiş dergi hala ayakta. Onlarca rakip sapır sapır dökülmüş ama Blue Jean tek tabanca devam ediyor. Hala satışları iyi sayılır ve reklam veren nezdinde bir "mecra" olarak görülüyor. Ben 97 yılında yayın yönetmeni olduğumda 23 yaşındaydım. 2000-2007 yılları arasında yayın yönetmenliğini Kutlu Özmakinacı'ya devrederek Blue Jean'le birlikte 5 derginin yayın direktörlüğünü yaptım Doğan Burda'da. Daha sonra Kutlu Özmakinacı da yayın yönetmenliğini Çağlan Tekil'e devretti. Sözünü ettiğim isimler ben dahil 20 yıldır müzik gazeteciliği yapan isimler. Yani Blue Jean'de bir ağabeylik müessesi var. Ama o ağabeylerin gözetiminde dergiyi hazırlayan ve aynı zamanda derginin okuru olan gencecik insanlar var. Blue Jean yazarları enteresandır. En sevdikleri şeyi, bila bedel yapmaya hazırken üste para alırlar çünkü. Bazılarıyla hiç tanışmazsınız. Başka bir şehirdedir ama derginizin yazarıdır. Biriyle bir konserde tanışırsınız, öbürüyle bir müzik dükkanında. Blue Jean yazarlarının cv'sine bakılmaz. Ağaçta yetişmezler; mayası olanlar ağabeyler tarafından belirlenir ve Blue Jean okulunda öğrenir müzik yazmayı ve kriterleri. Ben de, Kutlu da; şimdi Çağlan da mesaimizin büyük bölümünü yeni yazarlara yol göstermek için ayırdık. Hiç öf demedik sıkılmadık. Çünkü Blue Jean'i ayakta tutan bu okul misyonu ve başından beri ısrarla söylediğim inançlı cemaat. Nesiller geliyor, nesiller geçiyor ama o cemaat duygusu baki kalıyorsa, yöntem doğru demek. Eğer okur ve dergi arasında bir aidiyet ilişkisi varsa, samimiyet varsa, bilgi varsa, Blue Jean'ci olmaktan gurur duyan bir okurun varsa; yayın yönetmenleri değişir, moda olan şarkılar, gruplar değişir, dergi grupları değişir ama dergi ayakta kalır. Bu anlamda 23 yıldır Blue Jean'in üzerine titreyen ve ayakta kalması için zor zamanlarda destek veren tüm üst düzey yöneticilere de hakkını teslim etmek lazım.
28 Ocak 2010 Perşembe
Hayallerim, Sandra Kim ve Babam...

Ben küçük yaşta Sandra Kim'e aşık olarak mevzuya girdim. Sandra da kim diye sorabilirsiniz. Bildiğiniz Sandra değil. Hatta siz belki o Sandra'yı bile bilmiyorsunuz. Ben de bu yazıyı kim okuyor bilmiyorum. Önyargılı değilim.
Sandra vardı, Michael Cretu'nun karısı; "Maria Magdalena", o değil dediğim.
Peki kim bu Sandra Kim? Bu Sandra 1986 Eurovision Birincisi. Belçika adına. Şansa bakın ki ben de o yıl aynı yaştayım. TRT başında Türkiye, Turquie, Turkey; "douze points, twelve points" beklerken, birden dünyam şaştı bu kızı görünce... Bildiğiniz Belgium, Belgique sempatizanı oldum :)
O zaman Fransızca öğrenmeye de yeni başlamışım. Şarkının adı "J'aime La vie"; meali hayatı seviyorum. Kız benle yaşıt, çıtı pıtı, pek cilveli ama asil bi kız. Bildiğiniz aşık oldum. Şişmanım, sivilceliyim yine de tutamadım aşkımı. Ama emin olun ertesi gün okula ruh gibi gittim. Kime ne anlatacaksın ki?
Ama okula gidince yalnız olmadığımı anladım. Benim gibi sivilceli bütün frankofonlar Sandra'ya aşık olmuş; "olm kim lan bu kız" muhabbeti var okulda...
Düşünün yaşlar 14 :))). E bu duruma kıl olmadım desem yalan... Bayağı yengeniz olur falan diyorum diğer heriflere, bi de kendim inanıyorum bu duruma; ne acaipmiş...
Aradan birkaç gün geçti; bendeki aşk geçmiyor. Bilakis habire artıyor. Duymak istemiyorum yani karşılıksız aşk falan... Ben aşığım.
İşte rahmetli babam Erhan Akyıldız'a nasıl hakkını teslim etmem ki... Gittim 14 yaşında ergen bi tip; dedim ki:
- Baba ben Sandra'ya aşık oldum...
- Sandra kim?
- Hah işte ona...
- Kime
- Sandra Kim'e..
- Kim bu Sandra Kim?
- Eurovision birincisi oldu benle yaşıt süper bi kız! Onla tanışmam lazım...
- Ne yapmayı düşünüyosun?
- Ne biliym baba. :(
- Fan kulüp kur!
- Fan Kulüp ne?
- Bizim zamanımızda gençler sevdikleri sanatçılar için fan kulüpler kurardı. Bir dergiye,gazeteye ilan verirsin; senin gibi gençleri bir araya toplarsın. En azından bunu yapmış olursun...
- Nası ya..
- Bak bir düşün!
Düşündüm... Sonradan da düşündüm yıllar geçtikçe. Babam aramızdan ayrılalı 11 sene geçti, bu olayın üzerindense 23 yıl. Hep düşündüm. Bir babanın oğluna bırakabileceği en büyük miras nedir? Kendine güven ve namus degil mi? Sonradan anladım sindire sindire... Bakın gerisini dinleyin.
Bir iki gün düşündüm sonra- yanlış anımsamıyorsam- koltuğunda gazete okuyordu.
- Baba?
- (Cumhuriyet Gazetesi'ni yüzünden indirip, gözlüklerinin üstünden bakarak) Efendim?
- Nası kurucam fan kulüp?
- Ben seni bizim Hey Dergisi'ne yollarım. Hulusi var orda; ona götürürsün fan kulüp ilanını. Yayınlansın bakalım ne olacak...

(dipnot: Erhan Akyıldız, meslek hayatına yetmişli yılların başında Hey Dergisi'nde başlamış bir gazeteci. Hey, dönemin en güçlü müzik yayın organı; haftalık. Erhan Akyıldız daha sonra müzik gazeteciliğini bırakıp Milliyet Gazetesi'ne, Abdi İpekçi'nin yanına muhabir olarak geçiyor. Yıllarca Milliyet'te çalışıyor. Habercilik habercilikken orda polis muhabirliği, savaş muhabirliği, istihbarat şefliği yapıyor. Delikanlı bir anında bir haksızlığa tepki göstererek şefini tartaklayıp istifasını veriyor. Sonrasında Cumhuriyet İstanbul Haber Servisi şefliği, Efsane Gelişim'in Nokta'sında yazarlık, Güneş'te yazarlık ve özel habercilik, Hürriyet'in Haber Müdürlüğü, O zamanki adıyla Interstar'ın ilk haber müdürlüğü, HBB'de programcılık... Hepsinden istifa etti. Neden acaba :))) Bir tek HBB'den istifa edemedi, hayattan istifa etti çünkü :) Hayır drama değil. Aynen böyle oldu. :)))
Bir tek şunu bilirim. Gazeteci olarak iki kişiye hayranlık duymuştur: Abdi İpekçi ve Çetin Emeç. Abdi Bey'e duyduğu hayranlığı zaten yazdığı bir biyografik romanla (Tufan Türenç'le birlikte) gerçekten ölümsüzleştirdi. Çetin Emeç'in ölümü de içinde ukde olarak son saniyesine kadar yaşamıştır onla. Hürriyet'teyken nasıl bir aşkla bağlı olduğunu bilirim Çetin Bey'e... Ha bir de odasında Çetin Altan'ın "Genç Gazetecilere Öğütler" başlıklı bir makalesi asılıydı, çerçeveli. Ki şimdi benim odamda asılıdır.)
Ne diyorduk; beni o zamanki Hey Dergisi Yayın Yönetmeni Hulusi Tunca'ya gönderdi. Hiç torpil yapmadı. Dedi ki, "fan kulüp kurmak istiyor", o kadar. Belki o yaşlarda bir torpil yapsaydı ben de torpile alışırdım. Ne doğru yapmış... Sonradan torpile hastalıklı bir şekilde karşı çıktım hep. Öyle bir içime sinmiş ki o sessiz duruşu; hayattayken babam, "sen Erhan Akyıldız'ın oğlu musun" derlerdi, çok hayıflanırdım. Rahmetli de "niye oğlum, utanıyor musun benim oğlum olmaktan" derdi; hüzünlenerek. Onun yüzünün, onun çizgi filmlerin acıklı sahnelerinde bile ağlayan yüzünün "istemem yan cebime koy" şeklinde bir gururla gülümsediğini anladım sonradan.
Bir gün; benzer bir vesileyle şöyle birşey dedim, sonra çok utandım: "bir gün sana Tolga Akyıldız'ın babası diyecekler, görürsün..." Ben bir erkek babasının bu kadar sustuğunu daha önce hiç görmemiştim. Ben o suskunluğu, küskünlük sanmıştım. Meğer öyle değilmiş büyüdükçe anladım gerçekten, gururmuş.
Hoş, ömrü vefa etmedi göremedi benim yaptıklarımı. Öte yandan şimdi hayatta olsaydı da emin olun ben gene Erhan Akyıldız'ın oğlu olurdum. Keşke...
Beni Hulusi Ağabey'e gönderdi, ben de Sandra'yı Sevenler Fan Club'ü kurmuş bulundum.
İlan şöyle birşeydi yanlış hatırlamıyorsam:
"Sandra Kim'i sevenleri bir çatı altında topluyoruz. Siz de Sandra hayranıysanız bize yazın, birbirimizi tanıyalım..."
İlan yayınlandı...
Benim içim içime sığmıyor. Bizim ev kira diye anneannemlerin evinin adresini vermiştim. Hani o kadar korkuyorum ki, biz o arada taşınırız da gelen mektuplara ulaşamam diye korkmuşum. o da yetmemiş, mektup gelecek diye, anneannemlere kamp kurmuşum. Bu arada işte o ananem hala hayatta, alla uzun ömürler versin, bir de ondan dinlemenizi isterdim :)
Kulağım ve kalbim kapıda anneannemlerde oturdum günlerce. Bak postacı gelecek :)
Gelen giden yok... Bir gün, bir hafta, bir ay... Ulan bir benmişim meğer Sandra'ya aşık olan! Kimse okumuyor mu bu Hey Dergisi'ni? Aşıkım ulan ben... :)
Bir buçuk ay falan geçmişti yanlış hatırlamıyorsam. Umut tükenmiş ama kös kös anneannemlerde oturuyorum, kapı çaldı.
Umut tükendiği için bu kez koşup kapıyı ben açmadım.
Anneannem:
- Tolgaaa
- Efendiiiiim
- Postacı geldi seni soruyor...
- Bismillahirahmanirrahim...
- Sandra'yı Sevenler Fan Club burası mı?
- eeee burası
(bi sırt çantası var sadece postacı amcada, üç beş mektup bekliyorum)
- Hamiiit, çuvalları indir!
Allah sizi inandırsın bildiğiniz un çuvalıyla iki çuval mektup getirdi önüme... Hani hayatınız gözünüzün önünden geçer ya, öbür tarafa gider gelirsiniz öyle bir histi. Allah'tan gençtim daha... Hayatımda bir daha bir postacının yüzünde öyle kızgın bir ifade görmedim. :)
Düşünsenize adam bir tüzel kişilik arıyor, karşısına şişman sivilceli ergen bi oğlan çıkıyor. Siz olsanız bu çuvalları taşıdığınıza lanet etmez misiniz :)
Sahi artık hiç postacı yok di mi, e-postacıları da göremiyoz ki :)
Ondan sonraki hayatım aynı olmadı. Belki bugün böyle enteresan (olumlu mu olumsuz mu bilmiyorum) bi tip olmamın sırrı da o çuvalların içinde kaldı. Hayır, çuvalların içindeki mektupları döküp gitmediler, çuvalla bıraktılar ve ben hala o çuvalları saklıyorum...
Sanıyorum 1000'e yakın mektup okudum. Tüm Türkiye'den, hatta gurbetçilerden bir sürü Sandra Kim'e aşık genç insan... Bakmayın genç dediğime... Benden büyüktü çoğu. Bankacılar, tezgahtarlar, öğrenciler, evliler, çapulcular...
Ama ortak nokta şöyle birşeydi: "Ben de aşık oldum Sandra Kim'e..."
Takdir edersiniz ki hayatım değişti...

Baba dedim, çok mektup geldi, ne yapmam lazım...
Bundan sonrası senin işin dedi... Üye kartları bastır, bir de onlarda olmayan ve senin verebileceğin ne var onu düşün...
Ulan bende ne var onlardan fazla? Babam falan ama bir laf söylüyor kafamı karıştırıyor :)
Sonra anladı korkumu. Şimdi seni Yankı Plak'a yolluyorum. Nazmi Şenel var orda. Git ona de ki, ben Sandra Kim Fan Kulüp kurdum, 1000 kusur mektup geldi, bana ne gibi bir yardımınız olabilir?
Yankı Plak, o zaman Unkapanı'nda yabancı sanatçı repertuvarı zengin bir plak şirketi. Sandra Kim'in şirketini de Yankı temsil ediyor. Prenses Stephanie vardı, onu, hatta Modern Talking'i bile... Yankı Plak...
Okuldan iki kadim dostum Gökhan ve Ozan'ı da fan kulüp yetkilisi olarak atayıp gittim Yankı Plak'a...
Nazmi Şenel, harbi babacan karşıladı beni (babam gene fan kulüp kurdu bunlar bak bakalım demiş :))
Dedim abi benim bu insanlara birşey vermem gerek çuval çuval mektup geldi. Bana Sandra Kim'in resimlerini verdiler dia pozitif şeklinde. Sonra kartpostallarını, sonra en önemlisi şarkılarını...
Bakınız o zaman telif hakkı falan yok, bana şarkıları çoğaltma hakkı verdiler.
Nasıl mutlu olduğumu anlatamam size...
Diyeceksiniz ki nasıl çogaltıyordun şarkıları?
O yıllarda rakstır, maxell'dir, sony'dir vs boş kasetler var. 46'lık, 60'lık, 90'lık; eskiler bilir. Metal kalitesi var krom kalitesi var; haa bir de TDK vardı.
Boş kaset alırsın doldurursun. Müzik dükkanları vardır onlara liste verirsin çekerler. Öyle zamanlar... Müzik dükkanına çektirme paran yoksa çift kasetçalarlı bi teybi olan bi arkadaş vardır orda çekilir detaya girmeyelim.
Ben baktım o 46'lıktan (ki o 46,60,90 falan dakikaya işaret eder) çekim yapsam elimde üç şarkı var Yankı'dan aldığım bana fazla, pahalıya gelecek. O dönemin teknolojisiyle bilgisayar oyunları için kullanılan kasetler vardı 16'lık (spectrum, atari, commodore derken) onlardan buldum. Onlara audio kayıt da yapılıyor.
O kasetlerden aldım. Aldığım dia pozitifleri dönemin havalı foto stüdyosu RefoColor'da çogalttırdım.
Sonra gene babamın yönlendirmesiyle Cağaloğlu'na bir matbaaya gittim.
Fan Club kartları bastırıldı:
Sandra'yı Sevenler Fan Club
Adı Soyadı:
Üye No:
Falan fişmekan...
Bir metin yazıldı... Aramıza hoş geldiniz, eğer Sandra kartpostallarından istiyorsanız şu kadar lira, Sandra'nın üç şarkısını içeren kasetlerden istiyorsanız şu kadar lira, Sandra'nın Eurovision fotolarından şu ölçüde istiyorsanız bu kadar, öbür ölçüde istiyorsanız bu kadar lira... Üyelik kartınız ektedir! (hemi de PVC kaplı)...
Üye kayıt defteri yaptım Ece Ajandası'nın 87'sinden battal boy, bakın o da duruyor hala... :)
İş acaip büyüdü... Mektup yağıyor. Para da gönderiyorlar. Ben ve arkadaşlarım istekleri karşılamak için bayağı didiniyoruz. Bu 9x13 resim istemiş, öbürü kaset istemiş, beriki kartpostal istemiş. Postahane bize çalışıyor. Bir yandan da para kazanıyoruz. Evden para almaz olmuşum, üç beş kalıyor. Yaş 15... :)
Şimdi anahtar soru şu... Parayı nasıl gönderiyorlar? İşte çocuk kafası, biz onu söylememişiz ki... Para ya posta çekiyle gönderilir ya da banka hesabına yatırılır. Biz ne bilelim. Millete demişiz ki zarfa koyun yollayın. Para bildiğiniz zarf içinde posta ile geliyor. İş süper yürüdü, taa ki bir salak zarf içinde demir para yollayana kadar...
Bir gün kapı çaldı. Gene tanıdık postacı, gene anneannemin evi... Yalnız bir farkla; bu kez yanında bir polis var postacı amcanın.
- SSFC burası mı (Sandra'yı Sevenler Fan Club)
- eee evt
- Tolga Akyıldız'la görüşebilir miyiz?
- ee benim
- imza sirkülerinizi ve dernek bilmemnenizi görebilir miyiz...
- babaaaaaaa :(
Allah'tan küçüktüm ve üstelemediler... Ben babamla gelicem dedim. Ve evet gittik, babam allem etti kallem etti, bunlar küçük yapmayın falan durumu idare etti. Yoksa bildiğiniz Dernekler Kanunu'na muhalefetten alıyorlardı beni.
Tırsmadım desem yalan olur. Şahane bir üye sayımız acaip itibarımız vardı, bırakmak istemiyordum. İşi büyütelim diye düşündüm Yankı Plak'ın da gazıyla Stephanie ve Modern Talking Fan Kulüplerini de kurduk. Ama zarf içinde para istemeyince astarı yüzünden pahalıya geldi... Hızla batıyorduk :)
O esnada...

Ben Sandra Kim Fan Kulüp yöneticisi olarak sürekli Hey Dergisi'ne gider gelir olmuştum. Ordaki abiler ablalar da beni çok seviyorlardı. Bir gün Hulusi Abi bana sen yazları burda takılsana dedi. Nasıl abi dedim, napıcam benim okulum var. İşte okul çıkışları gelirsin bi de yazları takılırsın...
Allaaaaaam, Hey Dergisi'nde çalışıcam. Her hafta okuduğum, hayran olduğum Hey Dergisi... Ben... Ne hayaller kurdum.
İlk iş günümü hatırlarım. Sanıyorum bana bi masa verecekler falan. Git köşeye otur dediler. Ama köşe falan yok yani :))
Her gün gidiyorum. Tolga pikaja git şunu götüreceksin, Tolga montaja git bunu getireceksin, Tolga git köşeden tost al, Tolga sigaramız bitti; bildiğiniz ofisboy :) Ne iyi yapmışlar...
Bir gün, 16 yaşında nasıl bir egoysa artık ben dedim buraya hademelik yapmak için mi geldim, ne zaman yazı yazıcam... (SSFC de istediğim gibi gitmiyor, moralsizim:))
Nası güldüler anlatamam :)
Ama sonra Çeşme Festivali geldi çattı. Çeşme Festivali'ne konuk sanatçı Sandra Kim geliyor. Allaaaam sana geliyorum :)
Dediler ki sen havaalınında Hey'in fahri muhabiri ve SSFC Başkanı olarak karşılayacaksın Sandra'yı... Ruhunu teslim etmek nası bişeydir bilir misiniz? Ben ettim o anda...
Ders yılı başlamıştı ve ders saatine denk geliyordu uçağın iniş saati. Okul müdürüne gittim ve çok mühim birşeymiş gibi:
- müdür bey
- efendim evladım
- ben Sandra Kim Fan Kulüp Başkanı'yım
- Sandra kim?
- Hah onu diyorum... Eurovision birincisi, ayrıca da Hey Dergisi'nde çalışıyorum gidip karşılamam lazım onu. İzin verebilir misiniz?
Çok da despot bi adamdı nasıl izin verdi bilmiyorum. En küçük bir abartı yok inanın, izin verdi. Hatta okul arkadaşlarımızın alkışlarıyla uğurlandık havaalanına ben Gökhan, Ozan...
Sesim kalınlaşmamış, elimde babamdan ayarladığım kazulet gibi bir röportaj teybi Sandra'yla havaalanında bir röportaj yaptım. Sesim bile inceydi daha :) O röportaj Hey Dergisi'nde yayınlandı inanabiliyor musunuz...
Sonra başka yazılarımı da yayınladılar Hey'de, sonra başka yazılar yazdırdılar... Daha boyum masanın üstündeki daktiloya yetismiyordu, ama yazdım; iyi ki yazdım.
O röportajda Sandra'ya fan kulüpten söz ettim. O da etkilenmiş, akşam TRT'de Bülent Özveren abimizin sunduğu bi programa katılmıştı, orda benden bahsetti. Evdekiler duymadı, kimse de inanmadı :)
Sandra ikinci kez İstanbul'a geldiğinde bu kez arkadaştık. Kendim gittim havaalanina 17 yaşındaydım, Yankı Plak yetkilileriyle birlikte karşıladık. Otele yerleştiler, o zamanki Ramada, Laleli...
Büyümüştüm... Bir dansçısı vardı Sandra'nın; Isabelle, ona aşık oldum :)))
Şimdi ara ara hala mail'lesiyoruz Sandra'yla, kocaman çocukları var.. Şişmanladı ama çok güzel hala...
Ben ona aşık oldum ve hayatım değişti... Hey, ofisboyluk, yazılar, dergiler, gazeteler... Şimdi 20 yıllık bir mazim varsa o sebepledir.
Ama bu yazının yazılma sebebi başka... 11 yıl önce mekan değiştiren Erhan Baba'ya bir saygı duruşudur bu yazı... Bir süre önce ölüm yıldönümünde bir kadeh rakı parlatarak andığımız Erhan Akyıldız'a...
Bana onuru, gazeteciliği, eğilip bükülmemeyi, adam olmayı öğrettiği için...
Hepsinden önemlisi, en imkansız aşka bile nasıl ulaşabileceğimin sırrını daha o yıllarda verdiği için...
TEŞEKKÜRLER
o zamanki Hey kadrosu beni ben yaptıkları için...
Hulusi Tunca, Erdal Gökkaya, Kanat Atkaya, Afşin Akın, Ali Öztürk, Ramiz Dağlı, İbrahim Seten, Nurgün Çatkın, Adnan Tamirak.
SSFC takım arkadaşlarım...
Gökhan Kaplan, Ozan Yiğitkeskin...
RND 2010 Eskişehir Bölge Finali
Pek yakında trenle yola çıkıyoruz...
Ayrıntılı bilgi ve Türkiye'nin rock'n roll portalına ulaşmak için:
http://www.rockndark.com
Ayrıntılı bilgi ve Türkiye'nin rock'n roll portalına ulaşmak için:
http://www.rockndark.com
12 Ocak 2010 Salı
11 Ocak 2010 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

