5 Ağustos 2014 Salı

“ÖZÜR DİLERİM ÇOK SEVDİM” İÇİN NE DEDİLER


“10 yıldır; sadece kadınların değil tüm insanların ruhundan anlayan çok iyi kalpli bir dostum var benim. Kitabı okuduğunuzda onunla tanışmamış olsanız bile siz de böyle hissedeceksiniz. İyi hissedeceksiniz…”
MELİKE KARAKARTAL-HÜRRİYET

“Tolga’nın 41 öyküde anlattığı adam öyle kabuklanmış, sertleşmiş değil; sevmeyi çelişkiler-acılar yaşayarak da olsa kendi kendisine öğretmiş bir adam. O yüzden de anlıyorsunuz onu ve seviyorsunuz. Size ‘mükemmel ilişki’yi, ‘mutlu aşk’ı vaat eden kitapları bırakın bir kenara. “Kadınlar bunu sever, erkekler şundan hoşlanmaz” kılavuzlarını da... Ne hayatın böyle formülleri var, ne aşkın... Her şey kusurlarıyla güzel. ‘Özür Dilerim, Çok Sevdim’, kusurlarının da farkına varan ve yine de seven, mutlu ve mutsuz sonlardan yılmayıp sevmeye devam edecek olan insan öyküleri anlatıyor. Okuyana iyi geliyor…”
ASU MARO-MİLLİYET
 
“Bu aydınlık yüzlü kitabı elimde tutuyor olmak ve okumak benim için büyük keyif. Siz de keyif alacaksınız. Tolga’nın dediği gibi; çok sevdiğiniz için özür diliyor olsanız bile kitabın sonunda asla pişman oldmadığınızı fark edeceksiniz…”
TÜLAY GÜRLER KURTULUŞ-VATAN

“Ellerine sağlık Tolga Akyıldız! Aşktan ve sevgiden söz etmekten çok korkan erkekler için güzel bir kitap. Herkese armağan edeceğim…”
ESİN ÖVET-HABERTÜRK

“Çok kıymetli bir kalemden, çok kıymetli bir kitap…”
YAVUZ HAKAN TOK-MİLLİYET SANAT

“Aşkın öngörülemeyen, planlanamayan fizik ve kimyası üzerine eşsiz bir kitap; şiirsel…”
NAİM DİLMENER-YAZAR

“Bir solukta okudum, herkese tavsiye ediyorum. Özellikle de erkeklerin okumasını diliyorum…”
ÖMÜR SABUNCUOĞLU-HAFTASONU

“Şa-ha-ne! Kitap kendine haklı bir yer açıyor okurun gönlünde…”
İCLAL AYDIN-YAZAR/TELEVİZYONCU

“Çok tanıdık hisler bulmak için okuyun…”
ALİ DENİZ USLU- CUMHURİYET

“Bu kitap bir erkek masalı… Bir erkeğin her zaman görmediğimiz o iç dünyasından bahsediyor. Öyle büyülü, ışıltılı sözlerle değil de iç sesimiz gibi sanki; o kendi kendine mırıldanıyor da siz kapı aralığından dinliyormuşsunuz gibi…”
ZEYNEP BAKIR-AKŞAM

“Erkeklerin duygu ve düşüncelerini anlamak için bir nevi sözlük görevi verebileceğiniz bir kitap…”
OBEN BUDAK-HABERTÜRK

“Pek çoğumuz onu piyasanın nabzını tutan, iyi müzik öneren ve sektörün içini dışını anlatan bir müzik yazarı ve dergici olarak tanıyorduk. Meğer yıllardan beri kadın erkek ilişkilerine dair öyküler yazıyormuş. Ellerine sağlık…”
BARIŞ AKPOLAT-BİRGÜN

“Günün kitabını Tolga yazmış…”
TUNA KİREMİTÇİ-YAZAR

“Allah’ın bonkör davrandığı bir kulum. Ben bugün o adamın çok sevdiğim öykülerinin kitabının çıktığına şahidim…”
ELİF KARADAYI-RESSAM

TAKYILDIZ VINTAGE

Yıllardan 1986... Ben 12-13 yaslarimdayim. O dönem Etiler'de oturuyoruz. Ferhan Şensoy ününe ün katiyor. TRT TV2'nin test yayını yaptığı dönemde yayınlanan "Varsayalım İsmail" adlı absürd komedi dizisinin hastasıyız. Şans bu ya o gün ben otobüs durağındayım. Dizi ekibi ve Ferhan Abi geliyorlar. Bir durak sahnesi çekilecek. Beni figüran olarak seçiyorlar. Nasıl mutlu oluyorum. Asagidaki video'da 09.30-09.50 saniyeleri arasindaki figürasyon görevim için neredeyse 2 saat orada dikiliyorum. Ama iyi ki de dikiliyorum... Kim derdi ki yıllar yıllar sonra Youtube diye bir sey cikacak, birisi o bolumun kisacik bir kismini yukleyecek, ben tesadufen hatirlayacagim ve burda sizinle paylasacagim :))) Tiklayin ve 09.30-09.50 saniyeler arasindaki 20 saniyelik muthiş oyunculuğuma bakin :))))) O durak, Etiler Boğaziçi Pastanesi'nin karşısındaki otobüs durağıdır (Varsayalım İsmail 1. Sezon Bölüm 3/ TV2/1986)
http://www.youtube.com/watch?v=CcvRH5I6FyM

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kader Diyemezsin, Sen Kendin Ettin!

İş güvenliği bir "maliyet kalemi" değildir... İhale yasası kevgire dönmüştür. Bu ihaleleri alanlar belki "arkalarının kuvvetli" olduğunu düşündüklerinden, emekçinin canını hiçe saymaktadırlar. Temel mesele budur... Bugün de bağımsız sendikaların, meydanlarda hakkını arayan işçilerin, 1 mayısların, o meşhur "bir torba kömür"ü çıkartırken ihmal nedeniyle ölmenin ne manaya geldiğini anlamıyorsanız söz biter. Kader diyemezsin, sen kendin ettin!
Özel sektörün işlettiği maden ve taş ocaklarının büyük çoğunluğunun mevzuata uygunluğunu "denetleyen", güya "bağımsız" "teknik denetçi"lerin maaşlarını yine işletmeci şirketin ödediğini biliyor muydunuz? 
Çalışma Bakanlığı'nın uzaktan kumandalı "genel" denetimleri zaten caydırıcı değildir. Hah, işte şimdi öğrendiniz! Maaş diyorum, rüşvet falan değil, sistem böyle çalışıyor. Çark böyle dönüyor... Sonucu da bu işte... Daha çok para hırsı, sarı sendika, keyfi özelleştirme, ihale yasasının sayısız ihlali, maaşlı denetçi ve yüzlerce ihmal "şehidi"... Kader diyemezsin, sen kendin ettin! 
Vardiya değişimi sırasında neden vardiyası bitenler önce çıkmıyor da vardiyası başlayanlar madene iniyor hiç düşündünüz mü? Yani, neden 2 vardiya aynı anda madenin içinde? Sebep: "kazma teslimi"... Yani aşağıdakiler, kazmaları teslim etmek için yeni vardiyayı bekliyor. Hiç kimse de demiyor ki "Kardeşim mazallah 2 vardiya aynı anda aşağıdayken bir patlama olsa bunun vebalini nasıl öderiz?" Kazma teslimi dediğin basit bir mevzuat maddesi... Aklı selim insan böyle bir devir teslim kuralının mantığını anlamaz, isyan eder... Ama, "önce insan" demezsen; o kazmanın güvenliğini daha çok önemsersen sermaye sahibi olarak; her kurala bir de kulp vardır... Denetleyenler de kulba kulp takar, olay budur. Sırf bu bile ne kadar net bir gösterge... 
Kader diyemezsin, sen kendin ettin! 

TEDBİRSİZ TEVEKKÜL OLMAZ
Bir olaya "iş kazası" denmesi için; o olayın; engellenmesi amacıyla her türlü önlem alındıktan sonra gerçekleşmesi gerekir. Türkiye'de adına "iş kazası" dedikleri olayların %98'inin "önlenebilir" olduğu istatistiksel bir bilgidir. "Fıtrat" dedikleri de kamuoyunu yanıltmaktan öte hiçbir anlam taşımaz. "Kader" dersen şayet onun adı da din sömürüsüdür. Bizden daha büyük "alimsiniz" ya o zaman bilirsiniz; tedbirsiz tevekkül olmaz... 

CAMUS SPOTU: Bir ülkenin nasıl bir ülke olduğunu anlamak istiyorsanız, o ülkedeki insanların nasıl öldüklerine bakın! 

14 Şubat 2014 Cuma

Özür Dilerim Kitap da Yazdım ;)

İlk kitabım "Özür Dilerim Çok Sevdim", tüm kitapçılarda...
Herkes benden müzikle ilgili bir kitap bekliyormuş. Bunu da 41 ilişkili öyküden oluşan bir kitap çıkarttığımda anladım :). Müziksiz hayat mı olur, bir gün onu da yazarız.
Bu kitabın kahramanı ve ilk sözüne dair bir
şeyler paylaşmak isterim

İLK SÖZ...
Küçük yaştan itibaren biz erkeklere güçlü olmayı, sert olmayı, duygularını; dolayısıyla zayıflıklarını göstermemeyi öğrettiler. Üstelik erkeği kayıran cinsiyetçi zihniyet bunu anneleri kullanarak yaptı. Bu nedenle hayattaki temel meselesi  “iktidar” olan erkekler yetişmesine çok şaşırmamak lazım. Her anlamda bir iktidar takıntısı var erkeklerin…

Ama erkeklere kızmamak gerekiyor.
Çünkü “Adam gibi adam mı var?”, “Sevgilim olacak erkek yok!” diye ortalarda dolaşan kentli kadınlar da evlenip yuva kurar kurmaz bu mekanizmaya hizmet eden birer anneye dönüşmeyi hayal ediyorlar.
Aile evindeyken “var olmak” için ne kadar kavga etmiş olsalar da sonunda annelerine dönüşüyorlar. Küçük kız kardeşleri varsa bunu daha evlenmeden yapmaya başlıyorlar hatta.

Erkeğin en nezaketli, en aile babası, en güvenilir, en prens hallerine güzelleme yapıyor ama en maço, en sert, en kıskanç, en müdahil adamları görünce “heyecanlanıyorlar”…
O kadınlar da bu “yetiştirme sistemi”nin önemli birer dişlisi çünkü. Yakınıyorlar, söyleniyorlar ama çarkı bilerek ya da bilmeyerek bizzat döndürüyorlar.

Bu kitapta; çok sevmiş, sevdiğinde kalbini ardına kadar açmış, becerebildiği kadarıyla kendini sevdiği kadının yerine koymuş, bu nedenle çok yara almış ama yine de sevmekten yılmamış bir adamın hikâyesini okuyacaksınız.

Yaptığı iyi şeylere; kendine zarar verişlerine ve hatalarına da şahit olacaksınız.
Tek bir iddiam var; neresinden bakarsanız bakın okuduklarınızın “gerçek” oldukları hissine kapılacaksınız hatta ikna olacaksınız. Kimin hikâyesi olursa olsun… Gerçekler mi? Yalan olmadıkları kesin.

Aşkın bir efendi-köle ya da iktidar oyunu olmadığına inanan; “beni büyütmeyen, değiştirmeyen; kendimi sorgulatmayan şey aşk değildir” diyen biriyseniz kendinizden izler bulmanız da mümkün… 
İşin ilginç yanı; öyle biri değilseniz bile sizden izler var bu kitapta.
Bu kitaptaki adam da, sizin gibi çelişkileri olan bir insan çünkü. Hayatın kendisi gibi...

Yine de öyle biri değilseniz; “başka bir hayat mümkün” diye düşündürmesini umarım.
Siz aşkın girdaplarında kendinizi ararken başınıza gelenler hayatın kendisi; aşk eşittir hayat.
Ölüm, sizi ayakta tutan dostluklar ve tüm zorluğuna karşın sahip çıktığınız aşkınız sizi “adam” yapıyor. Ben bir tek bunu öğrendim hayattan. Gerisi çorap söküğü…

Sonunda, yaşadıklarım esnasında içimi üzerine döktüğüm kağıtları bir araya getirdim.
Aslında tam olarak getirdim sayılmaz. O kâğıtlar ben üzerlerine yazdıklarımı yeniden okuyunca gözümün yaşına bakmadan gidişatımdaki yerlerini buldular.
Eliff de, 15 yıl önce okumaya başladığı bu küçük hikâyenin içini burkan cümlelerine tutunup kalbinden geçenleri çizdi kenarına…

“Özür Dilerim Çok Sevdim” diyorum ama yaptığımdan zerrece pişman değilim.

Bu daha çok; “Hiç kusura bakmayın, ben bildiğim gibi sevmeye devam edeceğim” demek galiba…

9 Eylül 2013 Pazartesi

Olimpiyat sadece olimpiyat değildir de ondan...

Bir futbol ülkesi olmayı, futbolla yatıp kalkmayı "spor ülkesi" olmak sanan; baskı altındaki sporcularının "başarısızlık korkusu" ile dopinge yöneldiği; ırkçı güreşçisinin Akdeniz Oyunları'nda bayrak taşıdığı; kadın erkek ayrı olimpik havuz yaptık diye övünen; futbol kulüplerinin şike nedeniyle uluslararası müsabakalardan men edildiği; rekortmen sporcusunun parasızlık nedeniyle inşaatlarda çalışırken öldüğü; demokratik gösteri ve toplanma haklarından mahrum; biber gazıyla böcek gibi ilaçlanan, biber gazı fişekleriyle kör olan, beyni hasar gören, ölen insanların var olduğu; gazetecilerini hapse tıkan; tüm komşularına kafa tutmayı dış politika bilip savaşın eşiğine gelmiş güzel ülkemin İstanbul'una olimpiyatları vermediler. 
Ben olimpiyatları almadan önce gerçek anlamda bir spor ülkesinde, bir özgürlükler ülkesinde, bir barış ülkesinde yaşamak istiyorum. 
İleri demokrasiye gerek yok. Bizi demokrasinin fabrika ayarlarına getirebilseniz o da yeter. 
Hiç öyle İslamofobi mağduriyetine, kıçınıza kına yakın muhabbetine gerek yok... 2022 Dünya Kupası Katar'da yapılmayacak mı? Katar müslüman değil mi?
19.2 milyar bütçeyle de olimpiyat satın alınamıyor iste, önce bir zihniyet değişimi gerekiyor. 
Kimsenin bu duruma sevindiği yok, ama üzüldüğümüz şeyler var, orası kesin...

30 Temmuz 2013 Salı

25 yıl önce o Park'ta...



Bana İstiklal Caddesi’nde dikiz aynasıyla kamyonetin biri çarpmıştı bir zamanlar.
Küçüktüm, yuvarlandım. Titredim korkumdan. Zangır zangırdı ellerim. Ağladım da biraz. ‘Ne oldu küçük’ diye soranlara ‘yok bişey gözlerim sulandı’ dedim, “hastayım” dedim.Okula gitmedim o gün.
Kırdığımız zamanlar ya ‘Paris’e kahveye bilardo oynamaya giderdik ya da ‘Fehmi Baba’ya bira içmeye… O da, abiler görmeden yapılacak. Dedim ya daha küçüğüz o zaman. Okulda, Beyoğlu’nda henüz borumuz o kadar da ötmüyor.
Ama o saatte, yani daha ilk ders zili çalmamışken okul da kırsam ne kahveye gidecek hal var ne de o saatte bira patates yapacak kadar bitirim olmuşum henüz. Ne ıstaka tutabilirim bu titreyen ellerimle ne de Fehmi Baba’nın bira bardaklarını…
Şimdi yekten eve gitsem, bir sürü tatava; ‘niye okula gitmedin, ne demek kamyonet çarptı, hastaneye gidelim’ falan filan…
Oysa, sadece biraz oturup sakinleşmeye ihtiyacım var. Titremem yavaş yavaş geçecek. Aklımdan çıkacak korku.
Korku zamanla geçiyor biliyor musunuz? Korktuğun şeye, ayakta kaldıkça alışıyorsun. Korkmayan insan aptaldır. İnsan, aslında korkarak hayatta kalır.
Mesela ağaçlar… Uzun ya da kısa; ömürleri boyunca hep için için çürümekten ya da okumuş mühendis çıkmış birinin yaptığı hızar motorunun sesinden korkarlar. Yaşlarının belli olmasından korkarlar ölürken… Emin olun köküne kadar yok olup gitmeden önce bu dünyadan, mutlaka iki çocuk gelip gövdenin hızarla biçilmiş yerindeki halkaları sayıp yaşını tahmin edecektir o ağacın.
Yine de; korksalar da ayakta kalır ağaçlar. İçlerini o korku kemirse de; etraflarını saran betonlar, temeller içlerini çürütse de korktuklarını belli etmezler.
Bir orman dolusu, bir park dolusu ağaç da korkabilir ölmekten. Ama birbirlerine güç verirler… Çaktırmazlar hiç. Hep beraber, ayakta korkuya karşı direnirler…
Okulun kapısını, Fehmi Baba’yı, Paris’i pas geçip cebimdeki 3 kuruşla Pasaj’ın girişindeki tütüncüden bir filtresiz Camel alıyorum, bir de kibrit; vasati 40 çöp…
İki kişi olsak paraları birleştirir Gauloises, Gitanes falan da alabilirdik. Belki yanına bir çakmak. Yürürken kibrit yakmayı hala beceremiyorum. Elim titrerken nasıl olacaksa o iş…
Galatasaray’dan Taksim’e doğru yürümeye koyuluyorum hesapsız. Az önceki kamyonetten anlayacağınız gibi İstiklal’den arabalar geçiyor o zaman. Daracık kaldırımlarda tıklım tıkış, karşılıklı yürüyoruz.
Tramvay henüz muhteşem dönüşünü yapmamış. Alkazar’da, Rüya’da festival filmleri değil matineleri devamlı iki film birdenler gösteriliyor. Sanıyorum şu anda onlara bile girsem bu titreme geçmez. O derece gerginim.
Şimdi artık olmayan Emek Sineması’nın girişinde BAB Kafeterya var hep takıldığımız. Ben bir müzik kutusunu ilk kez orada gördüm biliyor musunuz? Ama jeton almak için hiç para ayıramadık. Ya bira içtik, ya sigara aldık ya da sinemaya gittik harçlıklarla.
Dönüş için otobüs bileti parasını hep ayırdık. Mavi kart çok pahalıydı, taksiye babamlar zor binerdi zaten ama; çok şahane bir hayatımız vardı. Taksim, Beyoğlu komple bizimdi be… Hiçbir şeyden korkmuyormuşuz gibi gelirdi…
Fransız Konsolosluğu’nun kafesine mi uğrasam? Bir çay içerim, hem başka okullardan kırmış kızlar falan olabilir orda. Onları kesersem titremem geçer mi yoksa daha mı çok titrerim…
Çok yalnızım ulan şu anda… Hani şarkıda vardı, sebepsiz duygulanırdım duyunca “lambada titreyen alev” gibi üşüyorum.
Konsolosluk da geride kaldı artık. Anıtın oraya geldim. Seneler seneler evvelden bir fotoğraf karesi var zihnimde dedem göstermişti; sisli puslu, taşlı topraklı, az insanlı bir Taksim… Anıt o zaman daha bir yalnız.
Hemen yanından aşağı devam etsen, konsolosluğun yanından; meşhur “Dingo’nun Ahırı” var orda… Çalışmaktan, açlıktan yorulmuş; ölümü, bir arabanın önüne koşulmuş vaziyette, sırtına yediği kamçıların iç acıtan şarkısı eşliğinde bekleyen emekçi atlar var. Artık tek beygir gücünde bile değiller, yağ yakıyorlar, kemik kırıyorlar… Bir de Dingo var… Dingo at değil, patron… Orası pek hareketli bu yüzden. Şimdilerde tramvayların park ettiği yeri biliyorsanız, oranın o ahır olduğunu hayal etmeye çalışın. Dingo’nun gözündeki para hırsını, atların çaresizliğini… Ya da düşünmeyin, ne bileyim…
Yürümeye devam ediyorum. Göz ucuyla; beni her gün eve götüren 559C sefer sayılı Rumeli Hisarüstü halk otobüsünün indi bindi yaptırdığı durağa bakıyorum. Yok, hemen eve gitmeyeyim şimdi. Nasıl olsa yarım saatte bir geliyor otobüs. Bizimkiler derse girmiştir artık. Ellerimi ceplerimden bile çıkartamadım ki daha, geçmedi o titreme… Ne okula dönebilirim ne eve gidebilirim…
Aklıma komik şeyler geliyor. Bu mavi otobüsler özel muavinli diye halk otobüsü de öbür Leyland’lar, troleybüsler, Magirus minibüsler, direksiyondan vitesli kadillak dolmuşlar saraylılar için mi? Onlar hep daha kalabalık oluyor oysa.
Yaşlı biri gelip dikilince başıma, bir kez olsun uyuyor numarası yapamadım be kardeşim otobüslerde. Hep doğrucu Davut.
Şimdi o yer verdiğim; kucağında çocuklu teyzeler, amcalar, nineler, hamileler; uyarıya rağmen hiç karşılaşmadığım harp malulleri, konuşmamızın yasak olduğu belediye otobüsü şoförleri, basamakta durunca çarpan otomatik kapılar; hepsi sizlere ömür olmuş mudur? Nerden baksan 25-30 yıl önce…
Hamile ve çocuklu kadınlar yaşıyordur. Çocukları büyümüştür ne güzel… Ağaçlar gibi dimdik duruyordur anneler…
Bunlar aklımdan geçerken evlendirme dairesine doğru yaklaşıyorum. Hemen karşısında çay bahçeleri var. Ara sıra buralara takılırız okul çıkışında. Geyik yaparız, gazete okuruz, okuduğumuz kitaplardan dünyayı yalayıp yutmuşçusuna bir özgüvenle bahsederiz birbirimize…
Geçen güzel kızlara iç geçiririz. Çay üstüne çay içeriz. Daha çok çay içip daha uzun oturabilmek için tosta para harcamayız.  O boktan karbonatlı çaylar midemizi bulandırana kadar konuşur dururuz. Ağız dolusu kahkahalar atarız. Lan neye gülüyormuşuz o kadar çok o zamanlar biz acaba… Mutlaka buluyorduk makarasını yapacak bir şeyler işte… Şimdi niye bulamıyorsak…
Çay bahçelerinin hemen arkası Gezi Parkı. Oraya da takıldığımız, saatlerce öylece oturduğumuz olur. Park bedava; bu güneşin, gök kubbenin altındaki bütün ağaçlar, bütün banklar bizim.
Gece gündüz parkta takılan abiler var mesela; şarapçılar, sabah sabah köpek öldürenle gargara yapmış ses renkleriyle “bi zigarağ versene” diyen abiler…
Bizden küçük çocuklar var mesela; güler yüzlü Kürt çocukları… O zamanlar Kürt de diyemiyoruz, sokak çocuğu diyoruz onlara.
Bir topun peşinde ve parkın içinde; top nereye giderse hep birlikte oraya doğru koşarlar. Amaç sadece topa vurmaktır. Nereye vurduklarının bir önemi yoktur. Bir top, bir park yeter aslında… Hiç usanmaz saatlerce seyredersin. Bir keresinde beni hakem yapmışlardı. Kaç kaç bitti? Kim bilir…
Lan eskiden kışla mıymış burası? Şu koca ağaçlar doğmadan önce; şarapçı evsiz ağabeylerden çok evvel, Kürt çocuklar top oynamazken, büyük büyük ninem genetik dedelerden birinin beşiğini tıngır mıngır sallarken…
Anıtın olduğu yerde de kışlanın mühimmat deposu mu varmış öyle bir şey… Onun aşağısı Dingo’nun ahırı… Ulan öyle Taksim mi olur… Şehre su dağıtan uyduruk bir yer. Altı ahır üstü kışla… O atlar kesin ölmüştür, o yeniçeriler de…
Sabahın köründe kimsecikler yokken, parktaki banklardan birine oturdum. Koca ağaçlara baktım. Bir gün ayakta da olsa ölme ihtimallerine ve asırlarca kalsalar içten içe çürüdüklerini  bilmelerine rağmen bir gölgeyi esirgemiyorlardı. Hızarların, kepçelerin motor sesleri yıldırmıyordu onları. Aptal değillerdi onlar da korkuyorlardı. Ama hep birlikteydiler, omuz omuza duruyorlardı ya da bana öyle geliyordu. Sanki şu öbürünün omzuna atmıştı dallarını… Öbürünün yorgunluktan öne doğru eğilmişti biraz gövdesi, diğeri sanki onu tutmak için fırsat kolluyordu… Birlikte ne kadar güçlü olduklarını biliyorlardı o parkta omuz omuza… Korkuyorlardı, ama korku zamanla geçiyordu biliyor musunuz? Korktuğun şeye, ayakta kaldıkça alışıyorsun. Korkmayan insan aptaldır. İnsan, aslında korkarak hayatta kalır. Hiç korkmadıklarını sandığınız bu koca ağaçlar gibi…
Birden bir gülümseme yayıldı yüzüme… Kürt çocuklardan bir tanesi olmayan bir kaleye şut çekip ‘gol’ diye bağırdı. Şarapçı abilerden biri yanıma yaklaştı. Bir zigarağ verdim. Filtresiz Camel’ı görünce gözleri parladı. Bir tane de ben yaktım kibritle, ellerim titremedi. Vasati 39 çöp… Bir daha hiç kibrit kullanmadım. Oturduğum banktan kalktım. Tüten dumanımın arkamdan süzüldüğünü düşleyerek meydana doğru yollandım. Giderken en sevdiğim ağacın sırtını sıvazladım.
O günden yıllar yıllar sonra; yine oralarda; “kamyonetler” üzerimize sürüldüğünde, gözlerimiz yaşarıp, genzimiz cayır cayır yanarken; korktuğumuzu göstermeyişimiz bundandır. Korktukça alışmamız, çoğaldıkça o parkta köklerimizi salmamız, kardeşçe asırlarca yan yana durmamız, birbirimize sahip çıkmamız bundandır.
Dallarımız titrer, mum alevi gibi titreriz kaybettiklerimizin arkasından ama ağaçlar gibi hür olmak da isteriz.
Ne gencizdir ne yaşlı… Bizim de yaşımızı ancak ortadan ikiye bölünce, kalbimizdeki umut dolu halkalardan anlarsınız.
Bir gün bir parkta; bu kez bir ağaç sizin sırtınızı sıvazlar, o zaman en doğrusunu yaptığınızı kavrarsınız.
Kale falan olmasa da ortada; attığınız şut apaçık gol olmuştur.


13 Temmuz 2013 Cumartesi

Aşk...

aşk...
en anarşist eylem biçimi. 
en devrimci
o nedenle tek yol...
memleket için örgütlü aşk.