28 Haziran 2008 Cumartesi

rotting christ'la meyhanede (anılar denizi)


Yıllardan 97; Kemancı'da Rotting Christ Konseri izledik... Sonra ulan nereye götürelim bunları... O zamanlar benim bi mekanım vardı; Grand Cello!
Grand ama; böyle içimizden, içinizden gelirdi...
oraya gittik; sonra nasıl masanın üstüne çıktık; nasıl nasıl eğlendik...

Rap Slogan Müzik

Sultan Tunç diye bir müzisyen var. Yıllar önce ilk albümüyle güzel bir bağ kurmuştum. Bir süre önce ikinci albümü “Rap’n Roll”u çıkardı. Rap bir anlamda slogan bulma işidir. Yani sloganın ve nakaratın yoksa kendi kendine tekerlersin, bu kadar basit. Bu anlamda birkaç seçeneğin var aslında. Hani başkaldırı, isyan falan meseleleri. Amerika’da, ezilen zenci kişilerin isyanı mıdır rap? Belki öyledir; ama bakın ne şekillere girmiştir…

Yani o “beyazların yönettiği sistem” rap’i de almış gönlünce eğlenmiştir, parasını kazanmıştır.

Almanya’daki Türk insanının isyanı mıdır rap? Evet, o daha gerçektir. Ama Cartel gibi gelmiş geçmiş en doğru dürüst işlerden biri olan işi “tehlikeli milliyetçi” bir proje gibi okursanız; ben sizin demokratlığınızdan, solculuğunuzdan da şüphe ederim. Ayrıca o proje içinden çıkıp, Erci E gibi “eğlenceli rap” yapmaya çalışan birine laf edeni de ciddiye almam; o da işin başka bir yönü.

Cartel’i (Aslında Karakan’ı) küstürüp bu ülke coğrafyasında müzik yapmama kararı aldıran zihniyetten hiç hazzetmem.

Ceza, da bu ülkede duruşunu bozmadan uğraşmaktadır mesela. Kim bilir nelerle karşılaşmıştır ki bu işi kendi gibi yapmaya çalışırken “yükselen ben değilim bak alçalan duvarlar…” diye bir söz yazmıştır. Daha niceleri vardır.

Ben Fuat Ergin’in de hak ettiği noktada olmadığını düşünenlerdenim. Ceza’nin kardeşi Ayben’in albümü var bomba gibi geliyor yakında. Sagopa’nın işleri sonra; kendini bir bıraksa neler neler çıkacak ondan…

Sultan Tunç’a gelecek olursak; ikinci albümü beğendim beğenmesine ama öte yandan işin slogan tarafını fazla abarttığını düşünüyorum.

Baskın Oran ve Ufuk Uras için yazdığı “Baskın Var”; sonra “Pardon Afedersiniz Mr Genelkurmay” gibi şarkılar; bu memleketin gerçeklerini bir miktar şaşı okuyor. Yani senin durduğun yerden gözükenle, burada olan aynı değil. Sen, kendi meseleni sen gibi anlatamadığın zaman da sakil durabiliyor işte.

Sultan Tunç, müzikal anlamda takdir ettiğim adamlardan biri hala; “Rap’n Roll”u da o güzergâhtan giderek sevmeye devam ediyorum. Lakin politik olabilmek için önce meseleyi yaşamak lazım. Eğer mesajını geçirmek istiyorsan, rap’le meselen biraz da buysa daha özenli olmak lazım. Yanlış anlaşılmasın; fikirlerine tahammül edememekten değil, üslubu onaylamamaktan…

SPONSORA MEKTUP

Rock’ı da patlattılar, rahatladılar. Önlerine gelene en ilkel koşullarda albüm yaptılar. Hayatıyla oynadılar o çocukların; ya tutarsa dediler; hayatlarını mahvettiler. Yazık oldu, bakın birçoğu ümidini yitirdi; barlarda başkalarının şarkıları söyleyerek üç kuruş kazanmaya çalışıyorlar hala. Canlı müzik barları ölüyor zaten, medar-ı iftiharımız açık alan festivallerimiz havlu atmak zorunda kalıyor. Sponsorlar çekingen, elleri ceplerine gitmiyor kolay artık; hatalar yaptılar ve mecburen temkinliler.

Bu yıl itibariyle, iki kitlesel açık alan festivalinin iptali sonrasında irili ufaklı ve ağırlıklı olarak Türkçe rock odaklı festivaller var. Sponsor festivalleri, yazlık yerlerdeki çabalar; geleneksel turneler falan bakın artık birkaç istisna dışında tümü aynı isimlerin etrafında dönüyor. Hani Şebnem Ferah’ı, Mor ve Ötesi’ni, Duman’ı, Ceza’yı, Sertab Erener’i ve birkaç ismi daha çıkartın; kime sponsor olacakları muamma.

Bu saydığım isimlerin, o büyük sponsorlukları hak etmediklerinden değil; ancak öte yandan şirketler sponsorluk kararı alırken el yordamıyla hareket ediyorlar; aynı isimler etrafında dönüp duruyorlar, orası da gayet açık.

Bu, sponsorları yönlendirmesi gereken organizatörler için de böyle; onlar da alternatif, iyi işlere destek olmayı risk olarak görüyorlar. Ama öte yandan o riske girmeyenlerin de büyük paralar kazanmasına imkân yok. Direnmeyenlerin kalıcı olmalarına imkân olmadığı gibi… Vizyon meselesi; cesaret meselesi…

Büyük şirketler hedef kitlelerine ulaşmak için müziği kullanıyorlar, evet. Ama verimli biçimde kullandıklarını, hakkını verdiklerini söylemek güç. Birinin konserine sponsor olurken ya da kendi konserleri için isim seçerken; seçtikleri ismin kaç kişi toplayacağını düşünüyorlar önce. Bunda ne tuhaflık var diyeceksiniz. Tuhaflık değil ama yanlış bir hesap var. Çünkü asıl mesele senin seçtiğin isme ne kadar fayda sağlayacağınla ilgili. Çünkü; sen sponsor olarak isimsiz ama yatırım yapılması gereken birini alıp sıfırdan bir noktaya getirdiğinde verdiğin paranın karşılığını alabilirsin ancak. Bu; genç yetenekler yarışması, karaoke yarışması, lagaluga festivali yapmak değil. Büyük isimlere sponsor olmak değil sadece. Müziğe yatırım yapmak böyle bir şey değil. Ve emin olun karşılığını almak da böyle bir şey değil…

Ey büyük patronlar; bir bütçeniz var; markanız, “bizim odağımız müzik” demiş tamam. O para harcanacak evet. Harcıyorsunuz da, biliyorum. Sonra öyle bir raporluyorlar ki, ne yaparsanız yapın harcadığınız paranın karşılığını aldığınıza inanıyorsunuz. Kazın ayağına bakıyorsunuz, sanki bir kuruşunuz boşa gitmemiş; ama öyle değil. Günü kurtarıyorsunuz. Bazen onu bile kurtaramıyorsunuz; gerçek bu…

Küçük bir örnek; zamanında müziğe ilk büyük yatırımı yapan Pepsi’nin o misyondan vazgeçtikten sonra bu hatayı telafi etmek için nasıl çabaladığı ortada. Coca Cola bu bayrağı almışken Rock’n Coke iptali ile bir dönemece geldi, umarım farkındadır ve önlemini alıyordur o da.

Hedef kitlelerine müziği aracı ederek ulaşmak isteyen sponsorlar için müzik çok önemli. Türk popüler müziğinin gelişmesi; güçlenmesi için müzik işinden

ekmek yiyenlerin daha çok kazanması ve o paraların yine müziğe dönmesi için sponsorlar çok önemli. Bu denklemi, o çok kullanılan tabirle sinerji olarak da okuyabilirsiniz, paradoks olarak da.

Türkiye’de bunun gerçek anlamda bir sinerjiye dönüşmesi için sponsorluk kararlarını veren mekanizmaların daha arif, organizatör firmaların daha samimi, müzisyenlerin de daha dirençli olması lazım.

Bizde daha sinerji yok, vizyon yok, kazan-kazan yok; kişisel ilişkiler, ahbap çavuşlar, ya tutarsalar var. Bu yüzden de bir paradoksun içindeyiz. Labirentin içinde para arayan, yanağa para vermek istemediği için birbirini öpen, ezber yapan fareler gibiyiz hala…

festivallerden umudu kesmeyin!

Rock’n Coke’un iptal kararını açıklamasına üzüldükten sonra; geçtiğimiz yıllarda bizi en az Rock’n Coke kadar büyük isimlere alıştırmış Efes Pilsen One Love Festivali’nin açıkladığı line up’ı da beğenmemiş ve bunu yazmıştık. Beğenmemekten kast nedir? Ortada bir kıyaslama vardır. Bu yıl yedincisi düzenlenen One Love’un line up’ı küçümsenecek bir line up değildi elbet. Hatta kişisel olarak çok beğendiğim Roisin Murphy, Miss Platnum, Gogol Bordello gibi isimleri içeriyordu. Ama Black Eyed Peas, Morissey, Manu Chao, Chumbawamba, Peter Gabriel, John Cale, Keziah Jones, Beastie Boys, Ian Brown, Chemical Brothers, Moby, Gusgus, Underworld gibi epeydir beklenen çok büyük isimleri ard arda o sahneye çıkartan festivalin, bu yılki alanı sessiz sedasız santralistanbul olarak ve kıyaslandığında zayıf bir line up açıklaması; daha önemlisi bu değişimin iletişimini etkin biçimde yapamaması nedeniyle büyük düş kırıklığı yarattı. Daha sonra Efes Pilsen yetkilileriyle konu üzerine uzun uzun tartışma fırsatım oldu. Hedeflerinin, bundan sonrası için daha küçük ama konseptler üzerinde yoğunlaşan bir One Love olduğunu; sürekli büyük isimler peşinde koşmanın sonu olmadığını ve artık One Love Festivali kültürüne yatırım yapmak niyetinde olduklarını söylediler. Biz de aynı şeyi yıllarca söyledik. Ama bu kadar keskin geçişler yapılıyorsa; hem de Türkiye’de açık alan festivallerinin toplu olarak havlu attığı bir yılda oluyorsa bu değişim; bunun iletişiminin büyük bir özenle yapılması gerekir.

Bu yılki One Love’a gösterilen ilgiye gelince… 7000 metrekarelik festival alanında ilk gün 8000, ikinci gün ise 10000 kişinin olduğu söyleniyor. Bana sorarsanız o kadar değil ancak öte yandan festivale katılımcı ilgisi oldukça yüksekti. İlk gün gündüz saatleri boş kalan alan ikinci gün erken saatlerde doldu ve tam bir şenlik havası yaşandı One Love’da.

İlk gün sahne alan Fransız Yelle’i çok beğendim. Hot Chip ve Roisin Murphy de beklentiyi fazlasıyla karşıladı. İlk güne dair tek üzüntüm Bedük Konseri’nin erken saatte harcanmasıydı. Türkiye’de kendi sound’unda kendini kanıtlamış Bedük’ün daha geç bir saatte sahne alması bence çok daha doğru olacaktı.

İkinci günün sound olarak çok daha eğlenceli olacağı en başından belliydi. Bizde ta Goran Bregovic döneminden beri bu Balkan, Gypsy/punk hikayesi çok tuttu; tutması da normal. Öte yandan Alman bir dj olan ve musluk aktığı için Türkiye’ye neredeyse kamp kuran Shantel’in eğlenceli şarkılar yapmakla birlikte müzikal olarak son derece zayıf olduğunu ve bir festival sanatçısı olmadığını da söylemek isterim. Evet toplanan onca kalabalığa rağmen gerçek bu. Bir Miss Platnum, bir Gogol Bordello’nun yanında esamesi okunmaz. Babazula ve Kollektif İstanbul’a da performans olarak haklarını teslim edelim bu arada.

Sahne performansları dışında top cambazları, illüzyonistler, pantomim sanatçıları, langırt masaları, Samsung’un karaoke yarışmaları ile şenlenen bu yılki One Love’da festivali canlı yayınlayan Dream TV’nin de hem ses hem de kurgu açısından bir yayıncılık başarısına imza attığını da ekleyelim.

Bu arada aynı günlerde yerli yabancı metal gruplarının katılımıyla üç gün boyunca Parkorman’ı titreten Unirock’ın, kazandığı başarıdan da ayrıca mutlu oldum. Yazın diğer festivalleri için umudum arttı. 4-5-6 Temmuz’da Parkorman’da Masstival’de görüşmek üzere…