24 Aralık 2007 Pazartesi

orkestra bunun neresinde

Hurriyet/Aralık 2007

ENBE Orkestrası; son günlerin en çok konuşulan albümlerinden biri. ENBE; “özel davetlerin orkestrası” olarak biliniyor. Aslen Behzat Gerçeker tarafından ’93 Yılı’nda kurulmuş bir eşlik orkestrası. Barry White, Richard Clayderman, Pavarotti, Domingo, Goran Bregoviç, Monica Mollina gibi büyük isimlerle konserler veren ENBE; Fransız chanson’larından, napolitenlere; aryalardan country’ye, latine, tangoya, valse ve tabii caza kadar uzanan geniş bir repertuara sahip.

Albümde solist olarak Ferhat Göçer, Ajda Pekkan, Aytekin Kurt, Mustafa Ceceli, Aslı Güngör, Sultana ve Atacan Yücel yer alıyor. Şimdi böyle denince gözünüzün önüne ne geliyor? Arkada ENBE Orkestrası, solistler sırasıyla şarkılarını söylüyorlar değil mi… Maalesef öyle değil. Olumsuz eleştiriden başlamak pek âdetim değildir ama ne yazık ki bu kadar temel bir sorundan söz etmeyi öteleyemedim.

Albüm kesinlikle bir eşlik orkestrası albümü değil. Bütün düzenleme matematiği stüdyo ortamında çözülmüş, üstelik çok yetenekli müzik adamları olmalarına karşın birden fazla aranjörün birbirinden bağımsız düzenlemeleri sonucunda müzikal bütünlük ve konsept tutarlılığından da uzak bir albüm ne yazık ki. Bu tip işlere giriştiğinizde, ufku belirleyecek müzikal prodüktörlere ihtiyaç vardır ama bizde biliyorsunuz işler el yordamıyla yapılıyor.

Sormadan edemeyeceğim ENBE Orkestrası bu albümün neresinde? Siz aynı şarkıları, aynı düzenlemelerle stüdyoda kotarabiliyorsunuz öyle değil mi? Bu durumda koskoca ENBE Orkestrası’nın bu albümde şık bir fon olmanın dışında nasıl bir işlevi var ki…

Sanıyorum bu sebeplerle albümün sonuna CD Extra olarak ENBE repertuarından 4 şarkı eklemişler. ENBE Orkestrası albümünde, orkestra eser miktarda kaldı; ayıp olmasın sona biraz ekleyelim mi dediler, ne dediler bilemiyorum artık. Kaldı ki o 4 şarkının düzenlemeleri de albümün genel havasından fena halde etkilenmiş.

Gelelim albümün iyi taraflarına. Öncelikli olarak; Mustafa Ceceli. Ceceli’yi ilkin Sezen Aksu’nun “İkili Delilik”indeki düzenlemesiyle fark etmiştim. Çok genç ama uzun süredir aranjörlük yapıyor. Piyasada hit olmuş birçok şarkının altında onun adı var. Kenan Doğulu’nun albümünü yazarken de altını çizmiştim; “Çakkıdı” eğer Ceceli’nin düzenlemesi olmasaydı bu kadar büyük bir hit olmazdı.

Bu albümde Aksu’nun yeni şarkısı “Unutamam”ı hem düzenlemiş hem de söylemiş Ceceli. Ne kadar yumuşak ve güzel bir sesi olduğunu görünce çok şaşırdım. Çok yetenekli ve donanımlı bir müzisyen, adını çok duyacağız.

Ajda Pekkan’ın yorumladığı Aznavour aranjmanı “Sevdiğim Adam”a Ozan Doğulu’nun yaptığı düzenleme şarkıyı dinletiyor, yeniden sevdiriyor. “Sertab Goes To The Club” ile dikkatleri üstüne toplayan Aytekin Kurt’un zamanında Tanju Okan ve Ajda Pekkan’ın yorumladığı “Hancı”ya yaptığı düzenleme ve yine beni şaşırtan vokali de albümün en heyecan verici unsurlarından.

Internet’te Youtube ortamında aldığı tıklarla dikkat çeken bir isim vardı bir süredir; Aslı Güngör. Billur gibi bir sesi var; aynı zamanda şarkı da yazıyor. Ferhat Göçer “Kalp Kalbe Karşı” adlı şarkıyı albüme dahil etme konusunda teklif götürmüş kendisine. Şarkıyı dinleyin, anlayacaksınız; çok güçlü. Sanıyorum Ferhat Bey, bu şarkıyı radyoların görmezden gelmeyeceğinin farkında, bu nedenle düet yapmaktan geri kalmamış. Akıllıca tabii. Umarım Aslı Güngör’ün yolu açık olur. Şarkıya Sinan Akçıl ve Ozan Doğulu’nun yaptığı iki ayrı düzenleme de başarılı.

Aslı Güngör’ün albümdeki diğer şarkısı “İzmir Bilir ya” ve Atacan Yücel şarkısı “Hayallerimi Verdim” vasat şarkılar. Sezen Aksu hitlerinden “Rakkas”ın bu albümde ne aradığını ise hiç anlayamadım. Hele Ferhat Göçer ile rap’çi Sultana düeti tamamıyla amaçsız bir iş olmuş. Olay ENBE’den kopmuş nerelere gitmiş, artık siz düşünün. Keza “Yeniden Başlasın”a Erdem Kınay’ın yaptığı düzenleme de vasat bir dans remix’inden öteye gidemiyor.

ENBE Orkestrası piyasaya bir hareket getirecek getirmesine de, ben söylemeden duramıyorum.


15 Aralık 2007 Cumartesi

TEOMAN'IN KROŞESİ VE MVÖ


Teoman, gece dışarı çıkmayan bir adam olsaydı; daha doğrusu çıktığı yerlerde paparazzi ekiplerine yakalanıyor olmasaydı, siz bu kadarına tanık olmayacaktınız belki. Öte yandan, magazinci arkadaşların alkol konusunda Teoman’ın üzerine özellikle gittikleri de bir gerçek. Evet, Teoman da sütten çıkmış ak kaşık değil; alkol, güzel kadınlar ve eğlence ekseninde yaşamayı seviyor ve bol bol malzeme veriyor magazincilere.

Güneşli bir Pazar sabahı Boğaz hattında bir kafede kahvaltı edip gazetesini okurken yakalama olasılığınız düşüktür Teoman’ı. Gündüz uyur çünkü. Gece hayatını sever. İçerek eğlenir, içti mi de çok içer; durumunun özeti bu.

Benzer bir muameleyi Engin Günaydın’a da yapıyorlar magazin muhabirleri. Günaydın, artık nasıl kaçacağını bilemiyor. Takıyor kapüşonunu; önüne bakmadan, konuşmadan yürüyor. Geçen gün böyle bodoslama giderken yolda duran bir kamyona çarptı.

Şimdi bir insanı bu duruma mecbur ederek haber çıkartmak ne kadar ahlaklı bir davranıştır? Gece çıkmış, eğlenmiş evine doğru ilerleyen ünlü birinin yürümesini engelleyebilir misiniz? Bir barın önünde nöbet tutup, sabahın 5’inde içerden çıkan ünlü insanlara “alkol var mı efendim?” diye sormak akıllı işi midir; o insanların alkollü hallerinden faydalanıp üzerlerine giderek haber çıkarmaya çalışmak ayıp mıdır yoksa mubah mı?

Magazin kameraları silah mıdır yoksa amaç halka mal olmuş kişilerin hayatını haber yapmaktan mı ibarettir gerçekten,,,

İnsanlar ne kadar kontrollü olmaya çalışırlarsa çalışsınlar herkesin bir kendini kaybetme noktası var. Hele bir de alkol varsa işin içinde.

Geçtiğimiz hafta televizyonlarda Teoman’ın o can sıkıcı görüntülerini izledim. Taksiye binmek üzere hızlı adımlarla yürürken nasıl hiddetle dönüp muhabir arkadaşı yumrukladığını, sonra hırsını alamayıp iki tane daha salladığını eminim sizler de görmüşsünüzdür.
Gördüğüm kadarıyla oradaki hiçbir muhabirin payı yok olayda. Yani bir kışkırtma, damara basma da söz konusu değil. Teoman da o bildiğiniz halleri kadar alkollü değil. Sadece, bir yanlış anlaşma oluyor ve aşırı öfkeleniyor Teoman; vuruyor yumruğu.

Yaptığı ayıp; o hareketin affedilecek bir tarafı yok, orası kesin. Profesyonel anlamda da hiç doğru değil. Ancak magazincilerin, kimi ünlülerin hoşgörü çıtalarını ne kadar aşağı çektikleri de kolayca görülüyor bu olayla.

Şimdi diyeceksiniz ki “Teoman’ın yumruk atmasından ala magazin malzemesi mi olur?” İşin kilitlendiği nokta da burası bence… Magazinci arkadaşlar, gözlerinin üzerine yumruğu yiyip, içten içe seviniyorlar şahane bir haber yakaladık diye. Olayın mağduru olmalarının da pek bir değeri kalmıyor o zaman. Tıpkı, aslında yakalanmak isteyen; yakalanınca olay çıkartan magazin güllerinin yaptığı gibi…

Çok kısa bir süre sonra, Teoman müthiş bir projeyle hayranlarının karşısına çıkacak. Dillere pelesenk olmuş Teoman şarkılarını ünlülerle birlikte yorumluyor, düet yapıyor Teoman yeni albümünde. 2008’in iddialı projelerinden biri. O zaman belki bu yumruklar reklam maksatlıdır. Öyle biri olsaydı; hanlar hamamlar dikerdi Teoman; planlı, programlı, oyunu kuralına göre oynayan… Zaten öyle biri olmadığı için bu kadar öfkeli olan bitene. Şimdi attığı yumruk nedeniyle de içtenlikle üzülüyordur, eminim.

MOR VE ÖTESİ EUROVISION’DA

Söylenenlere göre TRT; Mor Ve Ötesi ile Eurovision için prensipte anlaşmış. Ancak şarkının dilini belirleme inisiyatifi grubun elindeymiş. Gene başlamayalım lütfen bu İngilizce mi Türkçe mi meselesine… Hiç ayrıntıya girmeden birkaç şey söyleyip kapatayım konuyu. Evet, Mor ve Ötesi doğru seçimdir. Çünkü son iki albümle yarattıkları Türkiyeli ve modern sound orada da ilgi görecektir. Bana sorarsanız grubun potansiyel Avrupa kariyeri açısından şarkının İngilizce söylenmesi daha doğrudur. Artık TRT ile el ele verip, ne karar verirler bilmiyorum.

5 Aralık 2007 Çarşamba

turbo

6 aralik turbo belgesel... tunç dindaş!
belgesi olmaz, adam gibi adamdır
dicitürk iz tv "dışardakiler" 00.45, seyrediym sonra detay da yazıcam.

1 Aralık 2007 Cumartesi

GELECEĞİN MÜZİK SAVAŞLARI

Time 2007, geçtiğimiz hafta 27 ve 28 Kasım’da Ceylan Intercontinental Otel’de gerçekleşti. Etkinliğe adını veren Time kelimesi; İngilizce “zaman” göndermesinin yanı sıra; “Telekom, internet, medya ve eğlence” kelimelerinin baş harflerinden oluşuyor. Oturumlarda; bu kapsam içinde birçok konu ele alındı. Tabii benim ilgimi en çok; “müzik ve gelecek” temasını içeren oturumlar çekti. Bunlardan; Müyap Genel Sekreteri Ahmet Asena, TTNet’ten Ayşe Ufuk Ağar ve EMI Türkiye Eski Genel Müdürü ve akademisyen Hakan Kurşun’un katıldığı “Tüketici, gelecekte nerede ve nasıl müzik dinleyecek” konulu oturumu ile Avukat Erdem Türkekul ile Murat Turhan’ın dijital müzik endüstrisinin hukuki sorunlarını işledikleri oturumları son derece ilginçti. Dijital pazarın Türkiye ve dünyadaki gelişimi, ilerde gelişebilecek yeni iş modelleri, olayın hukuki zemini ve tanımlamalarından konuşuldu.

Ancak, en heyecan verici sunum, Osman Kent’in gerçek anlamda hem teşhis koyan hem de ufuk açan “Dijital Müzik Endüstrisi’nde Yeni İş ve Dağıtım Modelleri” adlı oturumunda yapıldı.

Kimmiş bu Osman Kent derseniz, kısaca şöyle: Kendisi 30 yıldır Amerika ve İngiltere yaşamakta olan bir işadamı. Asıl eğitimi bilgisayar ve elektronik mühendisliği. Ancak öte yandan bir müzik adamı. Önce 3DLabs adlı şirketi kuruyor. Bu şirkette, tüm dünyadaki PC’lerde kullanılan 3 boyutlu kartları icat ediyor (evet yanlış duymadınız). Sonra bu buluşunu, dünya devi Creative’e satıyor ve 2004’te Songphonic adlı müzik şirketini kuruyor; ki o zaman da Kent hakkında bir yazı yazmıştım.

Kendisi Songphonic’in patronu olmasının yanı sıra bir şarkı yazarı, bir prodüktör, bir müzik yayımcısı ve stüdyo adamı. Ayrıca müzikle ilişkili teknoloji şirketlerine danışmanlık falan da veriyor.

Osman Kent, oturumunda öncelikle mevcut durumun gerçekten hap şeklinde basit bir biçimde ama önemli ayrıntılarını da anlatmadan bir tablosunu çiziyor. Eski büyük müzik şirketlerinin durumundan, Apple’ın tahakkümü ve hatta tekelinden, DRM (Dijital Haklar Yönetimi)’den, P2P (bilgisayardan bilgisayara) paylaşımdan, tüketicinin kafa karışıklığından; Sony, Microsoft, Creative, Yahoo, MTV gibi şirketlerin; Apple atı alıp Üsküdar’ı geçerken kaçırdığı fırsatlardan söz ediyor.

Daha sonra, son albümünün dijital fiyatını tüketicisine belirleten Radiohead’den; Warner’la gemileri yakıp, tüm haklarını 10 yıllığına ve 120 milyon dolara konser organizatörü Live Nation şirketine satan Madonna’dan; yine son albümünü bedava denilecek bir ücret karşılığı İngiliz bir gazetenin yanında promosyon olarak dağıtan ve 3.5 milyon kişiye ulaşan (gazetenin tirajını da 1 milyon artıran) Prince’ten örnek veriyor. Özellikle Prince’in durumu ilginç; çünkü bu sayede sadece Londra’da 21 konser veriyor ve 350 bin kişiye ulaşıyor bu konserlerde. Cebine giren para ise 22 milyon dolar.

Kent’in anlatmak istediği; endüstrinin açmaza düştüğü bir dönemde kuralları yıkmak ve yeni şeyler denemek gerektiği.

Peki tam bunlardan ne sonuç çıkartmalı, geleceğe dair nasıl tahminler yapmalıyız? Konvansiyonel kafayla işleyen büyük şirketler kan kaybediyorlar. Dijital satışlar yükseliyor ama bu durum müzik endüstrisinin henüz sorununu çözemiyor. Çünkü yeni müzik endüstrisi, para kazanmanın yöntemini bulmuş değil. Sadece Apple gibi hardware üreticileri ile, reklam gelirleri ve piyasa değerlerini; müziği kullanarak artıran kimi büyük web siteleri nasipleniyor bu işten.

Artık tüketici, müziğin ya çok ucuz ya da bedava olmasını istiyor. Albüm konsepti ise ölüyor. Çok yakın bir gelecekte CD tamamen yok olacak. Uzun bir dönem boyunca müzik taşıyıcı olarak, mp3çalarlar egemen olacak. Müzik şirketleri ise küçülüp tekrar birleşmek zorunda kalacaklar. Şu anda dijital müzik satışı yapan sitelerin büyük çoğunluğu yok olacak. Sadece farklılaşmayı beceren, örneğin kendi starlarını yaratabilenler; daha “cool” olanlar ayakta kalacaklar. “Canlı müzik” iştah kabartan bir sektör olarak krallığını ilan edecek. Endüstri dışında olup, müziği kullanan büyük şirketlerin sayısı artacak. Ve galiba Nokia ve Apple arasında rekabet artacak. Hele bir de Nokia “telefonsuz bir müzik çalar” üretirse…

Bekleyip göreceğiz, ama inanın çok beklemeyeceğiz.