24 Kasım 2007 Cumartesi

SONER ARICA VE SINGLE MUHABBETİ


Hürriyet/24.11.2007

Kadir İnanır sert adamdır. Ata Demirer’in “Tek Kişilik Dev Kadro” gösterisinde anlattığı bir hikâye vardı… Ata’nın gösteri yaptığı bir mekâna gelmiş Kadir İnanır. Ama geç gelmiş. Ata da tam o sırada bitirmiş gösterisini, sahneden inmiş bulunmuş. Kadir Bey’i görünce yanına gitmiş; demiş ki: “Kadir Bey kusura bakmayın şimdi bitirdim…” Kadir Baba, ne cevap verse beğenirsiniz; “ayarlayın bunları Ata!”

Yok hâşâ, dalga geçmiyorum. Ayarlanması gerekiyorsa ayarlanır. Benim meramım şu: Kadir İnanır (kendisi Türkiye’nin özel televizyonlara gayrı hukuki geçiş döneminde Kadirizm diye bir fenomene de imza atmıştır) bu halkın sevgilisi olma iddiasını da göz ardı etmeyerek aslında Kurtlar Vadisi’nin teorik temelidir. Belki de zaten genetik bir temel vardır bu memlekette ve maalesef Kadir Baba da oradan beslenmiştir. Ben kendisini “Selvi Boylum Al Yazmalım”ın selvi boylusu olarak anımsamayı yeğlerim. Âşık olduğunda; dağlarla, güneşle, kurtla, kuzuyla dertleşen adam olarak…

Şimdi; “hangi vadide kurt öldü de sen Kadir Baba’dan söz ettin” diyebilirsiniz. Aslında niyetim Soner Arıca’nın “En İyileriyle” albümüne bir girizgâh yapmak. İnanır Sülalesi’nin naif yeğengili Soner Arıca… Bakınız, bir de Levent İnanır vardır; Kadir Baba’dan ayırt etmekte güçlük çekersiniz. Bu nedenle de oyuncu olarak pek bir numarası olamamıştır. Demek genler böyle tepkili işte. Ya Levent oluyorsunuz, ya da Soner…

Seksenli yılların ikinci yarısında manken olarak şöhret basamaklarını tırmanan Arıca, beş yıllık bir mankenlik serüveninden sonra doksanlarda ilk albümünü çıkartır. Ondan sonra da bir daha mankenlik yapmaz. O gün bu gün; remiksleri ve best of’ları hariç, tam on albümü var Soner Bey’in.

Benim seksenlerden hatırladığım Soner Arıca, son derece kibar bir adam; bir de saçları dökülüyor. Sonra net bir şekilde gözlemlediğim bir durum daha var; genci, yaşlısı tüm kadınlar kendisine hasta. İyi bir yorumcu mu? Bence değil. Ama “geçtiğimiz on beş yıl içinde popüler müzik zemininde Soner Arıca bir damar yakalayamamıştır” dersek de ayıp etmiş oluruz. Diskografisinin son evrelerinde satış başarısızlıkları nedeniyle küsmüş, uzaklaşmıştır piyasadan. Lakin doksanlar popunun ikonlarından biridir. Seveninin çok olduğunu biliyorum.

Türk popüler müziği tarihinin koleksiyon değeri taşıyan işlerini bir nefer gibi gün ışığına çıkartmış olan Hakan Eren, sanıyorum bu noktadan hareketle, Soner Arıca’ya bir “best of” hazırlamış yapımcı olarak. Soner Arıca külliyatının mühim şarkılarını “En iyileriyle” albümünde toplamış. Açık söylemek gerekirse, ben CD çalarıma koyup da dinlemem. Ama benim bu tavrım; Soner Arıca’nın Türk popüler müziği içinde arz ettiği değeri aşındırmaz.

SINGLE DEVA OLABİLİR

Hürriyet.com.tr’de eski yazılarıma bakıyordum. Artık single’ların zamanının geldiğine dair yazdığım yazının üzerinden ne kadar zaman geçtiğini fark ettim okuyunca. Sokaktaki korsan tezgâhları falan masal oldu artık. Internet üzerinden paylaşım, almış yürümüş. Müzik şirketleri kan ağlıyor. Dijital şirket olmak adına atman gereken adımları atıp uzun vadeli yatırımları yapacaksın artık lamı cimi yok; o kafa değişecek. Daha önce de söyledim; taşıyıcı olarak CD’nin ömrü uzun değil. Ama o cenazeden önce şirketlerin üreteceği ticari çözümler de yok değil. Artık albüm devri kapandı değil mi; mevzu şarkı üzerine kurulu. Peki, neden üretim maliyetlerini minimize ederek CD üzerinde ucuza şarkı satmıyorsunuz… Neden müzik marketlerin bu single’lara kafasına göre fiyat koyması hususunda önlem almıyorsunuz? Neden birlikte hareket edemiyorsunuz? İşte bu sorulara, onlar adına bir cevap veremiyorum.

20 Kasım 2007 Salı

üçnokta1 ile sallandım


Dün iki tane toplantım vardı. Üst üste... Toplam 5 saat sürdü. Yok, sızlanmak için söylemiyorum. Her ikisi de son derece verimli ve daha önemlisi eğlenceli toplantılardı. Bir baktım saat 7 buçuk olmuş. Şimdi öyle bir saat ki, eve dönmeye kalksam; trafik saati. Günlerden pazartesi; hani pek dışarda dingildeme günü değil ama bir yandan da hem keyfim, enerjim yerinde; hem de uzun zamandır Üçnokta1 dinlemeye gitmiyorum Mojo'ya. Blogların tamamını okuyanlar bilir; geçen pazartesi de mesela saha koşulları son derece elverişli olmasına karşın halim olmaması sebebiyle Mojo'ya gitmemiştim. Hani Davide Swarup vardı ya; Hang çalan sokak müzisyeni; onunla tanıştığım gece işte. Ne geveliyorum ki lafı; bugün gidesim var.

Baykuş'tayım. Ben henüz toplantı halindeyken mekana gelen Okan Cezayirli ve onun son işyerinden bir iş arkadaşıyla barda oturmuş geyik yapıyoruz. Okan, kardeşimin arkadaşı olarak daha o çok küçükken tanıdığım, en az da kardeşim kadar sevdiğim; içi dışı bir doğru dürüst bir adam. Kallavi'de bir doğumgünü varmış; herhalde eski iş yerinden birinin doomgünü, arkadaşıyla birlikte oraya gidecekler aslında. Muhabbet edip vakit dolduruyoruz. Bu arada Okan'ın notbukuna virüs girmiş galiba. Okan bu durumdan muzdarip, mekana kim gelse "bilgisayardan anlar mısın" diye sorup, yağmur yemiş kedi yavrusu gibi bakıyor yüzlerine. Ne yaparsanız yapın ama bilgisayarımızı, internetimizi elimizden almayın bizim :=)

Okan'ın arkadaşı Hami de süper bir adam çıktı. O kadar eskiden beri takip ediyormuş ki Blue Jean'i, şaşıyorum. Şubat 87'de ilk sayıyı almış. Ondan öncesi, bizim kuşak için geçerli olduğu üzere bir Hey Dergisi ve kuşe kağıt takıntısından mütevellit Alman Bravo Dergisi hayranlığından ibaret. Tek kelime Almanca bilmezdik ama, Bravo'nun yeni sayısı gelecek diye gazete bayiinin önünde nöbet tuttuğumu bilirim. Zaten Blue Jean'in çıktığı yıllardaki büyük başarısının temeli de bu; Hey'deki bilgiyle, Bravo'daki kaliteyi bir araya getirmesi.

Eleman 35 yaşında ve hala da okuyor Blue Jean'i. Diyor ki "insanlar tuhaf tuhaf bakıyorlar Blue Jean okuyorum diyince; yahu bu adamlar ciddi ciddi müzik yazıyorlar". Blue Jean tarihçisi gibi bir adam. Derginin çıktığı günden bugüne attığı her adımdan haberdar. Hülya Çebi; JC Mc Coy, Eralp Baydar, Süreyya İzgi, bendeniz ve Kutlu Özmakinacı da dahil olmak üzere derginin gelmiş geçmiş tüm yayın yönetmenlerini masaya yatırıyoruz. :))
Deniz Batuk, Ergün Arsal, Çağlayan Kent, Barış Yanargil, Kaan Yanargil, Mana Türker, Kutlu Özmakinacı, Kerem Arsal, Erhan Erpamir, Zeynep Okyay, Tunç Dindaş, Özgür Özgencer, Serkan Eldeleklioğlu, Ayhan Abayhan, Özlem Gürel, Doğu Yücel... İnanın, herkesin ismiyle soyadıyla, yazılarıyla soyunu sopunu sayıyor. Bilmemkaç yılında, falanca sayıda bir yazısı vardı diyor falancanın; inanın ezbere biliyor yazıyı. Bahsettiğim adam benden bir yaş büyük ve şu anda Ogilvy'de art direktör (ki eski Türk filmlerinin rolkepşınlarında "en français" göndermeli "ar direktör" olarak geçer) olarak (bak bu "olarak" yannız kaldı buralarda; sanıyorum bu parantez içi sebebiyle az sonra okuyacağınız "çalışıyor"un da yalnızlığına tanık olacaksınız) çalışıyor.
Şimdi bu adamın Blue Jean'le kurduğu bağı görünce ne kadar doğru bir iş yaptığımızı anlıyorum zamanında. Blue Jean bir efsanedir.

Okanları yolladıktan sonra Bade geliyor; onun arkadaşları var falan. Onlar da Mojo'ya gidicez diyince "tamam" diyorum "... bugün bir Mojo'ya bakiym :))"
Sadece Badeler mi? İki dakika sonra bizim dergi grubu Zeynep'leri teşrif ediyorlar. Tesadüf bu ya onlar da Mojo'ya niyetlenmişler. Baykuş'a bir uğrayalım Tolga'yı da alalım demişler. Hangi Zeynep'ler (mesela buradaki "ler" ayrılır kafanız karışmasın kural böyle; ama "Zeyneplere gidelim bu akşam" diyosanız ayrılmaz, çünkü o zaman ayrı ayrı iki Zeynep'ten bahsetmiyor olursunuz; Zeynepgiller manasında bir ler olur o; aynını Badeler derkenki halime de uygulayabilirsiniz :)) bunlar ("bunlar" nasıl da yalnız...). Bir tanesi bizim Okyay Zeynep, Blue Jean'den. Kendisi daha lise çağındayken "staj yapmak istiyorum Tolga Beyğ" diye gelmiş, geliş o geliş olmuştur hayatımıza. Bulucin'de geçirilen uzun müzik ve muhabbet dolu yıllar... Nası büyüdün sen be Zeynep :) Kendisi hala Blue Jean'in her bi şeyinden sorumlu devlet bakanıdır. İlerde de ayrıca çok güzel işler yapacaktır.

Öbür Zeynop, ayrı bir alem. Zeynep Yaşar. Kendisini, DB'den tatlı sert ayrılmama sebep olan son patron Mehmet Y. Yılmaz, bizim tükkana teşrif ettiğinde zat-ı muhteremin asistanı olarak tanımıştım. Billur gibi bir kızdır. İçi güzeldir, dışı güzeldir. Daha Mehmet Yılmaz'a velkam parti yapıldığı akşam tanışmıştık. Gotik yapan bir grubum var, ben de solistim demişti. O gün başladı arkadaşlığımız. Hoş, demeseydi de başlardı ya...

Mojo'da süper bir kadro oldu yani. Üçnokta1'i de özlemişim.
Melis Daaanişmend (kendisi öyle denmesini istiyor; soyadı Danişmend Beyliği'nden geliyor ve doğru okumayla o a harfi uzun söyleniyor. Bir keresinde, bir otelin barında barmen Melis'e -içkileri oda hesabına yazacak çünkü-, isim sordu, Melis; Melis Daaaanişmend dedi. Adam anlamayınca Danişmend diye düzeltti, çok komikti :) Yok biz Melis'le bi otele gitmedik. Bi basın gezisiydi; biz iki eski müzik yazarı dostuz Melis kardeşimle :) Daha önce de hiç bahsetmemiştim, şimdi içimden geldi; şarkı seçimleri doğru olduğunda dinlemeye doyum olmuyor. Bence Melis bir rock solisti değil. Ama içinde rakınrol olan bir kadın. Bazı şarkılarda bu ikisinin dengesini kuruyor ve sonuç müthiş oluyor. Bi de bu kadar güzel bir kadın var mı yaaa, elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin ...

Barış var sonra dünya tatlısı bir adam. İşini yapan, kafasının her hali güzel; süper tatlı bir kişi. Artık rutin bir solist performansı var Üçnokta1 gecelerinde. Sadece bir şarkı söylüyor; "American Idiot". Dün gece o şarkıyı söylerken bir problemler oldu mikser dolaylarından; öyle komik, öyle samimiydi ki verdiği tepkilerde; güldüm kendi kendime.
Sonracıma Cenk var. Hep severim Cenk'in basını dinlemeyi. Adam rakınrol basçı, hep mest eder beni. O koca adam, genelde sahneden ince ince takılır. Askere gidiyo aralıkta, özliycez; hayırlı tezkereler şimdiden kardeşime...
Haa bi de büyük hayranı olduğum Mehmet Demirdelen...İyi davulcu kimdir? Mesela Phil Collins iyi davulcudur. Saat gibi çalar. Ama ben davulun içinde ruh yoksa bilgisayardan dinlemeyi tercih ederim. Bilgisayar hiç ritim kaçırmaz. Mesele o diil. Mehmet, hem enstrümanına teknik anlamda hakim bir adam hem de o davulu vücuda getiriyor. Ben, o davul çalarken "davulu görüyorum". Bazen öyle bir bakıyorum ki o çalarken; etraftan hipno diycekler diye korkuyorum :) (bilgi parantezi: amiyane bir tabir evet, hipno dedim. Homofobik diilim, Lambda üyesiyim :)))
Selim Demirdelen, abisi Mehmet'in kendisi; şu hayatta en çok sevdiğim, saydığım adamlardan biridir. Bu iki kardeş, mütevazılıklarına rağmen sandığınızdan çok daha fazla adını duyacağınız adamlar önümüzdeki 5 yıl içinde...


Üçnokta1, repertuvara süper cover'lar ekledi son dönemde. Hande Yener'den, Tori Amos'tan, Rihanna'dan, Hepsi'den öyle güzel icralar yapıyorlar ki... Bence yerinde bir dinleyin; çünkü cover böyle birşey olmalıdır. O şarkı, söyleyenin icrasında bambaşka ve çok güzel birşey olur, ohaa dersin...

Üçnokta1 sahnede döktürürken; kankalar da birer birer dökülüyor. Oyunculuktan muzdarip Yunus kardeşim :), Leman'ın en güzel adamlarından Soner Günday ve tabii yanında Yüzbaşı Albırt, Ekhos Purodakşıns'ın iki güzel kızı Bülent ve Burçin; Cenk ve Erdem Beylerin Cenk'isi Malt Cenk Bey, dünya güzelimiz Simten Danışman, Baykuş'umuzun zarifesi Tuğçe Kadıoğlu, yağmurlarla gelen mahzun Özlem Demirtaş, assolist psikopat Engin Süzen ve also starring, kanber abimiz Riko... Ortamımız iyicene şenleniyor.

Malumunuz, Malt ekibiyle Üçnokta1 ekibi davul hariç ortak (Güray'a selamlar). Cenk Bey de hazır ordayken ricalara dayanamayarak sahne alıyor. Kafası hafif güzel. Bir Metallica patlatıyor, "Where ever I May Roam", arkasından da Malt'tan Deprem'i. Deprem'in sözlerinde "üç nokta bir'e bile dayanamadı tepeme yıkıldı" diyor. Bak şu tesadüfe (Melis'e sordumdu, valla tesadüf didiydi)...

Artık sabah oldu. Baktım Bade, Riko'yla sohbet ediyo. Herkes de ufaktan demir aldı. Ben de poke'unu çıkarmadan döneyim. Aaa, Bade'den söz etmişken (ki bugun feysbukta kendisinin wall'una da yazdım); biz bir mekana gittiğimizde beraber olduğumuz arkadaşlarımızın anne ve babası gibi davranıyoruz. Uzaktan böle kuul bi vaziyette kolluyoruz sanki. Bu yükümü paylaştığı için Bade'ye minnettarım. Kendisini çok seviyorum. Bi de tabi o güzel oğlunun elinden tutup merdivenlerden indirdiğim gün geliyor aklıma. Arda Bey nasılsın harbiden bu arada, özledik :)

Büyükparmakkapı Sokak'tan çıkıp İstiklal'i yararak Bekar Sokak'a giriyorum; Baykus'un ışıkları hala yanıyor, gayrı ihtiyari içeri bakıyorum; ahan da bizim Okan, Kallavi'den dönmüş; bilgisayarını açmış takılıyor. Yanında içkisi... Okan içeri girip bisiy demedim ama, iyi misin olm...



18 Kasım 2007 Pazar

magazin kıskacında bir adam


Hürriyet/ 17.11.2007

Hüsnü Şenlendirici çocuk denilecek yaştan beri müzik yapıyor, konserler veriyor. Türk pop müzik tarihinin birçok önemli albümüne klarnetiyle değer katmış bir adam. Bir Laço Tayfa fenomeni var sonra… Hüsnü Şenlendirici, dünya müzik çevrelerinde Türkiye’de olduğu gibi tanınmıyor. Onun müzisyenliği ile ilgileniyorlar orda. Dünya müziği kategorisinde yaptığı hayranlık uyandıran işlerle ilgileniyorlar. Türkiye çapında bir anket yapsanız ve Hüsnü Şenlendirici kimdir diye sorsanız herhalde “çalgıcıdır”, “Deniz Seki’nin sevgilisidir” gibi sonuçlar çıkar. Yanlış mıdır? Çalgıcıdır evet. Klarnetiyle arasındaki aşk ilişkisini anlamak için müzik otoritesi falan olmaya da gerek yok, apaçık… Deniz Seki’yle beraber midir, Eşi Nazire Hanım açıklama yaparak doğru mu yapmıştır; “Hüsnü’yü magazin dünyasına ben lanse ettim” diyen Ece Gürsel’in amacı nedir; bunlarla zerrece ilgilenmiyorum. Lakin Türkiye’nin yetiştirdiği en iyi enstrümanistlerden biri olan, dünyada başka platformlarda çaldığında kitleleri büyüleyen bu adamın, Türk halkına bu şekilde sunuluyor olması içler acısı bir şey. Bir gerçek var ki magazin, özel hayat dünyanın her yerinde ilgi çeken mevzular. Ama bir ülkede her şey magazin olmuşsa, orda durup düşünmek lazım.

Geçtiğimiz haftalarda bağlama üstadı İsmail Tunçbilek ve kanun üstadı Aytaç Doğan’la birlikte kurdukları Taksim Trio albümünü yayınladı. Tunçbilek ve Doğan zaten yıllardır birlikte çalıyorlar Şenlendirici’yle. Aralarında seyrine doyum olmayan bir iletişim, psişik bir bağ var; canlı seyredenler daha iyi anlayacaktır ne demek istediğimi.

Örneğin geçtiğimiz günlerde İspanya’da gerçekleşen WOMEX (Dünya Müzik Fuarı)’e 600 proje arasından Taksim Trio seçildi ve orada muhteşem bir konser verdiler. Herkes dakikalarca ayakta alkışladı, bir sürü konser teklifi aldılar bir Türk grubu olarak. Kaç kişi biliyor? Ama Deniz Seki ne demiş, Nazire Hanım ne demiş soralım bülbül gibi şakır herkes. Açık söyleyeyim ben bu “halk bunu istiyor”, “ünlü insanların özel hayatı olmaz” gibi kokuşmuş söylemlerden de çok sıkıldım. Magazin de olsun evet, ben de isterim. Çok eğlenceli oluyor izlemesi. Öte yandan ünlü insanlar da özel hayatlarına dikkat etsinler; evet doğrudur herkes merak ediyor onların hayatını. Ama konumuz bu olduğu için söylüyorum insanları Taksim Trio’nun yurtdışında kazandığı bir başarıdan da mahrum bırakmayalım. Magazin yapacaksak da işin içine biraz zekâ, biraz insaf katalım. Bu ülke de artık magazin balonları ile uyutulmasın. Halkın ne istediğine işimize geldiği gibi karar vermeyelim.

Üç usta müzisyenin stüdyoda doğaçlama ağırlıklı çaldıkları, makamdan makama gezen, her türlü ezgiyi doğunun süzgecinden geçirip sunan bir albüm Taksim Trio. Kendi bestelerinin dışında Zülfü Livaneli’nin, Orhan Gencebay’ın, Şükrü Tunar’ın şarkılarını da yorumluyorlar albümde. İlk dinlediğiniz anda büyüsüne kapılıyorsunuz; sakın şüphe etmeyin. Albümün stüdyo safhalarını içeren DVD de albümle eş zamanlı olarak piyasaya çıktı. Başkaca bir altyapıya gerek duymadan doğaçlama esası üzerine kurgulanan bu albümü yaratan asıl gücün üç müzisyen arasındaki etkileşim olduğu düşünülürse, bu DVD’nin de küçük bir belgesel olduğunu söylemek yanlış olmaz herhalde.

16 Kasım 2007 Cuma

foma yolda


Türkçe rock'ın efsanelerinden Mavi Sakal bir süredir sevinçli bir telaş içinde. Dün akşam birlikteydik. Önce onlar kendi aralarında toplantı yaptılar. Sonra yemek yiyip sohbet ettik. Kendi aralarında dediğim Murat, Batur, Tanju var. Bir de Evren. Kim ola ki bu Evren diyecek olursanız. Ben kendisini Elec-trip'ten tanıyorum. Genç ve yetenekli bir vokal, bir müzisyen. Ne ayak diyeceksiniz. Olay şu, Mavi Sakal'dan Murat, Batur ve Tanju yaptıkları seçme neticesinde seçtikleri vokalist Evren'i de aralarına alarak bir grup kurdular. FOMA adındaki bu yeni proje üzerine çalışıyorlar bir süredir. Foma'nın 3 şarkısının kayıtları bitmek üzere, yarın öbür gün Evren vokal kayıtlarını yapacak ve 3 şarkı nihai halini alacak. Foma epeydir Maslak'ta prova stüdyosunda çalıyor. Bir kere ben de gittim provalar sırasında. Evren, Seattle dolaylarından ama kendine has vokal üslubuyla sanki Wembley'de konserdeymişçesine coşkuyla söylüyor şarkıları. Tipi, enerjisi ve vokalistliğiyle sahneye çok yakışacağına inanıyorum Evren'in.

Pazar akşamı itibarıyle vokal kayıtlarını da bitirmiş olacaklardı 3 şarkının. Daha sonra mı ne yapacaklar? Başlangıçta sadece myspace ortamından paylaşıma açma niyetleri vardı.Ancak şimdi belirli adet cd de basmayı düşünüyorlar. 3 şarkılık bir maxi single. Sonra da yeni şarkılar yapıp bir albüme tamamlayacaklar bir aksilik olmazsa.



Grubun sound'u Mavi Sakal'a göre daha modern; daha elektronik beslenmeleri var. Tüm şarkıları birlikte prova stüdyosunda yazdılar. Hatta Evren'in konsantre olup oracıkta hemen söz yazdığına bile tanık oldum. Hepsinde belirgin bir heyecan var. Bu heyecan da işlerine çok olumlu yansıyor.
Şimdi birçoğunuz Mavi Sakal ne olacak diye soracaksınız. Mavi Sakal; Tibet'li, Taylan'lı kadrosuyla yine konserler vermeye devam edecek ama yeni bir albüm yapacaklar mı orasını zaman gösterecek.

Benim için Mavi Sakal, Kaan Altan ve Genç Osman'lı kadrosuyla "Kan Kokusu" efsanesini yaratan gruptur. Kalbimizde yeri başkadır. Ama Foma'nın da farkli bir heyecan yaratacağına inanıyor, sabırsızlıkla bekliyorum.

yüksek sadakat'ten haberler

Bugün öğlen yemeğini Yüksek Sadakat'in menajeri, Aura Productions'ın ortağı, benim yüz bin senelik abim ve de her daim güzel insan Afşin Akın'la yedim. Kendisi Taksim Edisyon'da "head of anr" olarak çalışıyor aynı zamanda. On parmağında marifetler cirit atmakta parmaktan parmaa, öyle bi kişi kendisi. Ancak ülser problemini halledince biraz gırtlağa vermiş kendini, şişmiş; görünce inanamadım 10 kilo almış. Yahu ne kadar oldu görüşmeyeli, ne ara aldın bu kadar kiloyu diyecek oldum; hemen kapattı konuyu. Müzmin bir şişman olarak "kilo almışssın" denmesinin ne kadar acı birşey olduğunu bilirim. İnsanlar da nedense bayılır kilo olan kişinin suratına kilo almışsın demeye. Ulan ben bilmiyor muyum aldığımı... Neyse, dağıtmayalım konumuzu.

Hoş beş ettik önce; sonra bloguma yazarım diye biraz ağzını aradım. Yüksek Sadakat, solist Cemil Demirbakan'la yollarını ayırmıştı kısa bir süre önce. Aslında Cemil'in kaprislerine, yaydığı negatif elektriğe dayanamadılar demek daha doğru. Cemil de solo albüm yapıcam triplerine girince inceldiği yerden koptu. Bence iyi oldu. Hem Cemil için hem de YS için. Yürümezdi o şekilde.

Mantıklı düşününce öyle de; ilk albümü kitlelere malolmus bir grubun ikinci albüm arefesinde solistinden vazgeçmesi de son derece riskli bir tercih. Dün itibarıyle yeni solist olarak Kenan Vural'la anlaştılar. Önümüzdeki günlerde Kenan Vural'lı kadrolarıyla konserlere başlayacaklar. Yeni kadronun ilk İstanbul konseriyse 7 aralıkta. Bakalım Yüksek Sadakat hayranları ne tepki verecek. Uzun vadede mutlaka alışacaklar ama, şimdi işleri biraz zor.
Bu arada yeni albümün adı "Katil ve Maktul" olacak ve sanıyorum 2008'in ilk çeyreğinde piyasaya çıkmış olacak. İnanın şarkılar muhteşem. İlk albümden daha çok ilgi göreceğine inanıyorum. Yüksek Sadakat benim için özel bir gruptur; umarım yolları açık olur.


Dinozor metalcilerin doomgünü partisi



Uzun süredir ihmal ediyordum bir sürü arkadaşımı. Şimdi bu vicdan azabı yükünden kurtulma dönemindeyim. Bu proje kapsamında çarşamba akşamı çook eski arkadaşım Çağlayan Kent'in (hayır kocasının adı Clark değil, Ayhan) doğumgünüsüne iştirak ettim. Üstelik beklenmedik bir performans göstererek totomu kaldırdım ve Erenköy'e gittim. Nedense eskiden beri karşıya giderken zorlanırım. Başka bir şehire gelmişim gibi hissediyorum karşıya geçince. Bir de her tarafına Fenerbahçelilik sızmış bir muhit orası, ondan da sevmiyor olabilirim :)

Neyse; Mazhar'la Candan beni Dedeman Oteli'nin önünden aldılar sağolsunlar. Arabaya bindiğimde Mazmaz'la Candan'ın ben görmeyeli 2 yaşına gelmiş olan güzel oğulları Alp ile tanıştım. Mevzunun derinine inmeden şimdiye kadar ismi geçenleri bir tanıtayım size. Çağlayan Kent Ergönül; Blue Jean'in yayın yönetmenliğine başladığım yıllarda birlikte çalıştığım bir arkadaşım. Daha sonra, Çağlayan'dan da eski tanıdığım bir diğer arkadaşım Ayhan'la evlendi kendisi. Onların da Uzay adlı evlatları 4 yaşına gelmiş. Mazmaz ve Ayhan'ın ortak özelliği bir dönemin efsane metal grubu Metallium'un elemanları olmaları. Mazmaz böğürürdü, Ayhan da davul dümbürdetirdi; hey gidi hey.

Ayhan şimdi EMI'da, Mazmaz'sa Citroen'de çalışıyor. Candan, Mazmaz'ın karısı. Partide yine metal aleminin eskilerinden Akmar sakini; endüstriyel tasarımcı Polat Bayraktarlar da var. Sonracıma Çağlayan'ın pr şirketinde çalışan Dilber var; Çağlayan'ın iki okul arkadaşı var; EMI'dan Arzu var. Orta yaşlı çekirdek bir grubuz yani. Gecenin ilerleyen saatlerinde bizim foto Serkan da geliyor. Tam adı Serkan Eldeleklioğlu. Uzman müzik fotoğrafçısı kendisi. Onunla da birlikte başlamıştık Blue Jean'e. Bizim Ergün Arsal tanıştırmıştı beni Serkan'la. Kendisi Ataköy tayfasının en iyi kalpli, en temiz adamlarından biridir. Bu da ek bilgi olsun.


Gece boyunca müzik endüstrisinin durumundan, Facebook geyiklerinden konuştuk, bol bol dedikodu yaptık. Bu arada EMI'da çalışmakta olan taze çiftimiz Nalan ve Barış... Bunlar sittin senelik arkadaşlıktan sonra sevgili oldular. Biraz buldumcuklar, çok aşıklarmış birbirlerine; daha Allah mutluluklarını daim etsin ne diyim :))) Hadi Barış göriym seni...


Benim için gecenin en önemli mevzusu Mazmaz'la Candan'ın oğlan Alp'le kurduğum sıcak iletişim oldu. Benim ona olduğu gibi onun da bana kanı ısındı. Süper bir frekans kurduk Alp'le. Kimsenin kucağına gitmezken benim kucağımdan inmedi. İnsanın zamanı gelince bünyesi "baba ol!" sinyalleri yolluyor, bu kesin :)
Akmar Pasajı'ndan, deli gibi kafa salladığımız metal konserlerinden tanıdığım arkadaşlarımla çoluk çocuğa karışmış bir vaziyette mülayim bir doğumgünü geçirdik. Alp ve Uzay adlı iki erkek çocuğunu da tekrar göresim var :)

Haa bu arada Gripin Birol'la karşılaştım dün. Tuba Ünsal klipte oynamayı kabul etmiş. Yılbaşına yakın albümde olmayan bir şarkıya çekilecek olan trenli, kompartımanlı yeni klipte Tuba oynayacak. Grup elemanlarından Murat'ınsa Tuba Hanım'a beslediği hayranlık konuşuluyor şu sıralar ortamlarda :)

13 Kasım 2007 Salı

MUSIC FOR HANG VE GRIPIN'İN YENİ KLIPI



Dün akşam Baykuş'ta kendime güzel bir yemek ısmarladım. Ispanak beğendili tavuk, yanında bol yeşillik ve bir kadeh kalecik karası. Misler gibi yedim. Barda oturuyorum bu arada. Eş dost geliyor ne haber ne yapıyorsunlar, masadan masaya sataşmalar, Engin'le didişmeler; bilindik Baykus aksamlarımdan birini geçiriyorum. Bu, diğerlerine benzeyeceğine emin olduğum yağmurlu pazartesi akşamından bir enteresanlık beklemiyorum. Kaderime razıyım. Yapılabilecek en enteresan şey 12'den sonra Mojo'ya gidip Üçnokta1 dinlemek. Ancak ne o saate kalacak mecalim ne de öyle bir havam var...

Tam ikinci kadeh şarabımı söylesem mi diye düşünürken Bade geldi yanıma; "gelsene" dedi, "biraz bizimle otur"... Bade öyle şeyler yapmaz. Yani "gelsene bizle otur" falan diyorsa altından mutlaka birşey çıkacak. Gittim oturdum. Masada Bade dışında 3 kişi daha var. Elemanlardan birini önceden görmüştüm Bade'nin yanında; ona daha sıcak bir selam veriyorum başımla; diğerlerine de kısmen sıcak, mesafeli jestlerle kendimi tanıtıyorum. Biri yabancı. Bozuk da bir ingilizcesi var. Adının Davide olduğunu öğrendiğim bu rastalı, beyaz tenli, zayıf adam, ilk bakışta bizim Köprüaltı tayfasından elemanları hatırlatıyor bana.

Davide Swarup bir müzisyen, bir sokak müzisyeni. Perküsyoncu aslında ama konuştukça anlıyorum ki kendi müziğini arayan bir adam. Ama bunu dünyanın çeşitli kentlerini dolaşıp başkalarının müziğinden birşeyler kapmak suretiyle yapmıyor. Yani bu yüzden Türkiye'de değil. Hollanda'da, İtalya'da ya da Amerika'da takılırken de böyle değil. Kendi içinde çalan ama henüz dinleyemediği müziği bulmak için enstrümanı ile düşmüş yola. Yolculuk içerde bir yerlere o kesin. Dünyanın sokaklarını dolaşıp tozlu caddelerde müzik yapmasının nedeni ise o yolculukta işini kolaylaştıracak yeni müzikleri anlamak.

Davide'i ilginç kılan bir diğer unsur da enstrümanı. Davide, Hang çalıyor. Hang'in ne olduğunu biliyorsanız gerçekten tebrik ederim. Ben bilmiyordum. Sordum; Okay Temiz, Kerem Görsev, Mercan Dede falan da bilmiyormuş. Hepsi Davide'ten öğrenmiş. Hikaye şu aslında; Davide, yine dünya sokaklarından birinde oturmuş Hang'ini çalarken, şu anda bizim masada oturan yönetmen arkadaşla tanışmış. Kısa sürede kaynaşmışlar. Yönetmen arkadaş Hang'in hikayesini duyunca kafasında Hang'in dünyayı dolaştığı ve başka enstrümanlarla tanıştığı bir yolculuk hikayesi oluşmuş. Şimdi Hang, bir sokak müzisyeninin elinde dünyanın kentlerini, sokaklarını gezerken; bir de kamera eşlik ediyor ona. Hep birlikte o en içerdeki şarkıyı arıyorlar.

Şu Hang'ten biraz daha söz etmek lazım. Çünkü çok acayip, çok etkileyici bir alet. Görüntü olarak iki saç birbiri üzerine kapatılmış gibi. Çok büyük değil, çok ağır da değil. Saçların dışbükey kısımlarında küçük çukurlar var. Saçların her iki tarafı da çalınabiliyor. Orta bölüme vurarak ritim üretirken, küçük çukurlardan çok farklı titreşimler alabiliyorsunuz. Bade demişti "polifonik bir alet" diye ama bu kadarını beklemiyordum. Davide, çıkardı Hang'ini çalmaya başladı. Büyülendim, hiç abartmıyorum. Davide dünyanını neresine gitse, hangi sokağında çalsa Hang'in tınısını duyarsanız durur dinlersiniz; kayıtsız kalmak imkansız.



Hang 2000 yılında (yanlış duymadınız 2000) iki İsviçreli tarafından üretilmiş çok genç bir perküsyon enstrümanı. Sabina Scharer ve Felix Rohner'in buluşu. Konuşmanın arasında Davide "bir kadınla bir erkeğin çocuk dışında birlikte yapabildikleri en iyi şey" dedi Hang için; birlikte güldük. Davide 2005 yılının nisan ayında tanışmış Hang'le. Ve o gün bugündür hayatı olmuş Hang. Enstrüman çok yeni olduğu için metodu, kuralı da yok. Daha doğrusu Hang çalan insanlar kendilerinden kattıklarıyla, kendi yollarıyla Hang'in hafızasını oluşturuyorlar. Davide dünya üzerinde bilinen en iyi Hang virtüozuymuş; ayaküstü canlı seyrettim; hakikaten içimde bir yerlere dokundu Hang.

Davide'in bir de albümü var. Samekh Records'tan Mart 2007'de çıkmış. "Music For Hang" adını taşıyor. Sizin şu anda albüme ulaşmanız zor biraz, isterseniz www.samekhrecords.com'dan ısmarlabilirsiniz ama uzun iş. Ancak öte yandan Davide'in myspace'inde (www. myspace.com/davideswarup) neredeyse albümün tüm şarkılarını dinleyebiliyorsunuz. Oradaki kayıt kalitesi düşük ama siz kulaklığı takıp sesi sona getirerek dinleyin derim ben.
Davide'in myspace'inde Hang ve Davide'le ilgili tonla bilgi var onlara da bakın girmişken. En önemlisi İstanbul'da iki sergide ve bir kere de Babylon'da çalacak; onların tarihlerini sitede bulabilirsiniz.

Davide'le vedalaşıp yeniden bara dönüyorum. Zaten Badeler ve Davide de bir süre sonra kalkıyorlar. Gece Mojo'ya bakacaklarmış. Dedim ya benim halim yok.
Onlar gittikten sonra Birol geliyor mekana. Hangi Birol diye soracak olanlara el cevap; Gripin Birol. Arkasından Murat. Toplantı yapacaklarmış. Meraklı gazeteci olarak "ne toplantısı" diye soruyorum. Klip toplantısıymış. Gripin alışılmadık birşey yapacak ve albümde olmayan bir şarkıya klip çekecekler. Yılbaşına yetiştireceklermiş. İlk başta ne alaka diyorsunuz, niye albümde olmayan bir şarkı ama aslında son derece iyi bir fikir. Bunca klip çekiliyor da ne faydası oluyor satışlara? Alan almış albümü,şarkıları avantadan indiren çoktan indirmiş. Farklı birşey yapacaksın ki dikkatler yeniden albüme çevrilsin; atıyorum daha çok konser teklifi gelsin. Devir öyle bir devir. Klipi Evren yönetecek; Gürcan Keltek de süpervizörlük yapacak. Hikayeyi Gripin yazmış; bir trende geçecek; kompartımanlar arasında bir kadın ve bir erkek :) o kadar söylüyorum gerisi sürpriz olsun.

Kim olacak o kompartımanlar arasında dolaşan kız dersiniz. Bizimkiler Tuba Ünsal istiyorlarmış. Kafalarındaki hikayeye uygun bir yüz sanıyorum. Az sonra Tuba da geliyor. Konuşmaya başlıyorlar. Ben toplantının selameti açısından yanlarında oturmuyorum. Bir yandan enfes Baykuş pizzalarını lüpletiyorlar, bir yandan da konuşuyorlar. Konuşurlarken Birol ve Murat habire ayağa kalkıyor, oturuyor; anlam veremiyorum, çok komikler. Ben toplantının selameti açısından uzak duruyorum ama bizim Engin hiç oralı değil. Masaya gidip oturuveriyor. Artık kıza ne dediyse az sonra gidiyor Tuba :) Engin durup durup "tek beğendiğim selebriti" diyor. Aferim sana diyorum. Bildiğim kadarıyla Tuba'nın bu tip işlerde kaşesi yüksek. Para odaklı olmaz da projede bulunmak heyecanlandırırsa onu, iş olur. Öbür türlü sanmıyorum.

Artık demir alma vakti geldi. Şakır da şakır yağan yağmurun sesine bakarak evin yolunu tutuyorum.

11 Kasım 2007 Pazar

dergi yaprakları

HÜRRİYET/2007

Türkiye’de müzik dergiciliğinin tarihi çok da eskilere dayanmıyor aslında. Televizyon, magazin ve sosyal hayat boyutlarını işin içine katarak müzikle de haşır neşir olan Ses, Hayat gibi dergileri kategori dışı bırakacak olursak gerçek anlamda müzik dergisi olma çabası gösteren bir Hey Dergisi geliyor aklıma. O zamanın Polis Radyosu’nun, TRT 3’ünün program listelerini yayınlayan Hey; teybimiz elimizde, parmağımız kayıt tuşunun üzerinde kendimize özel karışık kasetler oluşturmak maksadıyla nöbet tutmamıza vesile olmuş bir efsanedir. Haftalık olarak yayınladığı Billboard müzik listeleri, röportajları, sıkı sıkıya takip ettiğimiz haberleri ile sevgilimizden, işimizden, okulumuzdan daha öncelikli bir hal almıştır hayatımızda. Yıllar yılı biriktirilir, evlerden taşınılırken atmaya kıyılamaz; sayfalarını çevirdikçe mis gibi üçüncü hamur kağıt kokusu gelir burnunuza.

Bakın bir de Hey’le aynı dönemlerde yayınlanan Onyedi vardır. Onyedi’nin zihnimizde bıraktığı derin iz; on yedi yaşında olmanın ne kadar önemli olduğuna dairdir. On yedi yaşında olmak büyümek demektir; önemsenmek demektir. Belki Türkiye’ye gelen bir grubun konserine tek başına gidebilmek için evden izin koparabilmektir; on yedi olmak önemlidir.

Gençliğini seksenlerde yaşayan müzik delileri için bir saplantı da Alman gençlik ve müzik dergisi Bravo olmuştur. Tek kelime Almanca bilmiyor oluşumuza karşın gazete bayilerinin önünde dergiyi bekleyişimiz; pırıl pırıl kuşe kağıtlarla tanışmamız; o posterler, çıkartmalar... Benzer yabancı dergilere, hani madem tek kelime anlamıyoruz, en azından kağıdı, çıkartması osu busu sebebiyle de olsa ilgi göstermeyişimizin nedeni neydi bilmiyorum. O zaman internet yok, müzik televizyonu yok; bırakın müzik televizyonunu hayatında bir kez klip seyretmis insan parmakla gösteriliyor... Alman Bravo’sunu alıyor tek kelime anlamadan sayfalarına bakıyoruz; posterini, çıkartmasını yapıştırıyoruz ama okuyabildiğimiz saman kağıtlı emektar dergimiz, bir Hey’imiz var.

Derken seksenlerin sonuna yaklaşırken birileri bu boşluğu fark ediyor. Ve yaşayan efsane Blue Jean Dergisi doğuyor. Kağıt aynı Bravo’nun kağıdı, çıkartmalar, posterler desen aynen. Olan emektar Hey’e oluyor; çok dayanamıyor Hey; afili ve ziyadesiyle Avrupalı aylık rakibine. Kısa sürede havlu atıyor. Bilenler bilir belki ama bugün hala yayınlanmakta olan Hey Girl Dergisi de o yılların efsane Hey’inin bir uzantısıdır. Kendi gitti adı kaldı yadigar.

Uzun yıllar boyunca Blue Jean’e rakip olup pastadan pay almak niyetiyle sahneye çıkan rakipler birer birer tarih sayfalarına karışıyorlar. Yıllar nasıl hızlı akmış; 2007’de 20. yaşını kutlayacak Blue Jean Dergisi. Genç insanların ilgi ve beklentilerinin ne kadar dehşit verici bir hızla değiştiğini bilirsiniz. Internet’i, müzik televizyonu; etkileri ortada. Ve Türkiyeli bir marka olan Blue Jean 20 yıldır hiç geriye düşmeden ayakta.

Ama bir farkla... Artık dişli rakipleri var. Rolling Stone var örneğin. Tasarımıyla ve dünyaya bakışıyla efsane olmuş bir dergi. Bir süredir Türkiye versiyonu yayınlanıyor. Ben otuzlu yaşlarını süren bir müzik delisi olarak beğeniyorum Rolling Stone’u. Velakin kısıtlı kadro ve bütçelerle o uluslararası kaliteyi tutturmak kolay değil. Türkiye koşullarında işleri çok zor.

Sonra Billboard Türkiye var. Dünya müzik endüstrisinin en güçlü markalarından biri. Ama tüketici odaklı olmaktan çok sektör odaklı bir dergi Billboard dünyada. Bugün Türkiye’de yayınlanan versiyonu daha çok bir gençlik dergisi tadında ki; madem öyle bir dergi yapacaktınız neden Türkiyeli yeni bir marka olmayı tercih etmediniz sorusunu getiriyor akla.

Dream Dergi var söz etmeden geçemem. Haysiyetli bir müzik televizyonu olan Dream TV’nin matbu uzantısı. Daha alternatif kulvarda koşan Yuxexes var, Bant var, Basatap var.

Müzik var aslında; internetin hoyratlığına, müzik televizyonlarının güdümlemesine, prodüktörlerin at gözlüğüne inat; müzik var. Ve müzik var olduğu sürece de müzik dergileri olacak.

9 Kasım 2007 Cuma

Müyap neyi ödüllendiriyor...

HÜRRİYET GAZETESİ /2006
Müyap’ın her yıl düzenlediği Müzik Endüstrisi Ödülleri önümüzdeki çarşamba günü Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda sahiplerini bulacak. Geçtiğimiz yılki ödüllerle ilgili de bir yazı yazmıştım. Demiştim ki; her ne kadar Müyap, ödülleri satış rakamına göre verdiğini iddia ediyor olsa da aslında baskı adetlerini esas alıyor. Peki baskı adeti satış adetinin göstergesi olabilir mi? Elbette olabilir. Ancak baskı adetlerini tek gösterge olarak alırsanız hem kendinizi hem de tüketiciyi yanıltmış olursunuz. Şöyle ki, diyelim ben Tolga Akyıldız olarak bir albüm yapmaya karar verdim. Yaptığım albümün satacağına inancım tam olduğundan albümümü 100.000’den fazla bastım. Gelin görün ki yaptığım albüm tutmadı, sadece 5000 adet satabildim. 95000’den fazla albüm, plak şirketimin deposunda imha edileceği günü bekliyor. Ama önemli değil; Müyap’ın kriterlerine göre önümüzdeki çarşamba günü benim ve yapımcı şirketimin de Altın Ödül alması gerekiyor.

Şaşırdınız mı? Durum aynen bu. Peki nasıl oluyor da Müzik Yapımcıları Birliği, üyesi olan yapımcı şirketlerden gerçek rakamları alamıyor? Aslında yapılması gereken şey, satış rakamlarından iade rakamlarını düşmek ve o rakamı esas alarak ödül vermek. Ancak Müyap üyesi yapımcı şirketlerin büyük bölümü iade rakamlarını bağlı bulunduğu meslek örgütü paylaşmaya yanaşmıyor. İşlerine gelmiyor çünkü. Açıkçası Müyap’ın da, sözkonusu şirketlerin muhasebe kayıtlarını incelemek gibi bir yetkisi yok. Dolasıyla ulaşabildikleri en sağlıklı bilgi Kültür Bakanlığı’nın onayladığı baskı adetleri olduğundan kriter olarak da onu alıyorlar.

Bu yılki ödüllere gelecek olursak... Müyap bu yıl ödül kategorilerini uluslararası uygulamalarla uyumlu hale getirmiş. Geçtiğimiz yıllarda, ödül hangi yılın ödülü ise o yılki adetleri esas alan Müyap; bu yıldan itibaren albümün çıkış tarihini esas alarak ödül veriyor. 100.000 adet üstü bandrol alan albümler Altın, 200.000 adet üstü Platin ve 300.000 adet üstü ise Diamond Ödülü sahibi oluyor.

Bu yıl baskı adetlerini esas alarak verilen ödüllerde ipi Sezen Aksu göğüslemiş. “Bahane” ile birinci, “Kardelen” ile de ikinci olan Aksu’yu “Kalbimin Sultanı” adlı albümüyle Rafet El Roman izliyor. Onun arkasındansa “Sizler İçin” adlı albümüyle İbrahim Tatlıses geliyor. 300 bin üstü albüm basan isimler de ne yazık ki bu kadar.

Şöyle bir özetlemek gerekirse 8. sırada Yalın, 11. sırada Ferhat Göçer, 13. sırada Manga, 15. sırada Candan Erçetin, 22. sırada Deniz Seki, 23. sırada İzel, 25. sırada Şebnem Ferah, 29. sırada Gökhan Özen, 32. sırada Nilüfer var.

Bakın şimdi Nilüfer’in son albümü “Karar Verdim”, son ayların en çok satan albümlerinden biri ve piyasaya çıkalı çok az bir süre oldu. Piyasaya çıkış tarihi esas alındığında Nilüfer, bandrol adetleri ile potaya giren 33 albüm arasında 32. olmuş ve Altın Ödül almış. Diyelim ki önümüzdeki yıl aynı albümle 200.000 adet daha satış yaptı; bu kez Diamond Ödülü ile ödüllendirilecek. Diğer bir deyişle artık bu yarışma ilgili yılın en çok basılan albümünü değil, 2006’yı başlangıç kabul ederek tüm zamanların en çok basılan albümünü ödüllendiriyor olacak.

Bundan 2 yıl ya da 20 yıl sonra herhangi bir albüm 1.000.000’luk barajı aştığı takdirde de söz konusu meslek örgütlerinin çatısı olarak kabul edebileceğiniz IFPI tarafından uluslararası platformda ödüllendirilecek.

MÜYAP’ın geçtiğimiz yıldan bu yıla önemli yol katettiği aşikar. Ancak gerçek satış rakamları yerine baskı adetlerini referans aldığımız sürece içimiz pek de rahat olmayacak. Bu işin çözümü elbette Müyap üyesi onlarca şirketin birleşerek büyümeleri, cirolarını artırmaları ve borsada kote olmaları. Ancak böyle olunca, tüm dünyada olduğu üzere uluslararası denetime açık olabilirler çünkü. Ne dediniz? Duymadım? Ölme eşeğim ölme, öyle mi?

Can simidi mobil satışlar

HÜRRİYET/2007

IFPI (Uluslararası Fonogram Endüstrisi Federasyonu) verilerine göre 2000’de, tüm dünyada 37 milyar dolar olan müzik pazarı; 2005 itibariyle 33,5 milyar seviyesine gerilemiş durumda. Şu anda yasal olmayan pazarın büyüklüğünün 5 milyar dolardan fazla olduğu söyleniyor. Yine aynı verilere göre tüm dünyada yasal dijital pazarın büyüklüğü 1.1 milyar seviyesinde ki bu da tüm pazarın %3’ünü oluşturuyor. 2004’e kıyasla bu pazar tam 3 kat büyümüş durumda.

Informa Telecoms & Media öngörülerine göreyse dijital müzik pazarı 2010 Yılı’nda 11 milyar dolar seviyesini yakalamış olacak.

Dijital müzik pazarını, internet ve mobil satışlar olarak ikiye ayırmak mümkün. Konuyla ilgili daha önce yazdığım yazılarda, sorunun internet ayağı üzerine yoğunlaşmıştım. Dünyadaki dijital satış gelirlerinin yarısını internet satışları oluştururken Türkiye’de yasal internet satışından elde edilen gelirin ne yazık ki esamesi okunmuyor.

Perakende satışa gelecek olursak; tahminlere göre Türkiye’de pazarın %52’sini ise korsan oluşturuyor. Reel fiyatlarla elde edilebilecek ciro büyüklüğü ise 85,2 milyon ytl’yi buluyor.

Ancak işin bir de mobil tarafı var ki; işin Türkiye’deki büyüme hızına baktığımızda ister istemez etkileniyorsunuz. Turkcell verilerine göre cep telefonlarına indirilen mobil içerik geçen yıl aynı döneme göre 30 kat büyüyerek 1.6 milyon adete ulaşmış durumda. Bu içeriğin %62’lik bölümünüyse müzik oluşturuyor. Turkcell’in Çalarken Dinlet adıyla lanse ettiği ringback tone’lar ise (arandığınızda karşı tarafa dinlettiğiniz şarkı) abone sayısı olarak Türkiye’de 2.7 milyona ulaşmış durumda. Bu abonelerin yarattığı adetsel büyüklük ise 7.9 milyon. Bir de ek bilgi; mobil alemde en çok indirilen isimler Kenan Doğulu, Serdar Ortaç, Demet Akalın, İntizar, İsmail YK ve Murat Başaran.

İş artık cep telefonu melodisi indirme safhasını çoktan aştı. Mobil pazar; full track (tam şarkı) satışına odaklanıyor. Cep telefonu üreticileri; multimedya özellikleri gelişmiş yeni modeller üretirken, genç tüketici için de bu telefonların yüksek hafızalı mp3 çalar olma özellikleri ön plana çıkıyor.

Mobil müzik satışındaki gelişmelerden etkilenen bir tek biz değiliz elbet. Geçtiğimiz günlerde 4 büyük meslek örgütü MÜ-YAP, MSG, MESAM ve MÜYORBİR mobil satışlar için TURKCELL ve AVEA ile kapsamlı bir anlaşma imzaladılar. Bundan böyle Turkcell ve Avea’nın yarattığı servisler üzerinden cep telefonunuza indirdiğiniz her türlü ürünün gelirinden oluşan telifler yapımcı, eser sahibi ve yorumcuya kuruşu kuruşuna ödenecek. Sektör için son derece sevindirici bir gelişme. Bluetooth gibi; uyumlu cihazlar arası kablosuz veri transferine olanak tanıyan teknolojiler eş zamanlı olarak yaygınlaşıyor olsa da mobil müzik pazarındaki hızlı büyümenin sektöre rahat bir nefes aldıracağı kesin.

Podcast'ler geliyor...


HÜRRİYET 2007

Podcast kelimesi bazılarınız için henüz birşey ifade etmiyor olabilir. Ama emin olun, sandığınızdan çok kısa bir süre sonra bu kelimenin ne anlama geldiğini öğrenmek zorunda kalacaksınız. Çünkü, ipod ve broadcasting kelimelerinin birleşiminden oluşan bu kelime; 2005’te Yeni Oxford Amerikan Sözlüğü tarafından yılın kelimesi olarak ilan edildi. Sözlük kelimeyi şöyle tanımlıyor: “Dijital olarak kaydedilmiş radyo yayını ya da benzeri bir yayının; internet üzerinden erişilerek kişisel müzikçalara indirilmesi”. Adı ilk kez 2000’de zikredildi ve 2003’e gelindiğinde büyük web siteleri düzenli podcast yayınına başlamıştı bile.

Bugün, hemen her türlü konuda podcast yaratabiliyor; gerekli donanım ve software desteğini aldıktan sonra bunu tüm dünyayla paylaşabiliyorsunuz. Dilerseniz edebiyat, dilerseniz müzik, dilerseniz tuttuğunuz futbol takımı; yemek tarifleri, ders notları... Artık aklınız hayaliniz neyi alıyorsa, siz de yayına başlayabilirsiniz. Bir bilgisayar, hızlı bir internet bağlantısı, bir mikrofon ve bir ses kayıt yazılımı ile işi çözmek mümkün. Hem de neredeyse hiç masraf yapmadan. Mac kullanıcıları biraz daha avantajlı görünüyor ama pc kullanıcıları için de sayısız çözüm var. Burada işin teknik detaylarına girecek değilim. Sadece bazı rakamlar vererek işin ne büyük bir hızla büyüdüğünü görmenizi istiyorum.

İçinde bulunduğumuz yıl itibariyle Amerika’da internet kullanıcıları arasındaki podcast kullanımı geçen yıla kıyasla yüzde 5’lik bir büyüme göstererek yüzde 12 seviyesine gelmiş durumda.

Google’da geçtiğimiz yıl, Türkçe sayfalarda podcast yazıp arattırdığınızda sadece 713 sonuçla karşılaşıyordunuz. Bugün bulacağınız sonuç sayısı ise 240 bini aşmış durumda. BBC’nin yayınladığı bir araştırmaya göreyse 2010’a gelindiğinde sadece Amerika’da 12 milyon kişi podcast takip ediyor olacak. Bir diğer araştırmaysa Britanya Adası’nda bugün itibarıyla 8 milyon kişinin podcast takipçisi olduğunu iddia ediyor. Gelişmiş ülkelerde şu anda podcast takip edenlerin nüfusa oranı %3. Reklamdı, denetimdi, kategorizasyondu, ölçümdü, telif haklarıydı gibi sorunları var henüz podcast sektörünün. Ancak özellikle telif sorunu çözüldükten sonra (ki bu AOL gibi büyük şirketlerin Podcast Network, Podshow vs gibi büyük podcast mecralarını satın almasıyla çözülecek durumda) müzik endüstrisinin devlerinin bu işe girmesine kesin gözüyle bakılıyor. Hele hele internet explorer ve türevi web tarayıcıların yeni sürümleriyle; web üzerinden rastgele podcast tıklama yerini düzenli podcast aboneliğine bırakınca işin rengi iyiden iyiye değişecek.

Podcast nasıl dinlenir, nasıl ve neyle yaratılır gibi konularda derinlemesine ve nitelikli bilgi almak; bu sektördeki gelişmeleri dakikası dakikasına takip etmek istiyorsanız, benim de sıkı takipçisi olduğum Türkçe içerikli bir siteyi tavsiye etmek istiyorum: www.podcastrehberi.com. Site içeriği aynı zamanda ilk Türkçe podcast yayınını da gerçekleştiren Radikal Gazetesi Teknoloji Editörü M.Serdar Kuzuloğlu tarafından hazırlanıyor.

Unutmadan Optimist Yayınlarından bir de kitap çıktı. “Podcasting: Yeni Başlayanlar için Temel Rehber”. Bu işin dünyadaki duayenlerinden Steve Shipside imzalı kitabın fiyatı; web üzerinden satın alırsanız 5 YTL’yi bile bulmuyor.

DİJİTAL ŞİRKET OLMAK

www.pafil.com/2007
Önce korsan tezgâhlar vardı. Çok değil bundan 3–5 sene önce; sokakta korsan CD satan tezgâhlar ortadan kalktığında sorunun çözüleceğine inanıyor; ilgili makamları göreve çağırıyorduk. Derken ev kopyası diye bir durumla yüz yüze geldik. İlerleyen teknoloji, hemen her kişisel bilgisayarı bir korsan haline getirmişti. İsteyen, istediği albümü evinde dilediği sayıda kopyalayabiliyordu artık.

O zaman dedik ki; bırakalım korsan tezgâhları ile uğraşmayı da şu ev kopyasına bir çözüm bulalım. Ancak, ne kopya korumalar, ne DRM kodları kar edebildi bu hızlı gelişmeler karşısında…

Henüz ev kopyası şokunu atlatamamıştık ki, bu sefer “p2p” tabir edilen paylaşım biçimi ile tanıştık. Napster ve benzeri kimi oluşumların bir havuzdan bedava dağıttığı mp3 formatlı şarkıların yarattığı büyük hasar dünya müzik endüstrisini derinden yaralamıştı. Büyük grupların açtığı büyük davalar yasal olmayan bu paylaşım biçimini ortadan kaldırdı kaldırmasına ama sanal âlemde çareler tükenmiyordu. P2p (peer to peer/arkadaştan arkadaşa) de işte tam bu sıralarda ortaya çıktı.

Napster ve benzeri oluşumların yaptığı hatadan yola çıkan yazılımcılar en kısa tanımıyla ev kullanıcılarının bilgisayarlarını birbirlerine bağlayarak kişisel müzik arşivlerini ortak kullanıma açan programlar yarattılar. Bu formül, yasal yaptırımın önünü de kapatmıştı. Bugün Emule, Limewire gibi programlar tüm dünyada milyonlarca kullanıcı tarafından kullanılıyor.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken doğal olarak dünyada CD satışları düşme trendine girdi. CD türü plastik taşıyıcılar, tüketicinin algısında da değer yitiriyor, koleksiyoner eğilimler hızla yok oluyordu.

Öte yandan internet ortamı üzerinden yasal müzik satışı da rayına oturmaya başlamış, tüm dünyadaki müzik satışları pastasından belirgin bir dilim kapmayı başarmıştı. Ancak dijital satışların yükselen yıldızının mobil satış olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Tüm dünyada yaklaşık 2,6 milyar cep telefonu kullanıcısı olduğu, servis sağlayıcıların verdiği sayısız hizmet, bluetooth teknolojisi gibi unsurlar; hele hele mobil ortamda yasal olmayan paylaşımın engellenmesinin internet ortamına kıyasla daha kolay olması da düşünülünce, bu trendin nedenleri daha iyi anlaşılıyor.

Sektörel açıdan baktığımızda, geçtiğimiz 7 yıl içinde yaşanan tablo ana hatlarıyla böyle. Ancak diğer taraftan öyle önemli gelişmeler yaşanmakta ki; olayın sadece internet paylaşımı, ev kopyası, mobil satış gibi nedenlerden ötürü konvansiyonel albüm satış yöntemlerinin pazar kaybetmesinin ötesinde bir dönüşüm sancısı olduğunun da önemli işaretlerini veriyor.

Arkadaşlık, sevgili bulma, kendini ifade etme gibi amaçların etrafında şekillenen cemaat sitelerinin belki de en olgun iki örneği “A Place For Friends” sloganıyla yola çıkan Myspace ve “Broadcast Yourself” sloganıyla yola çıkan Youtube.

Ağırlıkla olarak müzik konsepti üzerine inşa edilen Myspace’teki sayfanıza kendi evinizde ürettiğiniz şarkılarınızı koyabiliyor, Youtube’da video’nuzu yayınlayabiliyorsunuz örneğin (daha birçok şey yapabildiğiniz gibi).

Bu ve benzeri sitelerin ürettiği imkânlar tüm dünyada birçok internet starının doğmasına neden oluyor. Büyük müzik şirketleri de deyim yerindeyse minimum promosyon maliyeti gerektiren bu tip potansiyel internet starlarının peşinden koşuyor artık.

Bugün yeni starlar bulmak için internet ortamında dolaşan büyük şirketlerin yarın tarih olmamaları için dijital dönüşümün kodlarını dikkatle okumaları gerekiyor. Çünkü söz konusu dijital dönüşümü gerçekleştiremezlerse ve plastik taşıyıcıların konvansiyonel yöntemlerle satışının daim olacağı masalına inanmaya devam ederlerse yok olup gidecekler. Artık herkes potansiyel bir star ve çok yakın bir gelecekte kimsenin dünyaya ulaşmak için prodüktör şirketlerin vereceği desteğe gereksinimi kalmayacak.

Bir yandan dijital dönüşümü gerçekleştirirken diğer yandan plastik ya da başka format taşıyıcıların varlığını sürdürmesi için gerekli stratejileri geliştirmek, koleksiyonerlik duygusunu besleyecek yatırımlar yapmak gerekiyor.

Bunu öngören müzik şirketleri ayakta kalacak, gerisi içinse yapacak bir şey yok maalesef…

POP NEREYE


HÜRRİYET/2005
Bir zamanlar evden kaçıp geliyorlardı.

Yetmişli yıllarda niyetleri artist olmaktı. Seksenlerde ise şarkıcı olmak istediler.

Yeşilçam, nasıl sinemada şansını denemek isteyenlerin hayallerini süslüyorsa yetmişlerde; seksenlerden sonra Unkapanı da aynen Yeşilçam gibi, şöhrete ve paraya giden yolun simgesi oldu.

Yeşilçam, önce kendisi için yerini yurdunu terk edip İstanbul’a gelenlerin filmlerini yaptı; sonra da Unkapanı hikayelerini anlattı.

Yapılan tüm filmler, gizliden gizliye “durun gelmeyin kötü yola düşersiniz; her önüne gelen artist, şarkıcı olamaz” dese de; bu kısa yoldan gerçekleşecek şöhret ve para göçünün önü doksanlara kadar alınamadı.

Bugün, iki binli yılların başında, ne Yeşilçam Sokak’ta rejisör avına çıkmış taşralı kızlar ne de Unkapanı’nın merdivenlerinde İbrahim şarkıları söyleyerek keşfedilmeyi bekleyen küçük şarkıcı adayları var.

O günlerde Türk sineması ya da müziğinin altın çağlarını yaşadıklarını, ilginin arttığını, sektörlerin büyük bir hızla büyüdüklerini düşünenler de vardı belki.

Ancak Türkiye’de başka birşeyler oluyordu.

Kentleşemeyen kentlilerin yapması gerekeni, köylerini kente taşıyanlar bir güzel yapıyor; birileri de olan bitene tu kaka diyerek güya kendini koruyordu.

Sizin de geçmiş yıllara dönüp baktığınızda, her şeyin ne büyük bir hızla değiştiğini fark ederek dehşete kapıldığınız olmuyor mu?

Doğrusu sinemalarda Küçük Emrah filmlerinin oynayıp gişe yaptığı seksenlerin ikinci yarısını (dolayısıyla küçük şarkıcılar furyası işkencesini), Komedi Dans Üçlüsü’nün pazar günleri eğlencelerindeki zıp zıp danslarını, Hakan Peker ve dans grubunu, Grup Vitamin’i, Mustafa Topaloğlu’nun delirerek saçlarını kırmızıya boyattığı anı, “Ayağında Kundura”yı söyleyen mahcup İbrahim Tatlıses’i ve diğer birçok olayı anımsayınca popüler olan müziğin de aslında ne denli tuhaf bir güzergah izleyerek değiştiğini idrak ediyor insan.

O küçük şarkıcılardan geriye bir tek Emrah kaldı. Komedi Dans Üçlüsü’nden mezun Erol Köse, dansı bırakmaya karar veren Hakan Peker, Vitamin’le şöhret olan Ercan Saatçi, o yılların arabesk ikonu İbrahim Tatlıses; bugün Türkiye’nin önde gelen müzik şirketlerini yönetiyorlar.

Mustafa Topaloğlu da biraz olsun aklına mukayyet olmayı becerebilseydi kardeşi ile birlikte Prestij Müzik’i yönetiyor olacaktı.

Enteresan değil mi?

Düşününce insan hem değişime, hem de bu ülkede bu işin nasıl böyle kendiliğinden yürüyebildiğine akıl erdiremiyor.

Aslında Türkiye’de müziğin sektör olamayışına, televole kültürü ile beslenen şöhretlere, tornadan çıkmış şarkılara pek de şaşırmamak lazım.

Doğada her şey neden-sonuç ilişkisiyle gelişiyor.

Ve belki de Türk popüler müziği, değişimin içindeki mesajları iyi okuyup, bu işin geleceğine yön verecek yaratıcı insanları bekliyor.

Birimiz bilseydi...

MAX/2005

Nerede çiziyorlarsa haritaları orda yürüyorduk. İnsan, asar mı kirli çamaşırını konu komşuya dedik; küfredip az mı yedik birbirimizi. Az mı çamaşır kirletip astık bu şehre iftar saatlerinde birer mahya gibi...

En beklemediğim şey olabilirdin. Çünkü insan korkar kazara ölmekten. Hak edene ölüm bile bir başka uyuşur çünkü. Ondandır, ondan olsa gerek der geçerdim eskiden; galiba şimdi çok korkuyorum.

O yaz, o yıllar... Dalgalar bir başka mı tokatlıyordu ki yüzümü, diğer yanağımı çevirmekten sıkılmıyordum. Sanki daha bir gözleriyle gülüyordu kızlar, apış aralarına sanki akil bir beklenti musallat olmuştu. Benimse en sevdalı aptallığım kol geziyordu sahilde. O senin sağlığın diyordum içimden; her mide ağrısı bir teşekkür gibi asılı duruyordu ilaç saatlerinde. Deniz, en durgun haliyle bile hiç anlamadığımız bir şeydi...

Kullanmaktan bıkmadığım saat, sevimsiz bir teşhircilikle geç kalmışlığıma küfür tükürür, ben sayardım dakikaları. Önüme geleni her sevişimde, sevdiğimle kalmam, inan mühim değildi.

Nerede çiziyorlarsa haritaları orda yürüyorduk çünkü. Senin o dönem ayağına yosun da bulaşmıştı ama bir bok kokusu hakim olunca sahile, gül düşünüyorduk, yetiyordu. Biliyorum herkesin penceresine bir bakış hapsoluyordu. Senden körlük bekleyemiyordum. Yine de tüm sıkıntım gözlerinden ibaretti.

En ayık olduğum anlarda uyur, benden erken uyanırdın. Anlatacak şeylerin vardı, ne güzel gözlerin... Cebinde hiç kitap harfi taşımaz, kocaman konuşurdun. Birisi seviyorsa bu kadar olurdu. Uyurgezer halinle, en uyanık haline işkilleniyordun aşkın.

İstanbul’a deliller ekildiğinde bile korkmadım cinayetten, biliyorsun. Gene ölümlü gibiydi tüm sevdiklerimiz. İnsan, asar mı kirli çamaşırını konu komşuya dedik; küfredip az mı yedik birbirimizi. Az mı çamaşır kirlettik, astık şehre iftar saatlerinde birer mahya gibi...

Filler, en gizli bildikleri köşelere kaçar adım yürüyorlardı. Biz o dişlerin peşinde, saraylar dikerek ücralarımıza kimbilir kaç belgesel izledik uyku saatlerinde...

Sen kulaç attıkça zafer oluyordun yahu, yüzdükçe oltamıza kahır oluyordun.

Şekil bildiği gibi, geometrik jimnastiğini üflüyordu üzerimize. Bir duaysa eğer, ancak bu kadar sevap öğütleyebilirdi bize, ikimize...

En sevmediğim şey olabilirdin. Çünkü insan korkar sevdiğiyle ölmekten. Beyaz, en şık takıntısıyken aşkın nasıl oluyorsa sen bulanık ve serin bir suydun. Bilebilseydim yahu, niçin bende duruldun.

Rahatımıza batardı, kesinleşmemiş bir başarıydı, cümle gibiydi kuramazdık, söyleyemezdik ya aşkımızı, oradan tanışırız seninle. Aşkımız, karga bokuna uyanırken sabah sabah, sesimiz çatal çatalken, korkuyla kesiyorken sofra adabını ellerimiz, en aç olduğumuz yerden işte tam da oradan tanışırdık.

Galiba herkes savaş içindeyken, korkmak şimdiden senden; şimdi korkulu bir rozet gibi yani, eklenmişti rütbemize.

Sana daha neler diyeceğim, nerede kaldıysak oradan gideceğim, gittiğim yerden geleceğim inan. Ya da inanmayıver tüm sevdama, yalanımız söylendiği gibi kalsın, ben anlatırım yine. Başına sürüyor iğneyi terzi, söküğünü dikiyor keloğlan, nasıl söylesem bilmem ki...

En ölümlü yanım olabilirdin. Çünkü aşk; en yaşamak, en dayanak, en sağanak şeydi içimizde, Üstümüze örterdik. Bir göz deler geçer; bana mısın demezdi. Bir söz en ihanetli yerine denk gelince hayatın; yalandan saymaz; kanmaz, beklediğimiz hiçbir yerde durmazdı. Aşk yahu, kıllanmanın önde gideniydi. Keloğlan başına sürer. Terzi kalanını diker, ölen kaldığıyla kalırdı.

Yahu ne biçim,

Kimbilir nasıl severdin,

Hiç tanımasaydın beni.

Birimiz yahu,

Bari birimiz bilseydi...

Önümüze gelene bir tekme

ELELE/2005

Siz o gece, İstanbul’un tüm sokaklarını zamansızlığınıza sığdırmaya uğraşıyordunuz. Hikayesini bilmek dahi istemediğiniz onca insanın haneler dolusu ışığı, siz görmek istemeseniz de caddenin tepesinden tedirginliğinizi aydınlatıyordu. Bu şehirdeki kavgaları, aşkları, parasızlıkları, sahtekarlıkları, acıları; sanki hepsini siz taşıyordunuz o gece. Öyle ağırdınız yani...

İstanbul’u evlat edindiğinizden beri, tüm acısını sırtlıyordunuz. Tedavi olmuş asfaltların üzerinde birer piç gibi tekrar tekrar peydahlanan çukurlara az mı küfür sallamıştınız? Sonra az mı özür dilemiştiniz ondan; sevgiliniz, itin hergelenin önde gideni şehriniz İstanbul’dan? İçmiştiniz, kendinizde değildiniz. Biliyorum siz de bir vakitler çok sevmiştiniz.

İstanbul’da gizli bir tefsirken aşk ve transfer mevsiminde değerlenen aşk çocukları en çamurlu sokaklarında gazoz kapaklarıyla maç yaparken bu şehrin, siz bildiğiniz tüm duaları, abdestsiz sıralıyordunuz ardı arkasına.

Üşüyen sesinize örtülmüş bir dilsiz bekliyordu başucunuzu. Önünüze çıkan her duvara yankılar teğelliyordunuz. İlmek ilmek birşeydi bu şehrin sokakları ve ne tuhaf, tüm kirli çamaşırlarınızı gizliyordu.

Trenler geçtikçe Soğuksu’dan, ruhu kararıyordu çocukların. Herkese bir ray düşmezken bildiğiniz oyunlarda; ne zaman ses isteseniz bu sinemanın makinistinden, ani bir makas yiyordunuz. Çünkü bu şehir, şiddetli ihanetlere dayanıklıydı. Richter’den korkar ama, her an ihanetle sarsılırdı.

Biliyorum, İstanbul acısıyla kavrulurken soğuk gecelerin, siz hiç üşümezdiniz. Belki sırf bu yüzden, sabah soğuğu göbeğinizi öper geçerdi. Gözünüzün önünde aşkınıza yanıtsız, kız gibi uzanan İstanbul gaddar bir kış deniziydi aslında. Siz sızarak yastığa değdiğiniz anı sabaha bırakır, ayık öğlen yemekleri yerdiniz tam saatinde. İstanbul’a aşkınız, güne hazırlıktı. Gerisini hiç hatırlamazdınız.

Ve İstanbul için için ağlarken siz uyuyorsanız, elbet bir bildiğiniz vardı. Öyle oluyordu işte, bir an hallolmuş sanıyordunuz her şey. Çünkü yollar bomboştu. Çünkü herkes, "önümüze gelene bir tekme" oynuyordu siz uyurken, siz hep ve ta sonuna kadar haklıydınız. Bilmediğiniz yolların, en kestirme olduğu düzlemdi caddeleriniz. Bir geometri, almış başını gider haldeyken giyotine doğru, aşklarınız adrese teslimdi.

Siz televizyonda derbi tıraşlar izlerken, beraberlik hoşuna gitmiyordu dört büyüklerin ve sizden büyük Allah var diyesi geliyordu o sevdalı kadının yüzünüze karşı. Bu şehrin çevirdiği filmlerde aksiyon el altından veriliyordu, şaşkındınız. Siz, zihninde hiç tiner görmemiş çocuklarınızı hor görüyordunuz. Çünkü rüyanızda tecavüze uğruyordu anneleriniz. Bu şehrin yedi tepesine yedi anne gizlemişti yalnızlığınız ve siz kimseleri sevemiyordunuz. İstanbul her şeyi biliyordu...

Ne zaman canınız Tekirdağ rakısı çekse, sahiliyle gelirdi balıklar sofranıza. Boğazınızdan aşağı kırıtarak akan bu sarhoşluk, bu yalnızlık orospu şehrinizin cilvesiydi. Siz her ezanda bir hatanızı defnettiniz. Ne yazık o toprakta yeni aşklar bitmedi, pek kuraktınız. Belki de bu yüzden siz İstanbul için hiç ağlamadınız. İstanbul, körüklediğiniz yangında sizin için ve için için yanarken dediğim gibi, siz ateşe öldürdüğünüz kadınları attınız.

O gece, İstanbul’a bir terelelli, bir tereddüt hakimdi. Bu bir masal mı diye soran da yoktu üstelik. İstanbul aşkın başkenti gibi kırık dururken coğrafyanızda güvende değildiniz, yüreğiniz muhalefet şerhiydi. Çünkü ne kendinizi, ne de bu şehri sevebiliyordunuz. Siz ölüyordunuz....

MÜZİĞİ ELEŞTİRMEK

HÜRRİYET/2005

Bakın İlhan Mimaroğlu “Müzik Tarihi” adlı kitabının Müzik Eleştirmenliği başlıklı bölümünde ne diyor:

“Müzik eleştirmeni denen kişiyi, müzik yapıtları ve seslendirmeleri karşısında öznel tepkisini belirten kişi olarak tanımlayabiliriz…”

Beğeni öznel olduğundan müzik eleştirmeninin hiç kimseye hesap verme zorunluluğu yoktur. “Beğendim” ya da “Beğenmedim” der ve kimse de neden diye soramaz.

Mimaroğlu şöyle devam ediyor:

“Müzik eleştirmeni çoğunlukla basında çalıştığına göre önce bir gazetecidir. Ödevi, beğeni açıklamak yanında, hem de haber vermek, olay bildirmektir… Sözünü ettiğimiz olay bir müzik olayı olduğuna göre müzik eleştirmeninin en geniş anlamında müzik bilmesi gerekir.

Bu bakımdan müzik eleştirmenliği hem müzik biliminin hem de gazeteciliğin bir kolu olur.”

Buraya kadar öğrendiklerimizi gözden geçirelim:

Müzik eleştirmeni, müzik yapıtlarını eleştirirken tamamen kişisel beğenisinden yola çıkar. Görüş beyan ederken doğal olarak sübjektiftir. Kimse müzik yazarını beğenisi nedeniyle suçlayamaz.

Müzik yazarı her şeyden önce gazetecidir ve asli görevi müzik olaylarından haber vermektir.

Ancak bu durum olayı “beğendim, beğenmedim” şeklinde açıklayabilme lüksünü sağlamaz.

Müzik eleştirmeni görüş beyan ederken, diğer bir deyişle bir şeyi beğenirken ya da beğenmezken hangi kriterleri referans aldığını açıklamak durumundadır.

Bu durum eserlerini eleştirdiği müzisyenler kadar olmasa da müzik eleştirmeninin de müzik bilmesini zorunlu kılar.

“…Eleştirmen ancak, müzik sanatının türlü dallarında çalışan kişilere ancak gazete ya da dergi ya da radyo, televizyon gibi yayın ortamlarından yararlanarak, bu kişilerin adlarını ve çalışmalarını çevreye yaymakla, onları daha çok sayıda insana tanıtmakla yararlı olabilir.”

Özetleyecek olursak müzik eleştirmeninin işi; yeterli müzik ve gazetecilik bilgisi ve kriterleriyle müzik yapıtlarını öznel olarak değerlendirmek, bu değerlendirmeyi kitle iletişim araçları yoluyla çevreye yaymak, tanıtmaktan öte bir şey değildir.

İlhan Mimaroğlu’nun dediği gibi müzik eleştirmeninin müzisyene bir şey öğretmek gibi bir misyonu yoktur. Zaten haddine de düşmez.

Gazetelerde, dergilerde, radyolarda, televizyonlarda bu işi yapan; ellerindeki güç nedeniyle hadlerini aşan, deyim yerindeyse boş atıp dolu tutmaya çalışan, hiçbir kriter sahibi olmaksızın bir albümü yerin dibine batırıp, bir diğerini göklere çıkaran, yorumcunun tipine, kıyafetine, lafına gıcık olma hakkını kendilerinde gören kimilerinin İlhan Mimaroğlu’nun kitabını başuçlarında tutmalarında fayda olduğunu düşünüyorum. (İlhan Mimaroğlu, Müzik Tarihi, Varlık Yayınları Bilgi Dizisi, 1999, Altıncı Baskı)


ALTAY ÖKTEM'DEN


AŞK FİLMİNE İKİ BİLET ALINMAZ

Hiç kimseyi özleyecek kadar çok sevmiyorum kendimi. O yüzden sevdiğim her kadını, bırakıp gittiğim her şehri, katlayıp arka cebime koyduğum, ayılınca bulamadığım her şiiri bir daha asla hatırlayamıyorum. Yalna kadınları, şehirleri, şiirleri değil, kendimi de unuttuğumu gösteriyor bu. İnsan en çok kendini terk ediyor nedense, sürekli kendini terk ediyor.

Aşkı anlatan filmlere bir bilet alıyorsak ve karanlık bir salona girip filmin başlamasını bekliyorsak terk edilmişiz demektir. Hem de bir başkası terk etmemiştir, düpedüz kendimiz terk etmişizdir kendimizi.

Dışarıda sevişebileceğimiz bir hava, sevişebileceğimiz onca yer vardır oysa. Sinema salonuysa karanlıktır. Senarist başarılıysa iyi bir öyküsü, iyi bir kurgusu vardır filmin, oyuncular başarılıysa çok gerçekçi oynamışlardır rollerini, kameramanlar başarılıysa çok güzel açılardan, çok etkileyici sahneler göreceğimiz kesindir. Film bizi oturduğumuz koltuktan alıp bambaşka dünyalara savuracaktır. Hiç farkında değilizdir; ama aslında kendi hayatlarımız da bambaşkadır!

Oysa soğukta, bir sokak arasında sevgilisinin çatlak dudaklarına kaçamak bir öpücük konduran kişinin cebinde bir değil, iki bilet vardır. Gören olur diye kaçamak, tedirgin bir öpücük kondurur önce; ama dudaklar birleştiği anda kim görürse görsün; hararetle emme işlemi başlar. Eğer cebindeki iki biletin farkındaysa insan, ne soğuğa ne de sokağa aldırır; ortalıkta sevişir. Bir daha da gitmez aşk filmlerine.

Sinema salonunu dolduranlarsa yalnızdır, yaralıdır. Her zaman tek bir bilete yetecek kadar cesaretleri vardır. Cebinde iki bileti olanlarsa sokaklardadır zaten.

Aşk asla filmlerdeki gibi yaşanmaz. En gerçekçi filmde bile ince ince hesaplanmış, nakış gibi işlenmiş bir kurgu vardır. Kurgu işte; adı üstünde, kurulan bir şey. Giriş, gelişme, sonuç falan...

Gerçek yaşamdaki aşkta bu bölümlere rastlayamayız. Rastlasak da bu sırayla ilerlemez aşk. Örneğin giriş bölümü aşkın sonunda olabilir. En baştan girilirse belki işin heyecanı kalmaz, gizemi bozulur, hiç giremezsen de platonik aşk olur, o da sıkar tabii. Gelişme diye bir şey de yoktur aşkta. Çünkü gelişme bir sürekliliği içerir, aşkta ise sürekli olan hiçbir şey yoktur. Bir gelişir, bir geriler, karışık, karmakarışık olur hayatın. Filmlere en benzemeyen yanı da sonuç bölümüdür aşkın. Filmin sonunda ışıklar yanar, salon aydınlanır ve kalabalığa karışırsın. Aşkın sonunda ise yapayalnız kalırsın.

Aşk filmine iki bilet alınmaz. Zaten iki kişilik aşk da olmaz.

İki kişinin birbirine aşık olabilmesi için üçüncü kişi şarttır. Issız bir adadaki iki kişi sevişebilir, kavga edebilir, yemeğin paylaşabilir, beraber şarkı söyleyebilir... ama aşık olamazlar. Aşk, bir başkasına “rağmen” yaşanan bir duygudur. Düşünebilecek başkaları da varken yalnızca onu düşünmek, sevişebilecek başkaları da varken yalnızca onunla sevişmek istemektir. O yüzden aşk, en az üç kişiliktir.

Peki aşk filmine üç kişilik bilet alınabilir mi? Alınır tabii. Üç, dört, ya da beş kişilik... O zaman grup olarak sinemaya gidilmiştir, bu da çok doğal, hatta eğlenceli bir durumdur. Tek kişi yalnızlıktan, böyle bir kalabalık ise birlikte eğlenme isteğinden aşk filmine gidebilir, çok normal. Ama birbirine aşık olan iki kişi asla aşk filmine gitmez. Çünkü filmin konusunun hayatın konusuna hiç benzemediğini yaşayarak öğrenmiştir onlar.

Tesadüf bu ya; cebinde tek bir biletle sinema salonuna girip, koltuğa kurulup filmin başlamasını beklerken yine cebinde tek bir bileti olan biri gelip yanınıza oturabilir. Sokakta karşılasanız belki aşık olacaksınızdır birbirinize. Ama iki saat boyunca yan yana oturursunuz, soluklarınız birbirine karışır ve hiçbir şey hissetmezsiniz. Oturup filmi izlersiniz paşa paşa. Nedeni çok basit; yan yanasınız ve tam karşınızda, bir perdede olup biteni seyrediyorsunuz yalnızca.

Aşkta karşı karşıya olabilirsiniz, ya da arka arkaya, o kadar. Aşk, asla yan yana olmamaktır.

FACEBOOK'U ANLAMAK


Internet ortamındaki popüler sitelere Silikon Vadisi’nin dev şirketlerinin astronomik teklifler yaptığını; son dönemde Microsoft ile Google arasında bu anlamdaki rekabetin iyiden iyiye kızıştığını biliyorsunuzdur. Bir süre önce Google’ın, Microsoft’u atlatarak video paylaşım sitesi Youtube’u 1,65 milyar dolara satın alması karşısında ağzımız açık kalmıştı. Aynı Google, gaz kesmeyip reklâm sitesi DoubleClick’i, 3 milyar dolara alıp; son günlerin en popüler sosyalleşme sitesi Facebook’a da teklif üzerine teklif vermeye başladı. Ancak çabaları sonuçsuz kaldı. Microsoft bu büyük lokmayı da Google’a kaptırdığı takdirde uzun vadede nal toplamakla yetineceğini gayet iyi bildiği için süratle devreye girdi. Dedikodular başlamıştı çoktan; bekliyorduk. Derken şöyle bir haber geldi: “Microsoft, 240 milyon dolar karşılığında Facebook’un %1.6’sını satın aldı”. İşe matematik tarafından baktığımızda bu rakamlar Facebook’un tamamına biçilen değerin 15 milyar dolar olduğunu gösteriyor. Şimdi, Google’ın YouTube gibi çok değerli bir siteye verdiği 1,65 milyar dolar nerede, 15 milyar dolar nerede… Ama, bu durumu, birkaç sebeple açıklamak mümkün. Öncelikle Facebook’un kurucusu, 23 yaşındaki Harvard’lı Mark Zuckerberg; Microsoft’un bu alımı yapmaya mecbur olduğunu biliyordu. Bu durum Zuckerberg’in elini güçlendirdi ve pazarlıklar uzadıkça uzadı. Pazarlıklar uzadı ama o ödün vermedi ve fiyat bu kadar yükseldi. Ancak öte yandan, Microsoft da dünkü çocuk değil. Bu yıl, 30 milyon dolar civarında bir kar bekleyen Facebook’a göz dikmesinin ve bu konudaki kararlılığının asıl sebebi de sadece söz konusu kar değil elbet. Gelin olaya bir de kullanıcı tarafından bakalım… Kendi adıma, çok yakın bir geçmişe kadar MySpace ve YouTube’un bana sağladıkları olanaklardan son derece memnundum. MySpace’de kendi profilimi oluşturmuştum. Sevdiğim dostlarımla bu site üzerinden iletişim kuruyor, konser ve organizasyonları buradan takip ediyordum. Neredeyse Povirüs’ün ilgi alanına giren tüm müzisyenlerin kişisel sayfaları toplu halde buradaydı. Amatör grupların kendi imkânlarıyla yaptıkları şarkıları dinliyor, onlarla temasa geçiyordum. Bir müzik videosu arıyorsam, YouTube elimin altındaydı. Canım sevdiğim bir sound seçerek, kişisel radyomu mu oluşturmak istedi; LastFm ve Pandora ne güne duruyordu… İşte tüm bu sebeplerle “Facebook” diye bir site var, kesin sen de gelmelisin” dediklerinde, burun kıvırdım. Olaylardan uzak kalmayalım diye içinde bulunduğumuz; Yonja, 80630, Sosyomat, 2yuz vs gibi sosyalleşme sitelerinin sonu üç aşağı beş yukarı aynı oluyordu. Ya teknik altyapı problemleri çıkıyor, ya niyeti bozanlar; siteleri en kibar anlatımıyla “sevgili arama, bulamıyorsa taciz etme” platformuna dönüştürüyor; bunların hiçbiri olmadı diyelim, eninde sonunda içimizi sıkıyordu bu siteler. Çünkü aralarındaki nüanslara rağmen hepsinin çıkış noktası aynıydı ve bir süre sonra insan doğası sebebiyle ilginiz azalıyor ve nihayetinde yok oluyordu. Bu nedenle Facebook’la ilgili gelişmelere önce şüpheyle baktım. Ancak sonrasında merakımı yenemeyerek üye olduğum sitenin bu güne kadar benzer amaçla yapılan tüm sitelerden farklı olduğunu da apaçık gördüm. Her şeyden önce birçok üye; gerçek ismiyle gerçek isimli arkadaşlarını arıyor ve “arkadaş listesi” başlığı altında bir iletişim ağı kuruyordu. Üyeler gerçek hayatta tanımadıkları kişileri arkadaş listelerine genellikle kabul etmediklerinden taciz minimal seviyedeydi. Zaten sitenin mekanizması birbirlerini tanımayan ya da kimliğini bir şekilde saklayan kişilerin siteden keyif almasına da olanak tanımıyordu. Facebook’ta eğlenmek, ya da ondan faydalanmak için “gerçek” olmaya zorluyorlardı sizi; ki salt bu bile, sosyalleşme sitelerinin mantığı açısından baktığınızda devrim niteliğinde bir değişiklikti. Facebook’un ikinci büyük farkınınsa “uygulama geliştirme” opsiyonunun tanınmış olması olduğunu söyleyebilirim. Bu uygulamalar (applications) belki de benzer amaçlı sitelerin bir süre sonra miadını dolduruyor olmaları çaresizliğinden yola çıkarak tasarlandı. Sürekli yenileri eklenen uygulamalar siteyi durağan bir yapı olmaktan çıkartıp; adeta yaşayan ve duruma göre değişen bir organizmaya dönüştürmüştü. Bu uygulamalar sayesinde ve ortak zevkleriniz çerçevesinde Facebook arkadaşlarınızla mesajlaşmanın ötesinde; çok renkli bir iletişim ağı kurmanıza olanak tanıyorlardı ki; zaten işin en keyifli kısmı da sanıyorum bu. Bir diğer enteresan nokta da bu uygulamaların büyük çoğunluğunun Facebook tarafından değil; Facebook kullanıcıları ve Facebook ağında var olmanın ticari avantajlarına inanan diğer sanal markalar tarafından üretiliyor olması. Sitede var olan yaklaşık 7000 uygulamanın önemli bir bölümünün müzik sektörü ve eğlence hayatıyla ilgili olduğunu tahmin etmek bilmem o kadar zor mudur? Uygulamaların büyük bir çoğunluğu Facebook tarafından hazırlanmıyor. Kim hazırlıyor, nasıl hazırlanıyor diye soracak olursanız; isterseniz sizin bile bir uygulamanız olur diyebilirim. Şu anda Facebook’ta aktif olan uygulama sayısı 8000’e yaklaşıyor (geçtiğimiz haftadan bu haftaya yaklaşık 1000 uygulama eklendi). Uygulamaları yaratıp Facebook üzerinden paylaşıma açan kişilere “developper” deniliyor. Bu developper’lık işi ilk bakışta bir yazılımcılık, dolayısıyla bir uzmanlık alanı gibi gözükse de aslında Facebook işi kolaylaştırmak için elinden geleni yapmış. Site üzerindeki ayrıntılı yönergeleri izleyerek bir uygulama yazmanız için temel yazılım bilgisine sahip olmanız yeterli aslında. Abartmayalım tabii, herkes bir gün yazılımcı olacak demiyorum. Ama diyorum ki bu iş gözünüzde büyüttüğünüz kadar da değil, cüzi rakamlara bu uygulamaları yazdırmak mümkün. Çünkü gerek elektronik iş yapan şirketler; gerekse konvansiyonel şirketler Facebook’ta var olma gereksinimi hissedecekler çok yakın bir gelecekte. Amerika ve kısmen Avrupa mevzuya uyanmış durumda; bizde de kıpırtılar başladı. Facebook’ta zekice kurgulanmış bir uygulama sahibi olmanın çeşitli avantajları var. Diyelim ki elektronik ticaretle uğraşıyorsunuz; hadi adını da koyalım, hepsiburda.com’un sahibisiniz diyelim. Online satışını yaptığınız ürünleri fiyatları ile birlikte bir “koy sepete” uygulamasına dönüştürebilirsiniz örneğin. Hepsiburada.com’da bulunan ürünler uygulamayı ekleyen kullanıcılar tarafından sepete eklenir, ya da diğer kullanıcıya hediye olarak gönderilir. Yaptığınız her işlem için puan toplarsınız. Sonra bu puanlar hepsiburada.com’da gerçek paraya dönüşebilir pekala. Ne yaptınız? Bedava reklam. Ne aldınız? Hedef kitleden paha biçilmez bir veritabanı, sıcak satışa dönüşen bir geri dönüş. Ne verdiniz? Belki uygulamanın bilinirliğini artırmak için iki üç banner reklam. Hepsi bu. İçerikleri itibarıyla cemaat oluşturmak isteyen, genç tüketiciyi hedefleyen hemen tüm şirketler artık Facebook’ta olmak zorunda. Gnctrkcll için de böyle, İddaa için de; radyolar, televizyonlar, gazeteler, dergiler, müzik şirketleri, eğlence sektörü, artık aklınıza ne gelirse. Hele elektronik iş yapıyorsanız; geç bile kaldınız. Facebook Türkiye’nin 800 bin civarında üyesi var. Ama bu sizi yanıltmasın; görünen rakam bundan daha büyük. Çünkü herkes Türkiye network (şebeke)’üne üye olmuyor. Network’süz Türkler olduğu gibi, başka network’lere üye olan Türkler de var. Sayılarını kestirmek mümkün değil ama, Facebook’ta aktif olan Türk sayısının 1 milyon civarında olduğunu söyleyebiliriz. Yüksek gelir grubundan, iyi eğitimli genç bir kitleden söz ediyorum. Öte yandan benzer sitelerden farklı olarak Facebook Türkiye’de 30 yaş üstü üye sayısı da hızla artıyor. Türkiye’deki tüm firmaların reklam ve tanıtım bütçelerini planlarken Facebook’u dikkate almalarını öneririm. O bütçelerden pay almak isteyen mecralara da Facebook’ta bir an önce var olmalarını. Bu arada Facebook gerçeğini çabuk fark edip kendi uygulamalarını yazan Hürriyet, Milliyet Gazetelerini ve Fortis Türkiye Kupası Tahmin oyununu yazdıran Fortis’i tebrik etmek lazım. Çok aradım ama başka kurumsal büyük şirket göremedim ortamda. Büyük kurumsal şirketler Facebook’un hızını yakalayamazken genç girişimciler çoktan atı alıp Üsküdar’ı geçtiler. Sadece eğlence için yazıldığı sanılan kimi Türk uygulamalardan örnek vermek istiyorum. Birbirine komik şeyler göndermekten ibaret olan Türkçe uygulamalardan “Rakı Sofrası” 400 bin, “Osmanlı Pokesi” 200 bin, “Halayperest” 140 bin, “Nuri Alço” 115 bin kullanıcıya sahip yaklaşık olarak. Sanal milliyetçilik tartışmalarına sebep olan “Teröre Hayır” uygulaması 430 bin kişi tarafından eklenmiş örneğin. Futbol taraftarlığı üzerine kurulu “Tribün”ün 300 bin, “Hodri Meydan”ın ise 120 bin civarında kullanıcısı var. Bunlar en büyükleri; bir de irili ufaklı ama büyümekte olan uygulamalar var. Henüz bu işin çok yeni olduğunu ve müthiş bir hızla büyüdüğünü de hesaba katın lütfen. Büyük futbol kulüplerimizden, İddaa’dan, Turkcell Superlig’den bir ses yok henüz. Tam bu noktada bir tebrik de “Kocaelispor” ve “Fatsalıyım” uygulamalarını yazan arkadaşlara. Tarih sizden söz edecektir. Bırakın büyük şirketlerin yakın bir gelecekte bu uygulamaları, sahiplerine çuval dolusu para dökerek satın almak zorunda kalacakları gerçeğini, bu eğlencelik uygulamaların kullanıcı sayıları itibariyle arz ettikleri “veritabanı” değerleri de var. Örnek vermek gerekirse en popüler uygulamalardan olan “Top Friends” (kankalarım) uygulamasının piyasa değeri yaklaşık 3 milyon dolar bugün. Bizim şirketler Facebook gruplarına ve kendi arkadaş listelerine organizasyon daveti yapma aşamasındalar. Ama inanın dünyadan da pek geride değiliz. Dünyada Facebook kullanımı açısından ilk 20’ye girmek üzereyiz ve hızla yükseliyoruz. Bakalım sonu nereye varacak. Facebook, müzik sektörünün yeni platformu olarak gösterilen MySpace’in de tahtını sallıyor şu aralar. Yaptıkları yetmezmiş gibi, MySpace’in son kalesi olan müzisyen üyeliğe de el attılar. Artık amatör ya da profesyonel müzisyen olarak da Facebook profilinizi oluşturabiliyor, müziğinizi dünya ile paylaşabiliyorsunuz. Aslına bakarsanız artık ne MySpace’e, ne Youtube’e, ne Last FM’e, ne MSN’e, ne Yahoo’ya, ne Amazon’a ihtiyacınız var. Çünkü hepsine ait bir “uygulama” var Facebook’ta. Son olarak “privacy” (gizlilik) ayarlarına dikkat edin diyerek konuyu kapatıyorum. Eğer olayın heyecanıyla bu ayarları kendi özelinizi koruyacak şekilde düzenlemezsiniz, evinizin içinde bir kamerayla yaşamaktan farksız çünkü.